Danişmendliler - Amasya- Halifet Gazi
DÂNİŞMENDLİLER
Hânedanın kurucusu, Azerbaycan’da yaşamış bir Türkmen ailesine mensup olan
ve 1064’de Sultan Alparslan’ın hizmetine girerek onun en gözde emîrleri
arasında yer alan Dânişmend Gazi’dir. Malazgirt Savaşı’na katılan Dânişmend
Gazi, zaferden sonra kendisine iktâ edilen Sivas’ı fethederek Dânişmendli
hânedanının ilk çekirdeğini teşkil etmiş (1071), daha sonra burayı bir merkez
olarak kullanıp maiyetindeki emîrlerle Amasya, Tokat, Niksar, Kayseri, Zamantı,
Elbistan, Develi ve Çorum’u zaptederek Anadolu’da kurulan ilk Türkmen
beyliklerinden birinin temellerini atmıştır.
Dânişmend Gazi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Gümüştegin döneminde
hânedan giderek daha da güçlendi. Anadolu ve Suriye Selçukluları arasındaki
mücadelelerden faydalanarak hâkimiyet sahasını genişleten Gümüştegin, Bizans ve
özellikle Haçlılar ile yapılan savaşlarda Anadolu Selçuklu sultanının müttefiki
olarak önemli rol oynadı.
I. Haçlı Seferi’nin başarıya ulaşması, Urfa Haçlı Kontluğu (1098), Antakya
Prinkepsliği (1098) ve nihayet Kudüs Krallığı’nın kurulması (15 Temmuz 1099)
Avrupa’da heyecan uyandırmış ve Lombardlar, Fransızlar ve Almanlar’ın katıldığı
yeni bir Haçlı seferi düzenlenmişti (1101). Lombardlar İstanbul’a geldiklerinde
İtalya Normanları’nın reisi ve Antakya Prinkepsliği’nin kurucusu Bohemund’un
Gümüştegin tarafından esir alındığını öğrenince onu esaretten kurtarmak üzere
harekete geçtiler. 3 Haziran 1101’de İzmit yakınlarındaki Kivetot’tan hareket
ederek Anadolu Selçukluları’nın hâkimiyetindeki Ankara’yı ele geçirdikten sonra
Amasya ve Niksar’a gitmek üzere Çankırı istikametine yöneldilerse de
Gümüştegin, I. Kılıcarslan, Halep Selçuklu Meliki Rıdvan ve Harran Emîri Karaca’nın
kumandasındaki 20.000 kişilik Türk kuvveti karşısında Ağustos 1101’de Merzifon
yakınlarında bozguna uğradılar.
Gümüştegin Gazi ile Kılıcarslan, bu zaferin hemen ardından ikinci bir Haçlı
ordusunun Anadolu’ya geldiğini ve Konya istikametinde ilerlediğini haber aldılar.
Bütün Türk kuvvetleriyle beraber tepe ve ovalardan geçen yolları takip ederek
bu orduyu Konya’ya varmadan yakalayıp ağır bir şekilde hırpaladılar. I.
Kılıcarslan, Gümüştegin Gazi, Karaca ve diğer Türk beyleri aynı yıl Ereğli
yakınında üçüncü bir Haçlı ordusunu daha bozguna uğrattılar.
Gümüştegin’in yerine geçen büyük oğlu Emîr Gazi Dânişmendliler’i eski
gücüne kavuşturmaya çalıştı. Damadı olan Mesud’u destekledi. Mesud onun
sayesinde Anadolu Selçuklu tahtına çıktı (1116); böylece Dânişmendliler yeniden
önemli bir siyasî güç haline geldiler.
Dânişmendli Emîr Gazi, damadının da Selçuklu tahtında olması dolayısıyla
giderek Anadolu’daki olaylara daha fazla karışmaya başladı. Bu süreçte Sultan
I. Mesud kayınpederi sayesinde tahtını korumayı başarırken Malatya’dan
Sakarya’ya kadar uzanan Selçuklu toprakları Dânişmendliler’in eline geçmiş
oldu. Anadolu’nun en güçlü devleti haline gelen Dânişmendliler 1129 yılında
Ankara, Çankırı, Kastamonu ve Karadeniz sahillerini kontrol altına aldılar.
