Aydınoğulları İzmir Aydın Birgi
Batı Anadolu’daki diğer önemli bir beylik,
İzmir ve Aydın çevresinde egemen olan Aydınoğulları’dır
(1300-1425)125. Saruhanoğulları gibi önceleri Germiyanoğulları’na bağlı olan Aydınoğulları
Ege kıyılarında, Menteşeoğulları ile birlikte en büyük iki güçten biriydi.
Beyliğin kurucusu Aydın Bey zamanında (1300-07) Aydın, Mehmed Bey (1307-34) ve
I. Umur Bey (1334- (Ayasulug), Musa Bey (1400-03) ile II. Umur Bey (1403-05) ve
Cüneyd Bey (1405-25) dönemlerinde İzmir başkent olmuştur.
Aydınoğulları Beyliği’nden sekiz melik 37,
bir melik oğlu 3, iki melik torunu 3, dört melik kızı 9, bir melik eşi 2, bir
melik torunu 6, iki emir 2, üç kadı 6, altı din adamı 8, iki ahi 12, konumu
belirlenemeyen dört kişi 4 yapı olmak üzere 93 yapı inşa ettirmiştir. Bu dönem
eserleri arasında 21 cami, 5 mescit, 6 medrese, 1 mekteb, 2 darülhuffaz, 2
imaret, 26 zaviye, 1 bedesten, 2 han, 9 hamam, 3 çeşme, 1 saray, 1 tersane, 12
türbe, 1 kervansaray ile 1 köprü yer alır. En çok zaviye ve cami yapılmıştır.
1334 yılında bir av sırasında suya düşüp
hastalanan Mehmed Bey kısa bir süre sonra ölmüş, Birgi’deki Türbesi’ne
gömülmüştür. 5 eseri bilinen Mehmed Bey Birgi’de 1312 yılında Ulu
Cami ile günümüze gelemeyen bir Medrese yaptırmıştır. Caminin
batısındaki Mehmed Bey Türbesi Ocak 1334’de yapılmıştır.
Tire’de Mehmed Bey tarafından
yaptırıldığı öne sürülen iki kubbeli son cemaat yeri olan tek mekânlı ve üçgen
kuşakla geçilen kubbeyle örtülü bir Cami bulunmaktadır.
İlimle
yakından ilgilendiği bilinen Mehmed Bey’in hocası Tireli ünlü kadı İbn Melek
İzzüddin Abdüllâtif’dir (ölümü 1394) Çevresinde yalnız Müslüman bilim
adamlarının değil, gayrimüslimlerin de bulunduğu bilinmektedir. 11. yüzyıl
âlimlerinden ibn Sa’lebî’nin (ölümü 1036) Peygamberler Tarihi’ne dair Arapça Arâisü’l-Mecâlis
adlı eseri Türkçe’ye çevrilmiş ve Mehmed Bey’e ithaf edilmiştir. Ayrıca,
İran şairi Attâr’ın (ölümü 1299) yazdığı Tezkiretü’l-Evliya adlı eser de
Mehmed Bey’in emriyle Türkçe’ye çevrilmiştir130. Bereket adlı bir hekimin
Mehmed Bey için yazdığı koruyucu tıpla ilgili Tuhfe-i Mübârızî önce
Arapça telif edilmiş, sonra Farsça’ya ve Türkçe’ye çevrilmiştir.
Kaynaklarda, 8 yapısı bilinen Umur Bey’in Alaşehir’de bir Cami yaptırmış olduğu belirtilir. Umur Bey adına Gülşehirli Hoca Mesud tarafından Farsça’dan Türkçe’ye Kelile ve Dimne çevirisi yapılmış; ayrıca ünlü İranlı şair Sadi’nin Bostan adlı eseri aynı şair tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Hoca Mesud’un en ünlü eseri, aslı Farsça olan ve Şeyhî Sinan’ın Hüsrev ve Şirin’i tarzında kaleme alınan Süheyl ü- Nevbahar adlı eserin çevirisi ve uyarlamasıdır.
Aydınoğulları’nın en önemli yapısı kabul
edilen Selçuk’taki Cami Mart 1375’de İsa Bey’in emriyle Şamlı Ali adlı
bir usta tarafından yapılmıştır. Ioannes’e
adanmış Bizans kilisesinin yanında yer alan İsa Bey Camisi’nin örtü sistemi,
mihrap önündeki iki kubbesi dışında tümüyle yıkılmıştır.
