Mengücüklüler Erzincan Yozgat
MENGÜCÜKLÜLER
Selçuklular
devrinde XI-XIII. yüzyıllarda Erzincan, Kemah, Divriği ve Karahisar
şehirlerinin bulunduğu bölgeyi yönetmiş olan bir Türk hânedanı.
Mengücüklüler’in hangi Oğuz boyundan geldikleri hakkında bilgi yoktur.
Reşîdüddin
Fazlullāh-ı Hemedânî’nin Câmiu’t-tevârîħ’inin Selçuklular bölümünde
belirttiğine göre Mengücük Gazi, Sultan Alparslan’ın Artuk, Saltuk, Dânişmend
gibi beylerinden biri olup Malazgirt zaferinden sonra Erzincan, Kemah ve
Kögonya (Şebinkarahisar) şehirlerini fethetmiştir. Tarihçi Gaffârî ve ona
dayanarak Müneccimbaşı Ahmed Dede, Alparslan’ın yukarıda adları geçen şehirleri
Mengücük Gazi’ye tefvîz ettiğini bildirir. Selçuklu tarihçisi İbn Bîbî,
Mengücük’ü gazi unvanı ile zikrederek onun Anadolu Selçuklu Devleti’nin
kurucusu I. Süleyman Şah’ın emîrlerinden olduğunu söyler. Kemah kasabasında
Mengücük Gazi’ye isnat edilen harap kümbetteki Farsça bir kitâbede Mengücük
Gazi hakkında, “Erzurum, Erzincan, Kemah ile Diyarbekir vilâyetlerini ve kalelerini alan
...” denilmektedir. Kemah’ta ki Melik Gazi Türbesi
Mengücük Gazi’ye veya oğlu İshak’a ait olma ihtimali daha güçlüdür. Evliya
Çelebi türbeyi “Melik Gazi Sultan” adıyla anar ve onun bir ziyaret yeri
olduğunu yazar.
Mengücüklü
hânedanının en tanınmış beyi olan Fahreddin Behram Şah akıllı, dürüst, ahlâk sahibi,
âdil, şefkatli ve cömert bir hükümdar olarak tanınmış, bundan dolayı kendisine
her yerde saygı gösterilmiştir. Selçuklu tarihçisi İbn Bîbî, bu Mengücüklü
beyinin meziyetlerini saydıktan sonra melikliği esnasında Erzincan’daki düğün
ve yaslara katıldığını, katılamadığı zamanlarda da para ve yemek gönderdiğini,
kışın kuşların ve vahşi hayvanların yemeleri için dağlara ve kırlara yiyecekler
koydurduğunu yazar.
Fahreddin
Behram Şah, Uluğ Keykubad’ın hükümdarlığının ilk yıllarını da gördükten sonra
1225 yılında vefat etti. Mahallî rivayete göre Erzincan civarındaki Aşağı Ula
köyü yakınında bulunan kitâbesiz türbe Fahreddin Behram Şah’a aittir. Fahreddin
Behram Şah’ın altmış bir yıl süren meliklik devrinde Mengücüklü ülkesinin geniş
ölçüde imar gördüğü ve halkın refah seviyesinin çok yükselmiş olduğu
şüphesizdir. Bunun sonucunda bilhassa Erzincan büyük gelişme göstererek
Anadolu’nun her bakımdan en başta gelen şehirlerinden biri olmuştur.
Behram
Şah’ın ilim adamları ile şair ve ediplere değer verdiği de bilinmektedir. Şair
Nizâmî-i Gencevî Maħzenü’l-esrâr isimli meşhur eserini Fahreddin Behram Şah
adına yazmıştır. Mengücük beyi de ona armağan olarak 5000 altın, beş yüğrük
katır, beş donatımlı at, hil‘at ve elbise göndermiştir.
Fahreddin
Behram Şah’tan sonra Erzincan tahtına oğlu Alâeddin Dâvud Şah geçti. İbn Bîbî,
Dâvud Şah’ın ilmin her dalını sevdiğini, bilhassa ilâhiyyât, tabîiyyât ve
riyâziyyât ile ilm-i nücûma vukufu olduğunu yazmaktadır.