Dânişmendli hâkimiyetini genişletip ülkenin her tarafında huzur ve asayişi
sağlayan ve Selçuklu topraklarının bir bölümünü de kendi hâkimiyeti altına
alarak Anadolu’nun en nüfuzlu hükümdarı olan Emîr Gazi’nin (Melik Gazi)
ölümünden sonra 1134 Dânişmendli tahtına büyük oğlu Melik Muhammed geçti.
Abbâsî Halifesi Müsterşid-Billâh ve Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Emîr
Gazi’ye gönderdiği menşur, altın asâ ve diğer hediyeler Melik Muhammed’e
verilerek Malatya’da hükümdar ilân edildi.
Dânişmendliler, 1140-1141 yıllarında Karadeniz bölgesini Rumlar’dan geri
aldılar. Melik Muhammed 6 Aralık 1143 tarihinde Kayseri’de vefat etti. Dindar
ve hayır sever bir hükümdar olan Melik Muhammed Rumlar, Haçlılar ve
Ermeniler’le cihad etmiş, başta Abdülmecîd b. İsmâil el-Herevî olmak üzere çok
sayıda din âlimini çeşitli ülkelerden davet ederek Anadolu’da İslâmiyet’in
yayılması için çalışmıştır. Kayseri Ulucamii’ni de (Câmi-i Kebîr) o
yaptırmıştır.
Kayseri Ulucamii’nin kıble tarafındaki Melik Gazi Medresesi’nde bulunan
türbede Melik Muhammed’in medfun olduğu söylenir, fakat türbenin kitâbesi
yoktur. Melik Muhammed yıllardan beri harabe halinde olan Kayseri’yi imar
etmiş, şehri bir bakıma yeniden kurarak burayı merkez yapmıştır.
Dânişmendliler’in nüfuzlu hükümdarlarından biri olan Yağıbasan Niksar’da inşa
ettirdiği medresenin hazîresinde gömülüdür. Yağıbasan’ın yaptırdığı medrese
veya mescide ait bir kitâbe bugün mevcuttur. Yağıbasan Sivas ve Niksar’da cami,
türbe ve imarethâneler yaptırmıştı.
Kayseri
Ulucamii’nin 1205-1206 tarihli kitâbesi Muzafferüddin Mahmud adına tanzim
edilmiştir. Ancak caminin Emîr Gazi’nin oğlu Melik Muhammed Gazi tarafından
yaptırıldığı dikkate alınırsa Muzafferüddin Mahmud’un camiyi tamir ettirmiş
olduğu söylenebilir. Gülek Camii (Kayseri) üzerindeki kitâbede de kızı Atsız Elti
Hatun’un adı yer almaktadır. Niksar’da da Yağıbasan’a ait bir kitâbenin mevcut
olduğu bilinmektedir.
Anadolu’da kurulan beyliklerin en büyüklerinden biri olan Dânişmendliler,
Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması açısından önemli hizmetler ifa etmişlerdir.
Dânişmendliler, hüküm sürdükleri Amasya, Tokat, Niksar, Sivas ve Kayseri
dolaylarında birçok mimari eser meydana getirmişlerdir.
Dânişmendliler hâkimiyet kurdukları bu topraklarda bıraktıkları eserler
arasında Kayseri, Niksar ve Sivas gibi yeni fethedilen şehirlerin Ulucamileri
ilk sırayı alır. Bunların yanı sıra Tokat’taki Garipler Camii ve Niksar’daki
Cin Camii gibi daha küçük ölçekte birtakım camiler de inşa ettirmişlerdir. Öte
yandan Kayseri Kölük Cami-Medresesi ile Tokat ve Niksar’daki Yağıbasan
medreseleri, Orta Anadolu’da Dânişmendliler’in tesis ettiği en erken tarihli
eğitim yapıları arasında zikredilebilir. Ayrıca günümüzde ancak bir kısmı
ayakta olan kümbetlerle hepsi ortadan kalkmış bulunan han, hankah, ribât, saray
gibi yapılar da Dânişmendliler’in imar ve inşa faaliyetlerinin eserleridir.
Dânişmendli camileri arasında, Tokat’ın Pazarcık mahallesinde bulunan
Garipler Camii günümüze gelebilmiş en eski tarihli Dânişmendli yapısıdır.
Yaklaşık aynı yıllara ait olduğu anlaşılan Buhara yakınındaki Hezâre Kışlağı
(Hazar Dikkaruni) Camii ile aralarındaki coğrafî uzaklığa rağmen şaşırtıcı bir
benzerlik gösterir.