10 yapı
inşa ettirmiş İsa Bey’in Birgi ve Keles’te de birer Cami yaptırdığı
bilinmektedir. Tire’deki 14. yüzyıl sonlarına tarihlenen Doğan Bey
Camisi, eşi Hafsa Sultan’ın Camisi, cami ve medreseden
oluşmuş Kazirzade Külliyesi de İsa Bey zamanına ait olmalıdır.
Arapça ve Farsça bilen, âlim bir kişi
olduğu söylenen İsa Bey çevresine, babası gibi Müslüman ve gayrimüslim bilim
adamlarını toplamıştı. Bizans tarihçisi Dukas’ın dönemin önde gelen âlimlerinden
olan babası da Bizans sarayından kaçarak İsa Bey’in yanına gelmiştir. Ünlü
hekim Hacı Paşa (Hızır) tıbba dair Şifaü’l-eskam (Hastalıkların tedavisi)
ve Devaü’l-alam (Acıların İlacı) isimli eserini 1381’de Selçuk’ta
tamamlayarak İsa Bey’e ithaf etmiştir. Kadı Beyzavî’nin Tavaliü’l-Envar’ının
(Işıkların kısmetleri) Hacı Paşa tarafından yapılan 1379 tarihli bir şerhi de
İsa Bey’e ithaf edilmiştir. Yine Hacı Paşa tarafından Türkçe olarak yazılan Müntehab-ı
Şifa (Tedavinin seçkinleri) Şifaü’l-Eskam’ın özetidir. Ayrıca, Yakub b.
Mehmed’in 1367 tarihli Hüsrev ve Şirin çevirisi İsa Bey’e ithaf
edilmiştir. Mesud Semerkandî’ye ait 1406-07 tarihli Semerkandî Divanı da
İsa Bey’e izafeten yazılmıştır.
Ölümü üzerine yerine geçen oğlu Musa Bey’in
zamanında (1400-03), Tire’de Üç Lüleli olarak da tanınan cami,
medrese ve türbeden oluşan 1402 tarihli Kara Kadı Mecdeddin Külliyesi
yapılmıştır. Umur Bey’in ölümü üzerine, Beyliğin başına İzmir emiri Cüneyd Bey
(1405-25) geçmiştir. Cüneyd Bey’in en önemli yapım etkinliği Cumaovası’ndaki
cami, harap durumdaki hamam, günümüze kısmen gelebilmiş medrese
ile bugün mevcut olmayan imaretden oluşan Külliyesi’dir.
Tire’de Yavukluoğlu (ya da Yoğurtluoğlu)
Külliyesi olarak kayıtlara geçmiş yapı topluluğu da muhtemelen Cüneyd Bey
zamanında yapılmıştır. Külliye, cami, türbe, rasathane, aşhane ve
günümüze gelememiş hamamdan oluşmaktaydı. Bir külliyede ilk defa
rasathane yapısının görülmesi ilginçtir.
İZMİR
Ege bölgesinin en büyük şehri ve bu şehrin merkez
olduğu il. Türk-İslam döneminde Çaka Bey, Bizans, Germiyanoğulları
subaşılarından Mübârizüddin Gazi Mehmed Bey’in kurucusu olduğu Aydınoğulları
Beyliğinin başkentliğini yaptı.
28 Ekim 1344 tarihinde Haçlı donanması Aydınoğlu
kuvvetlerini mağlup ederek İzmir’i ele geçirdi. Latin hakimiyetinde geçen yarım
asrın ardından Yıldırım Bayezid zamanında (1390) Osmanlılar tarafından ilhak
edilen İzmir 1402 ye kadar Osmanlı hakimiyetinde kaldı, Timur’un zaptına kadar
sahil İzmir’i hıristiyanların elinde kaldı. 1402-1425 arasında Aydınoğlu İbrahm
ve Kara Cüneyd Bey tarafından yönetilen İzmir 1415 yılında I. Mehmed tarafından
10 günlük bir kuşatmanın ardından yeniden Osmanlı topraklarına dahil edildi. Bu
olaylar sırasında Bizans’ta hapsedilen Cüneyd Bey, Çelebi Mehmed’in ölümünün
ardından hapisten çıkarak Düzmece Mustafa olayına karışıp İzmir’i tekrar ele
geçirdi; II. Murad 1424’te şehri kesin olarak zaptetti. İzmir, 1919’da Yunanlılar tarafından işgaline
kadar mutlak olarak Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.
