ŞEYHLERDE OLMASI GEREKEN ÖZELLİKLER
Daha önce de
belirttiğimiz üzere İslam tasavvufunun zirve isimlerinden İmam Rabbani (ks)
gerek yaşayışı gerekse görüşleriyle genelde İslam tasavvufunun özelde ise
Nakşibendi tarikatının tamamen şer’i sınırlar içinde bulunduğunu savunarak ve
ispatlayarak büyük hizmet etmiş bir sufi, gösterdiği çabalarla Mücceddid-i Elf-i Sani ünvanını almış
bir sufidir.
Sûfî kimliği ile
ön plana çıkan İmâm-ı Rabbânî, İslâm’ın zaafa
uğradığı, sünnet-i seniyyenin unutulduğu, bid‘atların
(bid’at; sünnet-i seniyyeye muhâlif bir şekilde sonradan ortaya çıkan,
sahâbe-i kirâm ve tâbiîn asrında
bulunmayan ve herhangi bir şer’î bir delile dayanmaksızın icrâ edilen iş demektir.) zirveye çıktığı,
daha da kötüsü sözde Müslüman bir padişah tarafından “Din-i İlâhî” adında yeni bir dinin ihdas edildiği
çalkantılı bir dönemde tevhîd inancını
hâkim kılma yönünde
mücadele vermiş ve mücadelesinde muvaffak olmuş bir İslâm önderidir.
Müridlerine,
ulemaya ve devlet büyüklerine yazmış olduğu mektuplardan oluşan Mektubat isimli
eseri yüzyıllardır kaynak eser olma özelliğini korumaktadır. İmam-ı Rabbani(ks)
eserinde özelde Nakşibendi genelde ise tüm şeyhlerin taşıması gereken vasıfları
belirtmektedir. Genelde tüm şeyhler diyoruz çünkü hayatlarını incelemeye
çalıştığımız tüm sufilerin eserde belirtilen özelliklere haiz olduklarını
özellikle belirtmeliyiz.
Onun İslâm’ı tecdîd etmesi, genel olarak sünnet-i
seniyyeyi ihyâ edip bid‘atları ortadan kaldırmak sûretiyle İslâm’ı, ehl-i
sünnet itikadı
çerçevesinde aslî hüviyetine kavuşturmak şeklinde gerçekleşmiştir. “Tasavvuf, kâl ilmi değil
hâl ilmidir.” diyen İmam-ı Rabbanî’ ye göre hakîkî şeyhler,
insanları irşât etme konusunda Resûlullah' ın (sav) vârisleridir.
Ona göre (ks) mükemmil
şeyhler, “Rabbânî âlim, rehber bir eğitimci
ve doğruluk yoluna irşat eden ve efendilerin yoluna ulaşmak için kendisinden yardım isteyene yardım
edebilen bir mürşitlerdir.”
İmâm-ı Rabbânî'ye
göre hakîkî mürşid/şeyh, kendisinden Cenâb-
ı Hakk’a vuslat yolu öğrenilen ve bu yolda müritlerine yardım eden zâttır.
1. Şeyh, Resûlullah'ın (s.a.v.) irşâdî vazifesine vâris olan “şeyh-i
kâmil-i mükemmil” olmalıdır.
Şeyh, öncelikle Resûlüllâh'ın (s.a.v.) ilmî mirasına sahip olmalıdır. Ona göre
bir âlimin, Resûlullah'ın (sav) hakîkî varisi olabilmesi için her iki ilimden de nasibi olması lazımdır. (İmam-ı Rabbani
(ks), Resûlullah'ın (sav) miras bıraktığı ilimleri,
“ahkâm ilimleri” ve “esrâr ilimleri”
olmak üzere iki kısma ayırır.)
Şeyh, Resûlüllâh’ın (sav) sünnetine harfiyen
mutabakat etmelidir. Bu mutâbaatın
yedi derecesi vardır:
Birinci derece,
İslam’ın esaslarını kalben tasdik etmiş, ancak nefisleri
mutmainne seviyesine çıkmamış
olan avam halkın mutâbaatıdır.
zâhiren) şer'î hükümleri yerine getirip
sünnet-i seniyyeye tabi
olmaktan ibarettir.
İkinci derece,
ahlakı güzelleştirme, kötü sıfatları yok etme, kalbî hastalıkları ve mânevî illetleri izâle etme gibi kalp (tasfiyesi)
ile alakalı olan Resûlullah'ın (sav)
söz ve fiillerine tabi olma şeklinde tezahür
eden mutâbaattır.
Üçüncü derece,
Resûlullah'ın (sav) hallerine, mânevî zevklerine ve vecdlerine tabi olmak sûretiyle
gösterilen mutâbaattır.
Dördüncü derece,
ilimde rüsûha ermiş olan âlimlere
ait olan mutâbaattır.
Beşinci derece,
Resûlullah'ın (sav) kemâlâtına tabi olmayı ifade eden mutâbaattır. Ülü’l-Azm peygamberlere (as) ait olan bu
derece, gâyet yüksek bir mertebe olup
önceki derecelerin bununla bir alakası yoktur.
Altıncı derece,
Resûlullah'a (sav), onun “mahbûbiyyet” makamına
mahsus olan kemâlâtı
konusunda ittibâ etmektir.