Dânişmendliler’den kalan geniş kapsamlı dinî yapıların en eskisi, hânedanın
üçüncü hükümdarı Melik Muhammed zamanında (1134-1143) inşa edilen Kayseri
Ulucamii’dir. Kayseri Ulucamii’nin, Melik Muhammed’in kardeşi Nizâmeddin
Yağıbasan’ın oğlu Muzafferüddin Mahmud tarafından vakfedildiği anlaşılan ve
halen Ankara Etnografya Müzesi’nde teşhir edilen ahşap kapı kanatları, geometrik
ve nebatî süsleme unsurları ile Anadolu ahşap işçiliğinin XIII. yüzyıl
başlarına ait değerli örneklerini teşkil etmektedir.
Melik Gazi Camii adıyla da anılan Niksar Ulucamii, kitâbesiz olmasına
rağmen sözlü geleneğin verilerine göre 1145 yılına tarihlendirilmektedir.
Nizâmeddin Yağıbasan tarafından 1143-1164 yılları arasında inşa ettirildiği
tahmin edilen diğer bir önemli Dânişmendli eseri de Kayseri’de birbirine
bağımlı olarak tasarlanmış Kölük Camii ve Medresesi’dir.
Kölük Cami-Medresesi, XII. yüzyılın birinci çeyreğine ait bir Artuklu eseri
olan Mardin Emînüddin Külliyesi’nden sonra, Anadolu Türk mimarisi tarihinde
cami ve medrese fonksiyonlarının aynı mimari bünye içinde müşterek bir avlunun
çevresinde çözümlendiği ikinci örnektir.
Niksar’ın Taşmektep mahallesinde bulunan 1160 tarihli Cin Camii,
Dânişmendliler’e ait küçük boyutlu dinî yapıların ilginç bir örneğini teşkil
etmektedir.
Sivas Ulucamii’nin, 1955 onarımı sırasında toprak hafriyatında bulunan
kitâbelerinden birinde Selçuklu Sultanı II. Kılıcarslan’ın oğlu Sivas Meliki
Kutbüddin Melikşah zamanında Kızılarslan b. İbrâhim tarafından 1197’de inşa
ettirildiği belirtilse de Anadolu Türk mimarisi uzmanları, mimari özelliklerinden
hareketle caminin Dânişmendliler tarafından XII. yüzyılın daha erken bir
diliminde yapıldığını kabul etmektedirler.
Nizâmeddin Yağıbasan’ın XII. yüzyılın ortalarında Tokat ile Niksar’da inşa
ettirdiği medreseler de Anadolu Türk mimarisinde “kubbeli medreseler” olarak
adlandırılan, en ihtişamlı örneklerine XIII. yüzyılda rastlanan, avluları
aydınlık kubbeleriyle örtülü medreselerin en erken örneklerini teşkil
etmektedir.
Moloz taştan inşa edilen Tokat Yağıbasan Medresesi’nde, Türk mimarisinin en
eski tasarım şeması olan, birtakım kozmik sembolleri ifade ettiği bilinen ve
kökleri İslâm öncesi Horasan mimarisine kadar inen dört eyvanlı şemanın üç
eyvanlı değişik bir şekli uygulanmıştır.
Dânişmendli eseri olan mezar anıtlarının en eskisi, Dânişmend Gazi’ye ait
Niksar Melik Gazi Kümbeti’dir. Dânişmend Gazi’nin emîrlerinden 1106’da vefat
eden Karategin’in Çankırı Kalesi’ndeki kümbeti, bilinçsiz onarımlar sonucunda
ilk mimari özelliklerini hemen bütünüyle yitirmiştir. XII. yüzyılın sonlarına
tarihlendirilen, Dânişmendli emîrlerinden Arslandoğmuş’a ait Kulak Kümbeti
devrinin özelliklerini yansıtır.
XII. yüzyılın sonlarına tarihlendirilen diğer bir Dânişmendli mezar anıtı,
Pınarbaşı’nın Pazarören bucağına bağlı Melikgazi köyündeki Melik Gazi
Kümbeti’dir.
Günümüzde Yeşilırmak’ın üzerinde yer alan Çağlayan (Çalâkçalık) Köprüsü’nün
XII. yüzyılın birinci yarısı içinde, Melik Nizâmeddin Yağıbasan’ın emîrlerinden
İltegin Gazi oğlu Hüsâmüddevle Hasan tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.