İzmir, tarihi boyunca pek çok deprem, yangın ve salgın
hastalıkla karşılaşmış, bunlarda nüfusça hayli kayıp vermiştir.
İbadethanelerin ve han, kervansaray, gümrükler gibi
ticarî yapıların dışındaki binaların ahşap olduğu İzmir, sadece depremler
sonrasında değil normal zamanlarda da sık sık yangınlara mâruz kalmıştır.
Milâttan önce 3000’li yıllarda ilk yerleşmenin olduğu
kabul edilen İzmir şehri tarih boyunca depremler ve yangınlar yüzünden sık sık
harap olmuş ve yenilenmiştir.
Cami ve Mescidler
İzmir’deki en erken tarihli cami, XIV. yüzyıl
başlarına ait Kadifekale’deki Yukarı Kale Camii,Kaynaklardan şehirde XVI.
yüzyıl sonlarında iki-üç, 1653’te on beş, 1699-1700’de on yedi, 1701’de on
dokuz, 1851’de yirmi dört cami, 1878’de yirmi üç cami, kırk bir mescid, 1908’de
elli üç cami, elli bir mescid bulunduğu anlaşılmaktadır. İzmir’in uğradığı çok
sayıda deprem ve yangın felâketi bu yapılardan bazılarını tamamen ortadan
kaldırmış, bazıları da onarımlar geçirerek değişikliğe uğramıştır.
Şehirde vakıf eseri olarak sayılabilecek camiler
şunlardır: XV. Yüzyıl veya daha öncesine ait Pazaryeri’ndeki Han Bey
(Pazaryeri) Camii; XVII. yüzyılda Tayyibe Hatun tarafından Anafartalar
caddesinde yaptırılan Hatuniye Camii, 1652’de Hacı Hüseyin Ağa’nın yaptırdığı,
Anafartalar caddesi üzerindeki Başdurak (Hacı Hüseyin) Camii, 1671 tarihli
vakfiyesine göre Yûsuf Çavuşzâde Ahmed Ağa’nın yaptırdığı Kemeraltı (Mûsâ Bâlî
Yakası-Ahmed Ağa) Camii, Kemeraltı’ndaki, 1893 tarihli vakfiyeye göre
Sâlepçizâde Ahmed Ağa’nın yaptırdığı, mektep, medrese ve dershaneden müteşekkil
Sâlepçioğlu Camii, 1672-73 yılında Ali Ağa tarafından yaptırılan, Ali Ağa
mahallesindeki Ali Ağa Camii, 1737 tarihli vakfiyesine göre Alanyalı Hacı Veli
Ağa tarafından inşa ettirilen Anafartalar caddesindeki Hacı Veli Ağa
(Mumyakmaz) Camii, 1889-1890 tarihli Bâlâdur Hacı Bey (Topaltı) Camii,
1892-1893 tarihli âyet kitâbeli, Güzelyalı’daki Ma‘mûretülhamidiye (Güzelyalı,
Reşâdiye) Camii, 1900-1901 yılında tamamlanan Mithatpaşa caddesindeki Hamidiye
(Karantina, Küçükyalı) Camii; 1897’de Eşref Paşa’nın yaptırdığı Eşrefpaşa
caddesindeki Eşref Paşa Camii. XVIII. yüzyıl başında Piyâlezâde Hacı Mehmed Ağa
tarafından yaptırılan ve 1882-1883’te tamir edilen Dibektaşı’ndaki Piyaleoğlu
Camii, kesin inşa tarihi bilinmeyen
Hisar (Yâkub Bey) Camii, XVII. yüzyılın ilk yarısında ayakta olan Anafartalar
caddesindeki Şadırvanaltı (Niflizâde, Bıyıklıoğlu) Camii ve şadırvanının üzerindeki
kütüphane, Kestanepazarı mevkiinde Kızıl Ahmed Ağa’nın yaptırdığı Kestane
Pazarı Kızıl İbrahim/Ahmed Ağa camii, Bostânî Mahmud Efendi tarafından 1706
yılından önce yaptırılan Basmahane’deki Çorakkapı (Bostânî Mahmud Efendi)
Camii, Kemeraltı’nda Hacı Mustafa Efendi’nin yaptırdığı Hacı Mahmud Camii, Pirinççizade
Hacı Hafız Süleyman Efendi tarafından 1895-1896 tarihinde yeniden yaptırılan
İkiçeşmelik Camii ve alt katındaki Süleyman Efendi Mektebi, XVIII. yüzyılın başına
