Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 29.10.2025
Geride Kalanlar
Bazı
bekleyişler vardır; ne geleni vardır, ne de vazgeçeni.
O an, zamanın içinden bir anı çekip çıkarmak istedi tüm
gücüyle. Derinliklerinde bir şey vardı; belki bir veda-nın son kıvrımı, belki
de geçmişin yankısı. Elini hafifçe geri çektiğinde, masada kalan iz,
konuşulmayanların ağırlığını taşıyordu. Bir zamanlar orada bir ses vardı. Belki
kahkaha, belki kırgın bir fısıltı. Şimdi ise sadece sessizlik... Ama öyle
sıradan bir sessizlik değil; içinde yaşanmışlık barındıran, duvarlara sinmiş,
eşyaların gölgesine yerleşmiş bir türden. Bir iz kalmıştı. Renkli, belirgin,
ama artık yalnızlık kokan. Yanında birkaç parça kırıntı gibi duran şeyler…
Belki bir zamanlar paylaşılan anların döküntüsü. Belki de hiç söylenmemiş
cümlelerin ağırlığı. O an, geçmişin bir köşesinden sızan duygularla doluydu. Ne
tam bir sondu, ne de yeni bir başlangıç. Sadece bir durak. İnsan, bazen en çok
böyle duraklarda hisseder kendini. Ne ileri gidebilir, ne geri dönebilir.
Sadece bakar. Ve hatırlar.
O an, geçmişin ince bir çizgide yürüdüğü zamandı. Her şey
yerli yerindeydi ama bir şey eksikti. Masanın üzerindeki sessizlik, bir
zamanlar paylaşılan anların yankısını taşıyordu. Sanki biri biraz önce
oradaydı, ama şimdi sadece hatırası kalmıştı. Bir iz vardı. Belki bir
dokunuşun, belki bir gülümsemenin kalıntısı. Renkli ama solgun. Yanında duran
birkaç parça, zamanın içinden düşmüş gibiydi. Her biri, bir anıyı fısıldar
gibi. O an, içini burkan bir boşluk doluydu. Ne gürültülü ne sessiz; sadece
eksiklik. Sanki biri bir şey söyleyecekti ama vazgeçmişti. Sanki bir el
uzanacaktı ama durdurulmuştu. Özlem, bazen en çok sessizlikte konuşur. Ve
insan, en çok böyle anlarda anlar neyi beklediğini. Geriye kalanlar, sadece
eşyalar değil; duyguların izleridir. Ve bazen, bir masa üzerindeki sessizlik,
bir ömrün en derin cümlesi olabilir.
Garın saatine baktı. Akreple yelkovan, sanki zamanın yükünü
taşıyordu. Kalabalığın içinden geçen insanlar, bir yerlere yetişmeye çalışıyor
gibiydi ama onun için zaman durmuştu. Beklemek, artık bir eylem değil, bir
duygu haline gelmişti. Rayların üzerinde duran tren, kalkmak üzereydi. Ama o
hâlâ gelmemişti. Belki de hiç gelmeyecekti. Belki de bu gar, sadece vedaların
mekânıydı; kavuşmaların değil. İnsan, bazen bir trenin gelişini değil,
gelmeyişini bekler. Ve o bekleyiş, içini yavaşça kemiren bir sessizliğe
dönüşür.
Bankta otururken, yanından geçen valiz sesleri, ayak sesleri,
anonslar… Hepsi birer hatırlatmaydı. “Sen hâlâ buradasın.” diye fısıldıyordu
sanki. Elindeki biletin köşesi kıvrılmıştı. Zamanla değil, umutla yıpranmıştı.
Çünkü bazı biletler, sadece bir ihtimali taşır: “Belki gelir.” Garın
duvarlarında eski fotoğraflar vardı. Siyah beyaz yüzler, giden trenler,
bekleyen insanlar… Hepsi bir zamanlar birini beklemişti. Ve belki de hiç kimse
gelmemişti. Ama yine de beklemişlerdi. Çünkü insan, bazen gelmeyecek olanı
bekler. Ve o bekleyiş, bir sevdanın en sessiz hâlidir. Tren hareket etti.