Niksar’da Yağıbasan Mescidi ile Kümbeti, yine Niksar’da Sungur Bey ve Çepni
Bey kümbetleri Dânişmendli eserleri arasında zikredilebilir. Bu arada
Amasya’daki Küçük Ağa Külliyesi de kuruluşu Dânişmendli dönemine inen, ancak
Osmanlı devrinde XV. yüzyılın sonlarında hemen bütünüyle değişime uğrayarak
ihya edilmiş bir yapı topluluğudur.
Diğer taraftan Amasya’daki Yağıbasan Hanı ve Dânişmend Gazi Sarayı, Gümenek
Ribâtı, Gümüş’teki Süleyman Ribâtı, Kayseri’deki Melik Gazi Medresesi,
Sivas’taki Battal Gazi Mescidi, Yağıbasan Hankahı ve Zahîrüddin İli Hanı
varlıkları kaynaklardan tesbit edilen, fakat günümüze gelmemiş olan Dânişmendli
eserlerini teşkil etmektedir. ABDÜLKERİM ÖZAYDIN M. BAHA TANMAN
AMASYA
Amasya’nın
XI. yüzyıl başında Dânişmendliler’in idaresi altında bilinmektedir. Anadolu Selçuklu
Devleti döneminde “Dârü’l-izz” olarak biliniyordu. 1243 Kösedağ Savaşı’ndan
sonra Moğol valileri tarafından idare edildi. Amasya Yıldırım Bayezid
tarafından 1398 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. 1402 Ankara Savaşı’ndan
sonra Amasya Valisi Çelebi Mehmed bir süre Amasya’yı Îsâ ve Süleyman Çelebi’ye
karşı hareket üssü olarak kullandı.
Amasya, XVI.
yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı şehzadelerinin sancak şehriydi. Çelebi Mehmed,
II. Murad, Fâtih, II. Bayezid, II.
Murad’ın oğlu Alâeddin, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ahmed, Kanûnî’nin oğulları
Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid de Amasya’da idarecilik yaptılar.
Osmanlı
döneminde ticarî ve iktisadî bir merkez olarak da dikkat çeken Amasya’da XVI.
yüzyılda şehirde bir boyahane, şem‘hane ve darphâne mevcuttu.
Amasya, Türk
hâkimiyeti devresinde de bir kültür merkezi olma özelliğini sürdürdü. Selçuklular
ve Osmanlılar döneminde bilhassa şehzadelerin bulunduğu sırada pek çok âlim,
sanatkâr ve şairin toplandığı büyük bir kültür merkezi haline geldi. Tarihçi Şükrullah, meşhur hattat Şeyh
Hamdullah, Tâcî Bey ile oğulları Câfer ve Sâdî çelebiler, ulemâdan Müeyyedzâde
Abdurrahman Çelebi, Zenbilli Ali Efendi ve meşhur tabip Sabuncuoğlu Şerefeddin)
1861’de şehre gelen seyyah G. Perrot (1861) Amasya’yı “Anadolu’nun
Oxford’u” şeklinde tarif eder ve buradaki medreselerde 2000’e yakın talebenin
okuduğunu yazar. Muhtelif müellif ve kaynaklar da Amasya için “Anadolu
şehirlerinin incisi”, “Bağdâdü’r-Rûm”, “medînetü’l-hükemâ”, “medreseler şehri”
gibi tabirler kullanarak bu şehrin güzelliğini ve kültür tarihimizdeki yerini
dile getirmişlerdir.
Amasya
tarihî âbideleri bakımından da çok zengindir. XVI. yüzyılın başlarında şehirde
dokuz cami, on medrese, dört buk‘a (zâviye), altı imaret, on beş hamam
vardı. Şehirdeki en eski Türk yapısı,
Dânişmendoğlu Melik Gazi tarafından bugünkü Şamlar Camii yerinde kalenin hemen
doğusunda yaptırılan camidir. Bugüne kadar gelebilen eserler arasında ise
Burmalı Minare Camii (1237-1247), Gökmedrese Camii (1266-1267), Fethiye Camii,
Gümüşlü Camii (1326), Hızır Paşa Camii (XIV. yüzyıl), Saraçhane Camii (1372),
Dârüşşifâ (1308), Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi (1209-1210), Torumtay
Türbesi, Sultan Mesud’a ait olduğu ileri sürülen türbe, Şadgeldi Paşa Türbesi,
Beyazıt Paşa Camii (1414-1419), Yörgüç Paşa Camii (1430), II. Bayezid Camii ve
Külliyesi (1486), Hatuniye Camii (1510), Şehzade Ahmed’in lalası Vezir Mehmed
Paşa Camii (1486), Sofular veya Abdullah Paşa Camii (1502), Kapı Ağası Hüseyin
Ağa Medresesi (1488) bilhassa zikredilmelidir.