tarihlenen Damlacık’taki Damlacık (Kılcı Mescidi) Camii, 1865’ten önce
Yapıcızâde Mehmed Ağa’nın inşa ettirdiği Yapıcıoğlu Camii’, XVIII. yüzyılda
Mehmed Paşa’nın kızı Ayşe Hanım’ın yaptırdığı Konak Meydanı’ndaki Yalı (Konak)
Camii, XX. yüzyıla ait Bostanlı Camii ve
Alaybey Camii, 1671’den önce Hacı Abdülfettah’ın Tilkilik Abdülfettah (Fettah)
Camii, I veya II. Selim tarafından inşa ettirilen Namazgâh’taki Kurşunlu Cami,
1753’te Odunkapılızâde Hacı Mehmed Ağa’nın inşa ettirdiği İkiçeşmelik’teki
Odunkapı Camii, Etiler Abdullah Efendi Camii, İkiçeşmelik Hacı Mehmed Camii,
Natırzâde Camii, 1888-1889’da Hacı Ömer Lutfi Bey’in yaptırdığı İkiçeşmelik
Dolaplıkuyu Camii, Nûr Kamer Hanım’ın inşa ettirdiği Kameriye Camii,
1899-1900’de Hacı Ethem Ağa tarafından yaptırılan Hacı Ethem Camii, inşa tarihi
ve bânisi bilinmeyen Bornova’daki Büyük Cami, Şadırvanaltı Camii, Yalı Camii
vakıf camilerdir. Biliyoruz ki İslam coğrafyasındaki tüm camiler vakıf insanlar
tarafından yaptırılmış ve hizmetin devamı için akaratlarla desteklenmiştir.
Tekke ve Zâviyeler.
Kaynaklar XIV. yüzyıldan itibaren İzmir’de birçok tekke
ve zâviyenin varlığından söz etmektedir. Günümüze ulaşmayan Seydi Mükeremeddin
(Seyyid Mükerremeddin), Yûsuf Dede, Ahî Çuga, Han Bey Zâviyeyeleri bulunuyordu.
Medreseler.
Şehirde varlığı bilinen ama günümüze ulaşmayan
medreseler arasında Çorakkapı, Abdülfettah, Kurşunlu, Odunkapı, Hatuniye, Faik
Paşa, Saçmacızâde, Merdivenli, Balyanbolulu ve Üsküdarlı medreselerinin ismi
sayılabilir.
Hanlar
Bilindiği üzere şehirlerde ticaret hayatını kontrol
eden iş merkezleri (Han) vakıflara gelir getirmesi için inşa edilirdi. Önemli
bir liman ve ticaret merkezi olan İzmir’de de avlulu hanlar inşa edilmiştir.
Bunlar arasında sayabileceklerimiz ise: Kemeraltı’nda Kızlar ağası Hacı Beşir
Ağa’nın yaptırdığı Kızlar Ağası Hanı’, XVIII. yüzyılın son çeyreğinde yapılan
Mirkelâmoğlu Hanı, Mirkelâmoğlu Hanı’nın doğu cephesine bitişik olarak
Karaosmanoğlu Hacı Hüseyin Ağa tarafından 1810’da inşa edilen Büyük
Karaosmanoğlu Hanı, XVII veya XVIII.
yüzyıllara tarihlenen Selvili Han, XVII. yüzyılın sonu ile XVIII. yüzyılın
sonları arasına tarihlenen Küçük Demir Hanı ve bugün ayakta olmayan, 1675-1677
tarihli Büyük Vezir Hanı, XVII. yüzyılın üçüncü çeyreğine tarihlenen Fazlıoğlu
Hanı, XVIII. yüzyıl başlarına tarihlenen Abacıoğlu Hanı, XVIII. yüzyıla
tarihlenen Yeni Han, XIX. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen Kadıoğlu Hanı,
XIX. yüzyıla tarihlenen Manisalıoğlu Hanı, 1671 yılından önce yaptırılan Sulu
Han, XVIII. yüzyılda inşa edilen Girit Hanı, XIX. yüzyılın ikinci yarısına
tarihlenen Arap Hanı, XVIII. Yüzyıla ait Piyâleoğlu Hanı, 18. Yüzyıl sonu-19
yüzyıl bayına ait Esir Hanı, 1802 tarihli Abdurrahman Hanı, 1805-1806 tarihli
Çakaloğlu Hanı, XIX. yüzyılın başına tarihlenen Mûsevit Hanı, XIX. yüzyılın
ikinci yarısına tarihlenen Cambaz Hanı sayılabilir.