Yedinci dereceye
gelince; bu derece, diğer altı dereceyi de içine alan kapsamlı bir derecedir.
-Şeyh, “sekr” ehlinden değil “sahv”
ehlinden olmalıdır.
-Şeyh, “istihare” yapmadan kendisine her müracaat eden kişiye tarîkat
talimi yapmamalı, müritlerinin çokluğu ile övünüp şöhret peşinde
koşmamalı, müritlerini eğitirken sadece Allâh'ın rızasını
kazanmayı hedefleyip hiçbir menfaat gözetmemelidir.
-Yine şeyh, müritler için örnek bir
şahsiyet olduğu bilinciyle hareket
etmeli, ruhsatları terk edip azîmetler ile amel etmeli; her hususta ve özellikle kadın müritlerine tarîkat talimi
yapma konusunda şerîatın sınırlarını aşmamaya hassasiyet göstermelidir.
İrşâd vazifesi ile
meşgul olan şeyh, devamlı surette tevâzu ile
hareket etmeli, Cenab-ı
Hakk’a ilticâ ve tazarruda bulunmalı, gönül kırıklığı içinde olmalı, kulluk vazifelerini itina ile yerine getirmeli, şerîatın sınırlarını muhafaza etmeli ve
sünnet-i seniyyeye tam manasıyla tabi
olmalıdır. Yine böyle bir şeyh, yaptığı her türlü hayırda niyetini tashih etmeli; iç âlemini ihlas ile
donatmalı, zahirini tertemiz yapmalı; kendi
ayıplarını görmeli; günahların kendisini istila ettiğini müşahede etmeli ve her daim Allah Teâlâ'nın
intikamından korkmalıdır.
Ona göre sûfîler tarafından sarf edilmiş sözler,
şayet şer’î hükümlere uygun değil ise kesinlikle
onlara itibar edilmez; onlar hüccet kabul
edilip taklit edilmez. Hüccet olmaya ve taklit edilmeye en layık olan Ehl-i Sünnet âlimlerinin sözleridir. Sûfîlerin sözleri, eğer bu âlimlerin
sözlerine mutabakat gösterirse kabul edilir, muhalif
olursa kabul edilmez. “Şerîata muhâlefet, zındıklık
delili ve ilhâd alâmetidir.”
Bununla beraber
eğer sûfî, içinde bulunduğu sekr
hâlinin tesiriyle şerîata muhalif
birtakım sözler sarf etmiş ise o
ma’zûr görülür; ancak onun sözleri taklit edilmez; sarhoş kişinin sözlerinin, başka manalara hamledildiği gibi mânevî sarhoşluk içinde olan sekr halindeki
kişinin sözleri de başka manalara hamledilir.
İmâm-ı Rabbânî,
şerîatın, bütün kemâlâtın
anası ve bütün makamların
aslı olduğunu, (tasavvufu
temsil eden) tarîkat ve hakîkatin ise ihlâsı mükemmelleştirme konusunda
şerîata yardım eden birer hizmetçi
olduklarını, ancak bu gerçekten haberi olmayan kimselerin tarîkat ve hakîkati, şerîattan farklı şeyler olarak gördüklerini
söyler. Ona göre bu kimseler,
tarîkat ve hakîkatin kemâlâtını anlamak şöyle dursun, şerîatı anlamaktan bile aciz kalmışlardır.
“Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla! Hamd, Âlemlerin
Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e,
O’nun bütün ehl-i beytine ve ashâbına olsun! Bundan sonra:
Kıymetli kardeşlerimize ve
yakîn ehline şu hususu açıkça bildirmek isterim ki; Yüce Nakşibendiyye yoluna
hizmet, gayret ve samimiyetinden dolayı siz mânevî evlâdımız Mûsâ
Efendi’yi tebrik eder, irşad yoluna girerek kemâle ermeyi arzu eden,
Allâh’ın sâlih kullarına tarîkatin esaslarını tâlim etmeniz ve onlara yüce
tarîkatin nisbet, feyz ve bereketini ulaştırmanız için, pek kıymetli
Efendim’den aldığım ruhsat gereğince sizi mezun eylerim (izin ve icâzet
veririm). Bütün feyizlerin yegâne kaynağı olan Cenâb-ı Hak Hazretleri,
kalbinizi îman kaynağı, dilinizi irfan ırmağı eylesin! Sizinle sohbet eden din
kardeşlerimizi sohbetinizin şerefinden istifâde ettirsin! Âmîn!
Salât ü selâm, Efendimiz ve hidâyet rehberimiz olan Hazret-i Muhammed’e, O’nun bütün ehl-i beytine ve ashâbına olsun! Son duâmız: «Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.» demekten ibârettir.” Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (ks) nun halifesi Mûsâ Efendi (ks) ye verdiği icazetnamenin tercümesi.
Amasya İlahiyat DergisiAralık 2020 İmâm-ı Rabbânî’nin el-Mektûbât İsimli Eseri Bağlamında Nakşibendiyye Şeyhlerinde Bulunması Gereken Vasıflar Mevlüt ÖZÇELİKDr. Öğr. Üyesi, Amasya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tasavvuf Anabilim Dalı