Osmanlı
idaresinde Rum eyaletinin önemli bir idarî birimi ve merkezi olan Amasya merkez
kazası XVI. Yüz yılda yedi XVII. yüzyıl ortalarında da dokuz kazaya sahipti.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1989 yılı istatistiklerine göre, il ve ilçe
merkezlerinde 132, kasaba ve köylerde de 418 olmak üzere Amasya’da toplam 550
cami bulunmaktadır. İLHAN ŞAHİN, FERİDUN EMECEN
Uzun bir tarihi geçmişi bulunan Şehzadeler
Şehri Amasya, Müslüman-Türk hakimiyetinde bulunduğu tarih boyunca kurulan
vakıflarla mamur hale getirildi.
Gazi
Osman Paşa Üniversitesinden Muhammed Okudan 1820-1875 tarihleri arasında Amasya
da kurulan 14 vakıfla ilgili yaptığı çalışma da Amasya’nın vakıf kimliği
hakkında kısmi bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Vakıflara gelir getirmek üzere
on dört bağ, iki bahçe, üç böcekhane, kırk dükkân, bir han, altı değirmen, bir
mutaf kârhane, vakfedilmiştir. Müessesat-ı Hayriye kabilinden bir medrese, iki
mektep, iki cami, bir hankâh, bir zaviye inşa edilip insanların hizmetine
sunulmuştur. Bununla birlikte öğrencilere burs verilmesi, Hz. Peygamberin doğum
gününün kutlanması, çeşme yapımı ve su yollarının tamiri için tahsisat
oluşturulmuştur.
Eğitim
Hizmetleri ile İlgili Vakıflar
Amasya‟da çalışmamıza konu olan zaman
dilimi içerisinde 1 medrese ve 2 mektep inşa edilerek binaları vakfedilmiştir.
Yine 2 vakfiyede müderris ve muallim maaşlarının ödenmesi için tahsisat
oluşturulmuştur. 1 vakfiyede ise öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi
için öğrencilere burs bağlanmıştır.
Medreselerden biri Abdullah Ağa ibni Abbas
Ağa tarafından 24 hücreli olarak inşa edilmiş ve vakfedilmiştir. Abbas Ağa
vakıf şartı olarak müderrise günlük 167 akçe, öğrencilere ise günlük 100 akçe
verilmesini, medresenin aydınlatılması için de günlük 46 akçe tahsis edilmesini
şart koşmuştur.
Mekteplerden bir tanesi Gümüş Kasabası
Cami-i Kebir mahallesinde Ömer Efendi ibni İbrahim tarafından inşa edilmiştir.
Ancak mektebin bakım ve onarımı yapıldıktan sonra akar-ı mevkufeden artan
paranın muallime verilmesi istenmiştir. Ayrıca Ömer Efendi muallimin her gün üç
ihlas bir Fatiha, mübarek gecelerde ise bir Yasin okuyarak kendi ruhu için
hediye etmesini şart koşmuştur. Ömer Efendi Asbar Köyünde de bir mektep inşa
etmiştir. Bu mektepte köy imamının görev yapmasını ve karşılığında da 50 kuruş
almasını şart koşmuştur. Bir diğer mektep ise Amasya Gümüşhacıköy Saray
mahallesinde kabristan civarında Kızıklızade Mahmud Kamil Efendi tarafından
inşa edilmiştir. Bu vakıfların dışında bir vâkıf da Amasya Mehmed Paşa Camiin
yakınında Hayvalıoğlu Hacı İsmail tarafından inşa edilen medresenin müderrisine
senelik 120 kuruş verilmesini talep etmiştir.
İbadethaneler:
Abdullah Ağa ibni Abbas Ağa, Köseyusuflu
Köyünde inşa ettiği medresenin yanına bir de cami inşa etmiştir. Caminin
aydınlatılmasında kullanılmak üzere zeytinyağı alınması için günlük 10 akçe
tahsisat ayırmıştır. Diğer cami Kızıklızade Ahmed Ağa bin Ahmed tarafından
Gümüşhacıköy Kazası Hacı Yahya mahallesinde müceddeden inşa edilmiştir. Ahmed
Ağa, imama ve müezzine 18 akçe, hatibe ise 15 akçe günlük verilmesini şart
koşmuştur.