Hamamlar
İslam medeniyetinin en belirgin yapılarından olan
hamam da tıpkı hanlar gibi vakıflara gelir getirmek için inşa edilmiş
yapılardır. Bugün İzmir’de on beş hamam yapısı bilinmekte olup bunların büyük
çoğunluğunun kesin inşa tarihi belli değildir.
Çeşme ve Sebiller
Vakıf insanlar tarafından yaşadıkları bölgelerde
olduğu gibi İzmir’de de inşa edilmiş ve günümüze gelebilmiş olanları ise şu
şekilde listeleyebiliriz. Mirkelâmoğlu Hanı Çeşmesi, Sinanzâde Sebili
(Kemeraltı Sebili, Gaffarzâde Çeşmesi ve Sebili (Çakaloğlu Hanı Çeşmesi ve
Sebili, Dönertaş Çeşmesi ve Sebili ve Sâlepçioğlu Çeşmesi. İşlevi gereği vakıf
eseri olması gerektiğini düşündüğümüz Gurebâ-i Müslimîn Hastahanesini
zikretmemiz gerekir. MÜBAHAT
S. KÜTÜKOĞLU İNCİ
KUYULU
AYDIN
Büyük Menderes vadisinin kuzey kenarında ve Aydın
dağlarının güney eteğinde yer alır. Denizden yüksekliği 5580 m. olup
İlkçağ’lardaki adı Tralles’tir. Türkler tarafından ele geçirildiğinde Güzelhisar
adını almış, Osmanlılar devrinde bilhassa XVII. yüzyılda Menemen’in kuzeyindeki
Güzelhisar’dan ayırt edilmek için, Aydın sancağındaki Güzelhisar anlamında
Güzelhisâr-ı Aydın veya Aydın Güzelhisarı adıyla şöhret kazanmıştır. XIX.
yüzyıl sonlarına doğru ise Güzelhisar ismi unutularak yalnızca Aydın adı ile
anılır olmuştur.
Şehir 1280’e doğru sahil beyi Menteşe Bey’in akınlarına
uğradı ve bu mücadeleler sırasında harap oldu. 1282’de Menteşe Bey tarafından
kesin olarak Türk hâkimiyeti altına alındı.
1309’a doğru bölgeye hâkim olan Aydınoğlu Mehmed Bey
tarafından ele geçirildi. Bu tarihten sonra daha aşağılara ovaya doğru gelişme
gösterdi ve Aydınoğulları’nın önemli şehirlerinden biri oldu. İlk olarak
Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı hâkimiyetine alındı ise de Timur’un
Anadolu’yu istilâsı sırasında yeniden Aydınoğulları’nın eline geçti. 1426’da
II. Murad burayı kesin olarak Osmanlı topraklarına kattı.
1475-76 tarihlerinde Güzelhisar’da bir medrese, yedi
mescid, bir cami, bir kervansaray, bir mumhâne ve dört zâviye bulunmaktaydı.
Zâviyelerden üçünün ahî zâviyesi olması, şehirdeki esnafın bunlar vasıtasıyla
teşkilâtlandırıldığını göstermektedir. XVII. yüzyılda Güzelhisar kalabalık
nüfusu yanında 600 dükkânı, 200 tabakhânesi, yetmiş boyahanesi, dört hamamı,
dokuz hanı, kırk kadar sıbyan mektebi, iki medresesi, irili ufaklı çok sayıda
camii ile önemli bir yerleşme merkezi oldu. Şehrin Kurşunlu bedesteni, saraç
dükkânları, helvacı çarşıları, sinici ve bakırcılarından uzun uzadıya bahseden
Evliya Çelebi, buranın helvasının, pamuğunun, iplik, bez, dimi gibi pamuklu
mâmullerinin, bademinin, susamının, karpuz, kavun, limon, turunç ve beyaz
ekmeğinin pek meşhur olduğunu kaydeder.