Dönemin en
tanınmış âlimlerinden Abdüllatîf el-Bağdâdî, Erzincan’dan gelerek bir müddet
Dâvud Şah’ın sarayında yaşadı ve eserlerinden bazılarını ona ithaf etti.
Dâvud’un
kardeşi Karahisar hâkimi Muzafferüddin Muhammed kalesini savunmak istedi; ancak
halkın sadakatine güvenemediğinden ve uzun bir zaman dayanamayacağını
anladığından sultanın kendisine bir dirlik vermesi karşılığında kaleyi teslim
edeceğini Karahisar’ı kuşatan Atabeg Muzafferüddin Ertokuş’a bildirdi. Bu
isteği kabul edilerek kendisine Kırşehir timar, bazı yerler de mülk olarak
verildi. Muzafferüddin Muhammed ailesiyle birlikte hayatının sonuna kadar
Kırşehir’de oturdu ve bir medrese inşa ettirdi. Muzafferüddin Muhammed, II.
İzzeddin Keykâvus’un ilk saltanat yıllarına (1246-1249) kadar yaşadı. Temiz
ahlâklı, sağlam seciyeli bir insan olan Mengücük prensi, İbn Bîbî’ye göre
kızını Alâeddin Keykubad’ın oğlu Gıyâseddin Keyhusrev’e vermek istememiş, ancak
ısrarlara dayanamayarak buna rıza göstermiştir. Muzafferüddin Muhammed ve
oğulları Kırşehir’de Selçuklu sultanlarından saygı görerek yaşamışlardır.
Divriği Kolu. Tarihlerde bu kolun adı geçmemekte, ancak
onların varlığı Mengücüklüler’in Divriği’de yaptırdıkları sosyal eserlerin
incelenmesinden anlaşılmaktadır. Bu eserlere göre Divriği kolunun ilk beyi
Mengücük Gazi’nin torunu ve İshak’ın oğlu Süleyman’dır. Fakat Süleyman’a ait
bir eser mevcut değildir, ne zaman öldüğü de bilinmemektedir.
Süleyman’ın
oğlu Şehinşah’ın eserleri olduğu gibi sikkesi de vardır. Şehinşah Divriği Hisarı’ndaki
caminin (Kale Camii) bânisidir. Kitâbesinde eserin 576 (1180-81) yılında
yapıldığı kaydedilmiştir. Şehinşah’ın türbesi kasabanın merkezinde
bulunmaktadır. Onun eşi de oraya gömüldüğü için Divriği halkınca Sitti Melik
adıyla anılan bu türbenin kitabesinin tarihi 1196’dır. Kitâbede Şehinşah
yoksulların ve zavallıların arkadaşı, öksüzlerin ve mazlumların babası olarak
tanıtılmış; o zamanlar bütün Türk sultan ve beyleri tarafından kullanılan alp,
kutluğ, uluğ, tuğrul, tigin, cebûye (yabgu) gibi Türkçe unvanlar
kaydedilmiştir.
Şehinşah’ın
Süleyman ve İshak adlı iki oğlunun varlığı bilinmektedir. Şehinşah’ın torunu Ahmed
Şah’ın camisinin bitişiğindeki dârüşşifâ Fahreddin Behram Şah’ın kızı Turan
Melek Hatun tarafından yaptırılmıştır. Divriği Mengücüklü Beyliği’nin ne zaman
sona erdiği de meçhuldür. Mengücüklüler ülkelerinin imarına çalışmışlar, her
biri birer sanat âbidesi olan eserler meydana getirmişler, âlim ve şairleri himaye
etmişlerdir. İlk Mengücük beylerinin oturduğu Kemah’ta birbirine yakın, çoğu yıkıntı
halinde, kitâbesiz veya kitâbesi ele geçmemiş birçok türbe vardır. Bunların
Mengücüklü beylerine ait olduğu ve bu mevkinin (Sultan Melek semti) onların
aile mezarlığını teşkil ettiği anlaşılmaktadır.