Hankâh ve Zaviyelere Yönelik
Vakıflar:
İncelenen zaman diliminde Amasya‟da hankâh
ve zaviyelerle ilgili iki vakıf kurulmuştur. el-Hâc İsa Efendi bin Halil Amasya
Üçler mahallesinde bulunan evini zaviye olmak üzere vakfederek mütevellilik ve
zaviyedarlık görevini kendisi üstlenmiştir. Vakfiyeye göre İsa Efendi Halvetiye
Tarikatının Şaban Efendi koluna mensuptur. Amasya Gümüşhacıköy Saray
mahallesinde de bir hankâh inşa edilmiştir. Kadiri Tarikatı halifelerinden
Ahmed Raşid Efendi beş oda, bir ahır, beş çeşme ve avludan oluşan bahçeli evini
hankâh olarak vakfetmiştir. Ahmed Raşid Efendi’nin vakıf şartı hankâhta zikrin kadiri
tarikatının usulüne göre yapılmasını, fakir ve dervişlere yemek verilmesidir.
Külliyelere Yönelik Vakıflar:
Farklı alanlara yönelik vakıf hizmetlerinin
bir arada verildiği büyük yapılara külliye denmektedir. Bu anlamda Amasya‟da
Mehmed Rüşdi Paşa tarafından bir külliye inşa edilmiştir. Mehmed Rüşdi Paşa
günümüzde Şamlar Mezarlığı olarak bilinen alanda metfun olan Nakşi şeyhlerinden
babası İsmail Siraceddin‟in kabrinin bulunduğu alanı satın alarak genişletmiş
ve üzerine bir türbe, bir cami, bir şadırvan, bir zaviye ve dört odalı bir köşk
inşa ederek vakfetmiştir.
Diğer dini Hizmetlere Yönelik
Vakıflar:
Abdullah Ağa ibni Abbas Ağa Medine-i
Münevvere fukarasına günlük 2 akçe üzerinden hesap yapılarak yıllık 730 akçe
gönderilmesini, Ayşe binti İbrahim ise nesli kesilirse vakıf gelirlerinden bir
kısmının Medine fakirlerine edilmesini şart koşmuştur. Peygamber Efendimizin doğumunu
kutlamak için de Amasya‟da 2 vakıf oluşturulmuştur. Ahmed Raşid Efendi ibni
Yahya Efendi her yıl rebiyülevvel ayında Hz Peygamber‟in (SAV) doğum gününün
kutlanmasını ve yapılacak olan etkinlikte alınacak olan malzemeler için 350
kuruş, Mücteba Hanım binti Mustafa ise rebiyülevvel ayında peygamberimizin
doğum gününde yapılacak olan etkinlikler için yıllık 150 kuruşluk tahsisat
oluşturmuşlardır. Yine Ahmed Raşid Efendi ve Mücteba Hanım tarafından Muharrem
ayında aşure yapılıp dağıtılması için ödenek ayırdıkları vakfiyelerden
anlaşılmaktadır. Sosyal
Bilimler Dergisi Cilt 8–Sayı 16 Aralık 2018 Muhammet OKUDAN Dr.
Öğretim Üyesi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi Ana
Bilim Dalı, eposta: AMASYA
VAKIFLARI ÜZERİNE BAZI DEĞERLENDİRMELER (1800-1875)
HALİFET
GAZİ
Çalışmamızın
bu bölümünde Halifet Gazi’den bahsetmek istiyorum. Refet YİNANÇ’ın Vakıflar
dergisinin 15. Sayısındaki makalesinden öğrendiğimize göre Amasya’da medrese,
türbe, köprü gibi vakıf hayratı tesis etmiş olan Mübarizeddin Halifet
Gazi’nin nesebiyle ilgili bilgiler kesin olmamasına rağmen XII. yy başlarında yaşamış
Danişmendli emirlerinden olduğu adı geçen beyliğin yıkılmasından (1175-1178)
sonra Selçuklu hizmetine geçtiği düşünülüyor.