Şehirde Aydınoğulları ve Osmanlılar devrinde birçok
tarihî eser vücuda getirilmiş, ancak bunların çoğu Millî Mücadele sırasında
Yunanlılar tarafından tahrip edilmiştir. Aydınoğulları döneminde yapıldığı
tahmin edilen Alihan Camii ve Medresesi Yunan işgali sırasında yakılmış,
yalnızca kümbet kısmı kalmıştır. Şehirde birçoğu sonradan tamir gören Üveys
Paşa (1565), Hasan Çelebi (1585), Ramazan Paşa (1594), Ahmed Paşa veya Ağaç
Arası (1659), Süleyman Bey (1683) gibi camilerin yanı sıra cami, medrese, türbe
ve çeşmesiyle Cihanoğlu Abdülaziz Efendi Külliyesi (1756); yine cami, medrese,
han, hamamdan ibaret Nasuh Paşa Külliyesi (1708) dikkate değer âbidelerdendir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1990 yılı
istatistiklerine göre Aydın’da il ve ilçe merkezlerinde 170, kasaba ve köylerde
ise 764 olmak üzere 934 cami bulunmaktadır. Aydın il merkezindeki camilerin
sayısı ise otuz altıdır.
Bölgeye, Anadolu Selçukları’nın son yıllarında Anadolu’yu istilâya başlayan
Moğollar’ın önünden kaçan Türkmen boyları yerleşmiş ve Bizans kaynaklarına göre
bu bölgelere 3 milyondan fazla Türkmen gelmiştir. Böylece Menderes havzası
süratle Türkleşmiş, terkedilen yerler yeniden iskân edilmiş, ayrıca yeni iskân
merkezleri kurulmuştur.
Aydın-ili’nin Aydınoğulları devrindeki başlıca
merkezleri Birgi, Tire, Ayasuluk ve İzmir’dir.FERİDUN EMECEN
BİRGİ
Aydınoğulları Beyliği’nin ilk merkezi. Bozdağ’ın (2159
m.) güney eteklerinde tepeler arasında, dağdan inen Sarıyar deresinin iki
yamacında kurulmuş olup denizden yüksekliği 390 metredir. Yörede bazı antik
şehirler olmakla birlikte Birgi bir Ortaçağ şehri olarak gelişme göstermiştir.
Hypaiapa antik şehrinin yer aldığı bölgede yerleşmenin milâttan önce 3000’lere
kadar indiği sanılmaktadır.
Birgi şehri, on dördüncü
yüzyılın başlarından itibaren,
Aydınoğulları’nın önemli siyasî merkezlerinden
biri olarak canlanmaya başladı. Bir Türkmen beyi olan Aydınoğlu Mehmed bey, bu küçük
şehri, Sasa beyin ölümünden ve Katalanların şehirden ayrılmasından sonra, 1304 yılında,
Bizanslıların (Rum) elinden
aldı. Aydınoğulları beyliğinin devlet merkezi haline
getirdi. Hatta
1312’de burada bir cami, türbe ve medrese inşa ettirdi; onun hâkimiyetindeki
bölge Memleket-i Birgi adıyla anıldı. Mevlevî şeyhi Arif Çelebi Birgi’yi ziyaret
ettiği zaman, Aydınoğlu Mehmed bey, Birgi çevresini henüz ele geçirmemişti. Birgi
1391’e doğru Îsâ Bey tarafından Osmanlılar’a terkedildi. Ancak Ankara
Savaşı’ndan sonra yeniden Aydınoğulları’nın eline geçti, bir ara İzmir Beyi
Cüneyd Bey tarafından işgal edildiyse de II. Murad tarafından kesin olarak
Osmanlı hâkimiyeti altına alındı. Aydınoğlu
Mehmed bey, Birgi kalesini askerî üs yaparak, İzmir ve Adalar Denizine kadar egemenlik kurdu. Birgi, Tire ve Selçuk
(Ayasuluğ) gibi Aydın İli şehirleri, Aydınoğlu Mehmed beyin oğulları zamanında, bir ticaret ve kültür
şehirleri olarak canlandı. Bu şehirlerde Farsça’dan Türkçe’ye kitaplar tercüme edildi. Bu değerli
kitaplar, o dönemde, Birgi’de bulunan Muhyiddin medresesi ile Aydınoğlu
Mehmed bey camii kütüphanesinde muhafaza altına alındı.