Raylar titredi. Kalabalık biraz daha azaldı. Ama o hâlâ oradaydı. Çünkü bazı
garlar, sadece trenlerin değil, duyguların da geçtiği yerlerdir. Ve bazı
insanlar, bir trenin kalkışında değil, bir veda-nın izinde kalır.
Gar boşalmıştı. Her trenin kalkışıyla birlikte bir parça daha
eksiliyordu içinden. İnsanlar gidiyor, sesler azalıyor, ama onun bekleyişi
sabit kalıyordu. Sanki raylara kök salmıştı. Kalkamıyordu. Gitmek, onun için
bir seçenek değil, bir imkânsızlıktı. Zaman geçtikçe, beklediği yüzü hatırlamak
zorlaşıyordu. Gözlerinin rengi, sesinin tonu, gülümsemesinin kıvrımı… Hepsi
silikleşiyordu. Ama bir şey hâlâ canlıydı: o anın hissi. İlk kez vedalaştıkları
gün, trenin camından el sallarken hissettiği şey. İçine çöken o boşluk. İşte o
hiç gitmemişti.
Garın duvarında bir çatlak vardı. Her gelişinde fark ederdi
onu. Sanki zamanla büyüyordu. Belki de onun içindeki çatlakla yarışıyordu.
İnsan, bazen bir mekâna öyle bağlanır ki, oradaki her detay bir duygunun
yankısına dönüşür. Bir çatlak, bir iz, bir ses… Hepsi bir hatırlatma. Bir
görevli geçti yanından, “Son tren kalktı,” dedi. Ama o kalkmadı. Çünkü bazı
bekleyişler, trenle değil, duyguyla ilgilidir. Ve bazı insanlar, bir trenin
kalkışını değil, bir duygunun dönüşünü bekler. Gökyüzü kararırken, gar
lambaları yandı. Işıklar, boşluğu daha da belirginleştirdi. Ama o hâlâ
oradaydı. Çünkü bazı garlar, sadece ulaşım noktası değil; duyguların durağıdır.
Ve bazı bekleyişler, bir ömür boyu sürebilir. Sessizce. Sabırla. Özlemle.
Garın taş zemini soğuktu. Ayaklarının altından geçen
serinlik, içindeki boşluğa dokunuyordu. Her gelişinde aynı banka oturuyordu.
Aynı köşeye. Sanki orası onun için ayrılmıştı. Sanki zaman, o bankta durmuştu. Bir
zamanlar birlikte oturdukları günü hatırladı. Gülüşmeler, aceleyle içilen çay,
trenin yaklaşma sesiyle gelen telaş… O gün, veda-nın olabileceğini neden bu
kadar sessiz olacağını bilememişti. Çünkü bazı ayrılıklar bağırmaz; sadece
bakar, susar ve gider.
Şimdi, o günün yankısı hâlâ kulaklarında. Her tren sesi, o
anı yeniden yaşatıyor. Her anons, bir ihtimali hatırlatıyor. “Belki bu trenle
gelir.” Ama gelmiyor. Ve insan, bazen gelmeyenle yaşamayı öğreniyor. Sessizce.
Kabullenerek. Garın karşısındaki büfede çalışan yaşlı adam, onu tanıyordu
artık. Her gelişinde başıyla selam veriyor, bir şey demeden geçiyordu. Çünkü
bazı insanlar, bekleyenin dilini bilir. Konuşmazlar. Sadece anlarlar. Gün
batarken, garın ışıkları bir kez daha yandı. Raylar, gün boyunca taşıdıkları
hikâyeleri geceye bırakıyordu. O ise hâlâ oradaydı. Çünkü bazı bekleyişler, bir
trenin gelişine değil; bir duygunun tamamlanmasına bağlıdır. Ve bazı duygular,
sadece garların sessizliğinde anlaşılırken, bekleyen insanın fırtınalar
koparken içinde, iç sessi anlaşılmaz mıydı acaba? Anlaşılsaydı, giden gitmez,
gitse bile geri dönerdi, vesselam.
Mehmet Aluç