Gazi'nin Amasya'da
yaptırmış olduğu medrese kitabesi
ve vakfiyesinden kendi adına Türkçeye tercüme edilmiş bir tıp kitabı, babasının
adının Suli veya Tuli, dedesinin adının da
Türkan şah olduğu anlaşılmaktadır.
Halifet Gazi’nin hayatı ve nesebi benzeri diğer vakıf insanlar gibi
efsaneleştiği için tarih ve efsane birbirine karışmış. Danişmendname’de farklı
zikredilse de vakfiyesine göre Halifet Gazi 1225 tarihlerinden sonra şehit olmuştur.
Vakfiyesinden başka tarihi bir kaynakta adı geçmeyen
Halifet Gazi Amasya tarihinin yazarı Hüseyin Hüsameddin’in kaynak belirtmediği
iddiasına göre Erzurum
valisi iken Gürcülere karşı sefer
yapmaya görevlendirilmiş ve sefer esnasında
şehit düşmüştür.
Refet
YİNANÇ’ın kitabesi, vakfiyesi ve hakkındaki bilgilere göre yaptığı analize göre
göre ise; aslen bir Danişmendli emiri iken Selçuklu hizmetine giren
Mübarizeddin Halifet Gazi
1209 yılında Amasya’da medrese inşa ettirdiğine göre muhtemelen Amasya’da
Selçiklilar adına mühim bir görevde bulunmaktaydı. Yinanç’ın kanaati Gazi’nin
valilik yapmış olabileceğe şeklinde, çünkü medrese yapımı ve vakfetmesi üst
düzey bir görevli olmasını gerektirir. Medreselerin yapımı ve çalışması büyük
ekonomik güç isteyen bir iştir. Muhtemelen 1215 yılında İzzeddin
Keykavus'un Sinop fethine
katılan Halifet Gazi şehrin ele geçirilmesinden sonra Sahil Muhafaza
Komutanlığına tayin edilmiş, 1228 de Mengücek hükümdarı Davtu-Şah'a karşı Erzincan'a, 1230'da Cihan şah'a karşı Erzurum'a yapılan seferlere katılmış ve bunların hakimiyetine son verildikten sonra 1232
yılında yapılan Gürcistan seferi esnasında şehit düşerek XVIII. yy. müelliflerinden Mustafa Vazıf Efendiye göre "al kaputa kaplı kürkü ve
kılıcı ile" türbesine defnedilmiştir.
Halifet Gazi'nin
yanına kapılanan Harezm asıllı Hekim Bereket, İbn Sina'nın el-Kanun
fi't-tıp adlı eserinden
faydalanarak yazmış olduğu Luba bu'n-Nuhab adlı tıb kitabını
onun emri üzerine
Tuhfe-i Mubarizi adı ile
farsçaya, sonra da türkçeye çevirmiştir.
Halifet Gazi için "Kitab-ı Hulasa der İlm-i tıb" adında ayrı bir eser daha yazmış olan Hekim Bereket, burada Xlll. yy. başında Anadolu'da yapılan sporları ve faziletlerini anlatmıştır. ( XVIII.
yy. ın ilk yarısında yazılmış olan bu eserlerin türkçe
olmaları Türk Edebiyatı
bakımından son derece dikkat çekicidir. Çünkü ilim aleminde, Türk Edebiyatının Anadolu'da ancak XIII. yy.ın ikinci yarısında ilk ürünlerini verdiği
görüşü hakimdi.)
HaIifet Gazi Medresesi:
Amasya Şamice mahallesinde bulunan medrese, kitabesinin kaydına
göre 1209 yılında yapılmıştır.
Medresenin yanında
Halifet Gazi'nin türbesi
bulunur. Diğer Selçuklu
türbeleri tipinde bina edilmiş olup günümüze gelmiştir.
Zamanla tabii afetlerden hasar gören medrese ve türbe vakfın mütevvellileri tarafından
tamir edilmiş, fakat 1602 yılında çıkan yangın ve 1647 de meydana gelen deprem sonucu özellikle
medrese iyice harap olmuştur. Müderris
Hasan Efendi'nin yıkılan kısımlarını ahşapla yaptırdığı medrese, 1888 de de Amasya müftüsü Hacı Osman Hilmi Efendi
tarafından yeniden inşa edilmiş, 1.
Dünya savaşından sonra tekrar yıkılmıştır.