Erzincan’da
Mengücüklüler’e ait cami, medrese, han ve hamam gibi bir eser günümüze kadar
gelmemişse de bunun sebebi şehrin geçirdiği depremler olmalıdır. Nitekim
Behramşah’ın adını taşıyan bir medrese XVI. yüzyılda varlığını korumaktaydı.
Kemah’ta ise sadece birkaç türbe vardır.
Bu durumda
Mengücüklüler’e ait yâdigârları Divriği’deki eserler temsil etmektedir. Bunlar
da iki camiyle bir hastahane ve birkaç türbeden ibarettir. 1180-81 yılında
Süleyman oğlu Şehinşah tarafından yaptırılan Kale Camii’nin içinde sade ve
etkili bir mimari hâkimdir.
Şehinşah’ın
torunu Ahmed Şah’ın inşa ettirdiği Ulucami taş mihrap, nişe geniş ölçüde
yerleştirilmiş barok palmetler ve onu çevreleyen silmelerle Türkiye’de benzeri
olmayan bir eser sayılmaktadır. Camiye bitişik dârüşşifâ da uzmanlara göre
âbidevî bir eserdir.
Mengücüklü
yapıları Anadolu’daki en eski Türk eserleri arasında bulunmalarıyla da önemli
bir değer taşır.
Mengücüklüler XII ve XIII. yüzyıllarda inşa ettikleri eserlerle ilim, kültür, sanat ve medeniyetin gelişmesine hizmet etmişlerdir. Bu dönemde meydana getirilen eserlerden, 576 (1180-81) yılında Şehinşah b. Süleyman tarafından Merâgalı usta Hasan b. Fîrûz’a yaptırılan Divriği Kale Camii, Mengücüklüler dönemine ait en eski eser olması bakımından önemlidir.
592’de (1196) yaptırılan Divriği Sitti Melik
Kümbeti, Mengücükoğlu Emîr Seyfeddin Şehinşah için yapılmış olup hanımının
ölümünden sonra buraya gömülmesi üzerine halk arasında Sitti Melik (Melike)
Kümbeti olarak anılmıştır. Mengücüklüler’e ait 592 (1196) yılına tarihlenen
diğer bir türbe de Hâcib Kamerüddin Türbesi’dir. Hacı Uruz Aba (Ruzbe) oğlu,
Mengücüklü hazinedarı Hâcib Kamerüddin’e aittir. Kemah’ta yer alan Melik Mengücük
Gazi Kümbeti XIII. yüzyılın başlarına tarihlendirilmektedir. Bunun yanı başında
yer alan diğer bir kümbet de XIII. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlendirilmekte
olup Behram Şah oğlu Selçuk Şah adıyla tanınmaktadır. Divriği’de bulunan ve
yanındaki mescidin adından dolayı Kemankeş olarak da bilinen Nûreddin Sâlih
Türbesi 638’de (1240-41) hâciblerden Nûreddin Sâlih b. Sirâceddin Dündar adına
yapılmıştır.
Mengücüklü
döneminin günümüze kadar gelebilen en ihtişamlı yapısı Divriği Ulucamii ve
Şifâhânesi’dir. (1229) N. Çiçek Akçıl Faruk Sümer
ERZİNCAN
Fırat (Karasu) nehrinin yukarı havzasında, kendisiyle
aynı adı taşıyan ovanın ortasında yer alır. Şehrin adı Ermeni kaynaklarında
Erez, Erzng ve Erznga; Bizans kaynaklarında Aringam (Arıngan), Arsingan,
Erzingan; Arap kaynaklarında ise Erzencân şeklinde geçer. Türk fetihlerinden
sonra şehrin adı önce Erzingân, Ezirgân olarak söylenmiş, ardından da bugünkü
şeklini almıştır.
Erzincan’ın ne zaman kurulduğu ve tarih öncesi
dönemleri hakkında kaynaklarda kesin bilgiler yoksa da yapılan inceleme ve
kazılardan, şehrin bulunduğu bölgedeki ilk yerleşmelerin milâttan önce III.
binyıla kadar indiği anlaşılmaktadır.