Aydınoğlu Mehmed bey olmak üzere, Aydınoğulları hanedanına mensup
hayırsever beyler ve bayanlar, Aydın İli şehirlerini imar ve iskân etmek
amacıyla, vakıf müessesinden yararlandılar. On dördüncü yüzyıldan itibaren, hem kendi isimlerinin unutulmaması hem de kamu menfaati için çok sayıda vakıflar kurdular. Osmanlı
dönemine ait vakıf kayıtlarında, bu eski
vakıfların tarihi üzerine bize özet bir bilgi verilir. On altıncı yüzyıla
ulaşan Aydınoğulları vakıfları arasında Aydınoğlu
Mehmed beyin kurduğu
vakıflar da vardır.
Bildiğimiz kadarıyla, Aydınoğlu
Mehmed bey, Birgi’de
bulunan medresesi için; Mehmed beyin kızı Hafsa Hatun, Yenişehir’de bulunan imareti için; Mehmed beyin oğlu İsa bey, Selçuk’ta
bulunan cami ile Birgi’de bulunan türbesi için vakıf kurmuşlardır.
Aydınoğlu Mehmed beyin kızı ve
Yıldırım Bayezid’in eşi olan Hafsa Hatun, Birgi’de Taşbazarı mahallesinde bulunan çeşme için; Mehmed
bey ve oğlu Gazi Umur bey, Hüsayinli köyünde bulunan küçük tekke ile Birgi’de bulunan Aspas Seydi Evlâdı ve Marmara
köyünde bulunan Ali Paşa tekkesi için vakıf kurdular.
Gazi Umur Paşa’nın kızı Azize
Hatun, kendi mezarı ve darülhüffâzı (Kuran-ı Kerim okunan bina)
için; Aydınoğlu Mehmed
beyin kızı Hanzade hatun kendi türbesi
için; Gazi Umur bey İzmir’deki
Seyyid Mükerremüddin tekkesi
için, Aydınoğlu Süleyman
Şah Tire’deki Ferişte oğlu Medresesi için ve nihayet Aydınoğulları ailesinden Cüneyd
beyin, Tekürlü köyündeki Deli Baba tekkesi ve
İzmir’deki aşevi için vakıflar kurduklarını biliyoruz.
Aydınoğulları ailesine mensup
olanlar tarafından kurulan
bu vakıflar, Osmanlı
dönemine, on altıncı
yüzyıla kadar, ulaştı.
Yıldırım Bayezid, Aydın
Güzelhisar’da bir vakıf tesis etti. Bursa’da bulunan cami ve medresesi ile Alaşehir’de bulunan zaviye ve medresesi için Alaşehir’de vakıf
kurdu.
Fatih Mehmed, Aydın
Yenişehiri’ndeki Karacasu köyünü, İstanbul’daki Ebi Eyyub Ensarî (Eyüp Sultan) için vakfetti. Yavuz
Selim kendi imareti için Kestel’den birtakım
gelirleri vakfetti. Şehzade Alem
Şah’ın annesine ait Akhisar’daki imareti için Aydın Güzelhisar’dan gelirler tahsis edildi. Birgi’den Bozdağ’a çıkan
yolun açık tutulması ve imar edilmesi için bir vakıf kuruldu. Birgi’nin
merkezinde bulunan iki hamam ile bir değirmen,
Osmanlı idaresi öncesinde, iki vakıf arasında, Şeyh Muhyiddin bin Şeyh İsmail
zaviyesi vakfı ile Mevlana Hayreddin mescidi arasında paylaşılmıştı. Dolayısıyla, Osmanlı
idaresi döneminde Birgi merkezde vakfedilecek yeni gelir kaynakları da neredeyse kalmamıştı.Aydın İlinde on altıncı yüzyıla kadar
on dokuzdan fazla ahi tekkesi kuruldu. Ahilik, Aydın beyleri tarafından çokca desteklendi.
1530’lu yıllarda Birgi’de, bu sıralarda çeşitli
vakıflar tahsis edilen Aydınoğlu Mehmed Bey Camii ve Medresesi, Aydınoğlu Îsâ
Bey Camii ve Türbesi, Hayreddin Mescidi, Kurd Kadı Mescidi, Seferşah Mescidi,
Ahî Hayreddin Zâviyesi, Silâhdar Ahmed Zâviyesi, Abdülkâfi Zâviyesi, Hacı Ahmed
Zâviyesi, Şeyh Muhiddin Zâviyesi, Muslihiddin Muallimhânesi yer alıyor; ayrıca
iki hamam, bir kervansaray, mumhâne ve bezirhâne bulunuyordu.