Halifet Gazi medresesine çok sayıda arazi vakfetmiş ancak
vakıf geliri sabit kalmayacağı için Selçuklu vakfiyelerinin çoğunda olduğu gibi
mütevelliye gelirin 1/5 ini ücret tayin etmiştir. Vakfiyeye göre Medresede öğretim hanefi mezhebine göre yapılacaktı
ve müderrisler ile öğrencilerin de hanefi mezhebinden olması
şartı konmuştu.
(Bilindiği gibi Nizamü'I Mülk'ün
temelini attığı ilk Selçuklu medresesi
Sünniliğin, Şii-Batıni cereyanlara karşı müdafaasını yapmıştır. Anadolu'ya gelen Selçuklular da çoğunlukla Hanefi mezhebinde bulundukları için sünni mezhepler arasında fark gözetmemişlerdir. Ancak medreselerde müderrislerin hanefi olmasına ihtimam
göstermişler, fakat öğrenciler için ayırım yapmamışlardır. Nitekim Altun-Aba
medresesi vakfiyesinden öğrencilerin hanefi ve şafii mezhebinden olabileceği,
Karatay vakfiyesinde de dört sünni mezhebden öğrencinin medresede öğrenim yapabileceği belirtilmiştir.)
Vakfiye, medresede
öğretilen bilimlerden sadece furu ve usul'ü kaydetmektedir. Bu sebeple müsbet
bilimlerin okunup okunmadığı bilinmemektedir. Öğretim kadrosu
bir müderris ve bir muid (yardımcı) dan ibaret olan medresesinin
altısı ilk sınıfta, altısı ileri sınıfta bulunan 12 öğrenci mevcudu vardır. Vakıf gelirinden müderrise
yıllık 300 mud buğday (XIV. yy. başlarında Anadolu'da ağırlık ölçüşü olarak 1 dirhem 3.086 gr.
Anadolu müdü 1 Mısır irdebıne eşit olup 69,5 kg. dır.) 1200 gümüş dirhem, muid'e de yıllık 240 gümüş
dirhem ücret tahsis edilmişti.
Öğrencilere (fakihlere) ise yıllık 90 dirhem tahsisat ayrılmış
olup, bu meblağın, ileri sınıfta
olan altı öğrenciye 10'ar,
diğer altı öğreniye de 5'er
dirhem olmak üzere taksim edilmesi şart koşulmuştu.
Refet
YİNANÇ’ın tespitine göre vakfiye de bir kısmı Danişmendliler zamanında inşa
edilmiş, Amasya’nın en eski hem hayrat hem akar olarak kaydedilmiş vakıf
eserleri şu şekilde zikredilebilir:
1. Halifet Gazi Hanı,
2.Yağıbasaıı Hanı, Tokat
ve Niksar'da birer medrese ve cami, Sivas'ta bir medrese, bir hangah yaptırmış olan Danişmendli hükümdarı
Yağı basan. Halifet Gazi
vakfiyesine göre Amasya'da da bir han yaptırmıştır.
3. Halifet Gazi Hamamı: Vakfiyenin kaydından Halifet Gazi'nin Amasya'da meydan kapısın da gelirinin
1 /5'ini Medrese'sine vakfettiği bir de hamam yaptırmıştı.
4. Emir Rıdvan Hamamı: Emir-i ahur
Rıdvan’ın kimliği hakkında bilgi yoktur. Danişmendller zamanında Emir-i ahurluk yapmış
olabilir.
5. Lala Mescidi:
Banisinin kim olduğu bilinmiyor.
6. Hasan Mescidi: Mescidin banisinin kimliği hakkında bilgi
bulunmamaktadır.
7. Hangah: Halifet
Gazi medresesi yanında
olduğu belirtilen bu hangah muhtemelen Daniş mendliler zamanında yaptırılmıştır.
8. Köprüler: Vakfiye Amasya'da Subaşı adını taşıyan bir köprü ile Kertos adında
bir mahalleyi kaydetmiştir.
9. Çarşılar: Vakfiyenin manifaturacılar ve saraçlar
çarşıları kaydından, diğer Selçuklu şehirlerinde olduğu gibi Amasya'da da ayni
işi yapan esnaf ve sanatkarların ayni
çarşıda toplandıklarını öğreniyoruz.
10. Şehir Surları:
Benzeri tüm vakfiyelerde olduğu gibi
vakfiyenin en temel şartı gelir fazlasıyla öncelikle hayratların tamiratının
yapılmasıdır. Refet YİNANÇ
Vakıflar Dergisi Sayı XV
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.