Bölgeye yönelik ilk müslüman akınları Hz. Ömer
devrinde gerçekleşti. 638 yılında İyâz
b. Ganm kumandasındaki İslâm ordusu buraya kadar ilerledi. Müslümanların bölgeye
yaptıkları akınlar bundan sonra da sürdü, fakat elde edilen başarılar geçici
oldu. Tuğrul Bey devrinde daha sonra gerçekleştirilen seferler sırasında
Erzincan ve havalisi Türk akıncılarının kontrolüne girdi. Özellikle 1058
yılında Erzincan, Türk akıncılarının uğradığı ve kısmen hâkimiyet kurdukları
veya idarecisiyle tam bir anlaşma içinde oldukları bir üs ve barınma merkezi
durumundaydı.
Malazgirt Zaferi’nden sonra Alparslan’ın kumandanı
Mengücük Gazi tarafından kurulan Mengücüklü Beyliği, Erzincan-Kemah-Divriği-Şarkîkarahisar
(Şebinkarahisar) şehir ve bölgeleri üzerinde hüküm sürdü. Melik İshak’ın
1142’de vefatı üzerine beylik ikiye bölündü ve Erzincan Dâvud Şah’ın idaresine
girdi. Behram Şah’ın hükümdarlığıyla birlikte Erzincan beyliğin merkezi oldu. Erzincan-Kemah
kolunun idaresini Alâeddin Dâvud Şah ele aldı. Ancak onun zamanında beylik I.
Alâeddin Keykubad tarafından Anadolu Selçuklu topraklarına katıldı (1228).
Celâleddin Hârizmşah’la I. Alâeddin Keykubad ve Eyyûbî Hükümdarı
el-Melikü’l-Eşref Mûsâ arasındaki savaş 1230 Ağustosunda Erzincan
yakınlarındaki Yassıçimen’de gerçekleşti. Alâeddin Keykubad devrinde
(1220-1237) Erzincan etrafı surlarla çevrili, mâmur bir şehir haline geldi.
Yine Anadolu Selçukluları tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden ve
Selçuklular’ın İlhanlılar’a yenilmesiyle sonuçlanan Kösedağ Savaşı da Erzincan
civarında oldu (1243). Bu galibiyetlerinden sonra Erzincan’a gelen Moğollar
surları mancınıklarla yıkarak şehre girip yağma ve tahribatta bulundular.
Şehir özellikle Mengücüklü Behram Şah devrinde büyük
çapta imar edilmişti. Mengücüklü idaresinde kültür açısından da ileri bir
seviyeye gelen Erzincan’da bu dönemde pek çok eser meydana getirildi. Melik
Fahreddin Medresesi, Dârüşşifâ, Kaledibi Kümbeti ve Behram Şah Türbesi bu
önemli eserler arasındadır.
Anadolu’da Konya dışında kurulan dört beş Mevlevî
tekkesinden biri de buradaydı; hatta şehirde Hüsâmeddin Hüseyin el-Mevlevî,
Celâleddin Muhammed-i Müneccim, Satı Bey oğlu Müstencid, Mevlânâ İzzeddîn-i
Erzincânî, Halîlullah ve Îsâ çelebiler gibi önemli Mevlevî şahsiyetleri de
yetişmişti. Bunlar Erzincan’a birtakım mimari eserler de kazandırmışlardır.
Mevlevî Tekkesi, Halîlullah Camii ve Halîlullah Çeşmesi bunlar arasında
sayılabilir. Ayrıca şehirde ahî zâviyeleri de bulunuyordu.