1662 tarihinden sonra Birgi’ye gelen Evliya Çelebi ise
buranın Bozdağ’ın eteklerinde yer alan, dış surları harap olmuş bir kaleye
sahip bulunduğunu, kale içinde 400 ev, aşağı şehirde on sekiz mahalle, yirmi
dört cami ve mescid, 2600 kadar ev, yedi sıbyan mektebi, 200 dükkân, iki han ve
bir bedesten olduğunu, halkının başlıca geçim kaynağını beyaz iplik
dokumacılığının teşkil ettiğini belirtir.
XIX. yüzyıl başlarında buraya gelen Ch. Texier, antik
eserlerden hiçbir şey bulunmadığını belirterek büyük caminin kurşun kubbeli
olduğunu yazar.
Aydınoğulları devrinde önemli bir kültür merkezi olan
Birgi’de meşhur tabip Hacı Paşa da bulunmuştu. Birgi bir kültür şehri olma
özelliğini Osmanlılar zamanında da sürdürdü. Kâtib Çelebi’nin kaydettiğine göre
Hoca Atâullah Efendi ve Hocazâde adlı ilim adamları burada yetişmişti. Nitekim
Birgi’de doğan Hoca Atâullah Ahmed (ö. 1571), Manisa’daki şehzadeliği sırasında
II. Selim’in hocalığını yapmış, Birgi’de de bir dârülhadis (medrese) tesis
etmişti. Hatta bu medreseye ilk müderris olarak meşhur âlim Mehmed Efendi (ö.
1573) getirilmiş, vefatına kadar ilmî faaliyetlerini sürdürdüğü bu kasabada
oturduğu için Birgivî lakabıyla şöhret kazanmıştır. Birgi’nin tahribattan
kurtulan en önemli tarihî eseri, Ulucami de denen Mehmed Bey Camii ve
Türbesi’dir. Türbede Aydınoğlu Mehmed Bey’den başka Umur Bey, Îsâ Bey ve
Bahadır Bey’e ait mezarlar bulunur. Diğer önemli âbideleri arasında Evliya
Çelebi’nin de bahsettiği Derviş Ağa Camii ile Kurşunlu Cami ve Karaoğlu Camii
ayaktadır.
Birgi’nin merkezi olduğu kazada toplam altı cami,
dokuz mescid, on yedi zâviye, sekiz hamam, 345 vakıf dükkân yer alıyordu.
Bilindiği
gibi, Birgi köylerinin, Ödemiş dahil, on altıncı yüzyıldaki tarihi, aslî olarak Haremeyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine) Evkâfı belgelerinde yatar.
On altıncı yüzyılda, Birgi’ye bağlı büyükçe bir köy olan Ödemiş’in ödediği vergiler, Mekke vakfına tahsis
edilmiştir.
Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid,
ilk kez, kara yoluyla, Mekke ve Medine’ye
paralar ve hediyeler (surre) gönderdi. Bu hediye ve paraları götürmek
için oluşturulan surre kafileleri,
Şam şehrinde toplanır, buradan kara yoluyla önce Medine’ye sonra Mekke’ye
ulaşırdı. Bu hediye ve paralar adı
geçen iki şehire ulaştığı zaman, gereken yerlere dağıtılırdı. Bu Osmanlı devlet geleneği,
1864 yılına kadar sürdü. Bu tarihten sonra, Süveyş kanalının
açılmasıyla, güvenlik gerekçesiyle, surre, Üsküdar-İzmir-Rodos-Kıbrıs-Beyrut
deniz yoluyla Mekke ve Medine’ye gönderilir oldu.
1908’den sonra da Hicaz demiryolu ile gönderilmeye başlandı. Bu önemli hayrî
faaliyet, her yıl aksatılmadan yapılmaya
çalışılırdı.
Birgi ve Ödemiş civarından toplanan ayni ve nakdi gelirler, İzmir’den
İstanbul’a götürülür, oradan da surre alayları
ile Mekke ve Medine’ye ulaştırılırdı.
FERİDUN EMECEN
Ege Üniversitesi Yayınları İzmir Araştırma ve Uygulama
Merkezi Yayın No: 7
I
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.