Otlukbeli Savaşı’ndan (1473) sonra da Erzincan Akkoyunlu
sınırları içinde kaldı. Erzincan Emirliği ve Akkoyunlular devrinde Erzincan’da
pek çok cami, mescid, medrese, zâviye, hankah yapılmış ve buralarda birçok
şahsiyet yetişmiştir. Bunlar arasında Pîr Muhammed Bahâeddin Erzincânî, Ömer
Vecîhüddin Erzincânî, Şerefeddin Muhammed Erzincânî ve Yahyâ b. Süleyman b. Ali
er-Rûmî el-Erzincânî sayılabilir. Bu döneme ait eserler içinde Gülâbî Bey
Hamamı, Gülâbî Bey Camii (Ulucami), Akkoyunlu (Cimin) Mescidi, Ahî İne Bey
Tekkesi, Mutahharten Medrese ve Zâviyesi, Pîr Ömer Zâviyesi, Uğurlu Mehmed Bey
Zâviyesi, Veled Bey Zâviyesi, Sultan Seydî Türbe ve Zâviyesi kaydedilebilir.
Erzincan ve yöresi 1514’te Yavuz Sultan Selim’in
Çaldıran seferi sırasında savaşsız olarak Osmanlı hâkimiyetine girdi.
Osmanlı idaresine girdikten sonra Erzincan fizikî
yönden ve nüfus bakımından gelişme gösterdi. XVI. yüzyıl başlarına ait vakıf
defterlerine göre Erzincan’da vakıfları olan üç cami (Gülâbî Bey / Ulucami,
Halîlullah Camii, Hacı Mustafa Camii), iki mescid, on medrese, sekiz zâviye,
iki hankah bir de buk‘a (mektep) bulunuyordu.
1647’de Erzincan’a gelen Evliya Çelebi kalesinin düz
bir sahrada kurulmuş olduğunu, buranın içinde 200, kale dışında 1800 kadar ev,
kırk sekiz mahalle, yedi cami, yedi tekke, on bir hamam bulunduğunu yazar.
Erzincan şehrinin merkez olduğu Erzincan ili Sivas,
Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Bingöl, Tunceli, Elazığ ve Malatya
illeriyle çevrilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1993 yılı istatistiklerine
göre il ve ilçe merkezlerinde 107, bucak ve köylerde 384 olmak üzere
Erzincan’da toplam 491 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı ise elli
dörttür. İSMET MİROĞLU
YOZGAT
İç Anadolu bölgesinin Orta Kızılırmak bölümünde Ankara-Sivas karayolu
üzerinde yer alır. XVIII. yüzyılda kurulup gelişen şehir XVI. yüzyıl
ortalarından itibaren Osmanlı kayıtlarında köy şeklinde zikredilir. Yozgat’ın
içinde bulunduğu yöre Cumhuriyet devrine kadar Bozok vilâyeti diye anılmıştır.
Çapanoğulları’nın bölgeye yerleşmesinden sonra yürüttükleri imar faaliyeti ve
kurulan vakıflar sayesinde şehir niteliği kazanan Yozgat, sancağın ve bölgenin
ekonomik, sosyal ve kültürel merkezi haline gelmiş, Anadolu’da Osmanlı
döneminde doğrudan Türkler tarafından kurulan ve geliştirilen bir şehir
niteliği taşımasının yanı sıra bir âyan kenti olarak da öne çıkmıştır.
Yozgat yöresi İlkçağ’lardan beri çeşitli kültür ve medeniyetlere mekân
olmuştur. Milâttan önce 3000’lere kadar uzanan yerleşim tarihine Alişar,
Alacahöyük, Kerkenes, Çengeltepe ve Tavium/Atvium (günümüzdeki Büyüknefes
köyünün yerinde) gibi yerlerde bulunan kalıntı ve harabeler tanıklık eder.
Malazgirt Muharebesi’nden sonra Yozgat yöresi de Türkler’in egemenliğine
girdi ve yöre yeniden canlılık kazanmaya başladı. Türkler’in devam ettirdikleri
konar göçer hayat tarzına elverişli bir coğrafyaya sahip bulunan Yozgat yöresi
Dânişmendli ve Anadolu Selçukluları döneminde kısmen önem kazandı. Bölgedeki
siyasî hâkimiyet önceleri Dânişmendliler’in elindeyken 1174’ten sonra Anadolu
Selçukluları’na geçti. 1243 Kösedağ yenilgisinin ardından Moğol egemenliğine
giren Anadolu 1278 yılından itibaren doğrudan Moğol valilerince yönetilmeye
başlandı. Anadolu beylikleri döneminde Yozgat yöresi önce Eretna Devleti’ne,
ardından 1381’de Kadı Burhâneddin’in hâkimiyetine geçti. 1398 yılında Kadı
Burhâneddin’in öldürülmesinden sonra bölge Osmanlılar’ın egemenliğine girdi.
Bozok Türkmenleri’nin tâbi olduğu ana siyasî merkez ise Maraş ve Elbistan
dolaylarında egemenlik kuran Dulkadıroğulları Beyliği idi.
Yöre Dulkadıroğulları zamanında gelişme gösterdi. Dulkadıroğulları
Beyliği’nin Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı hâkimiyetine alınmasının 1515
ardından Bozok yöresinin doğrudan Osmanlı idaresine girmesi 1522 yılı
sonrasında gerçekleşti. Önceleri Bozok’un yönetiminde bırakılan Dulkadırlı
beylerinden Şehsuvaroğlu Ali Bey, Alâüddevle ve oğlu Şâhruh beyler kendilerine
bağlı boy ve oymakların yaşadığı Bozok yöresinde yaptırdıkları cami, türbe,
zâviye, köprü ve hamamlarla çevrenin imarında önemli izler bıraktılar. Bu
yapılar arasında Çandır’da Şah Sultan Hatun Türbesi (1485-1490) ve Şâhruh Bey
Mescidi (1510-1515), Gemerek’te Şâhruh Bey Mescidi (1515-1522), Gemerek yakınlarındaki
Şâhruh Köprüsü, Çandır’da bir zâviye, Boğazlıyan Mescidli’de bir mescid, Aşağı
Kanak’ta Yûnus Halife Zâviyesi, Toraman köyünde Ali Derviş Zâviyesi gibi
eserler bulunmaktadır.
Yozgat gelişmesini, sancağın idarî ve ekonomik merkezi haline dönüşerek mâmur
bir şehir durumuna gelmesini Bozok’un idaresinde Çapanoğulları sülâlesinin söz
sahibi olmasına borçludur. Bozok’ta yaşayan Mamalı Türkmenleri’nden olan
Çapanoğulları’ndan Ahmed Ağa’nın Bozok’u 1168’den (1755) itibaren mâlikâne
suretiyle tasarruf etmeye başlaması kendisini bölgenin tartışılmaz hâkimi
durumuna getirmiştir.
Saray köyünde bir cami (1162/1749), Yozgat merkezde bir medrese inşa
ettirdi ve bu medreseye vakıflar tahsis etti. 1753’te yaptırdığı medrese
(Demirli Medrese) Yozgat’ın imarında ilk önemli adım oldu, Ahmed Paşa buraya
bir de kütüphane ekledi. Yozgat’ın gelişmesinde Çapanoğulları’nın inşa
ettirdiği diğer yapılar ve bu yapılara ait vakıflar önemli rol oynadı. Ahmed
Paşa’nın idam edilmesinden (1765) sonra oğlu Mustafa Bey zamanla hükümet nezdinde
öne çıkarak nüfuzunu arttırdı ve o da Yozgat’ın imarına katkı sağladı.
1777-1779 yıllarında inşa ettirdiği Çapanoğlu Camii ve kurduğu vakıflar
Yozgat’ın gelişimini hızlandırdı. Cami için düzenlenen vakfiyede seksen adet
dükkân, bir han ve bir hamamın yer alması Yozgat’ın Mustafa Bey dönemindeki
gelişmesini gösterir. Mustafa Bey’in kardeşi Süleyman Bey de Yozgat ve
civarının imarında önemli işler yaptı. Çapanoğlu Camii’ni genişletti, bir okul,
bir hamam ve civardaki bazı köylere cami yaptırdı; bunlar için altmış dükkân ve
bir hamamdan oluşan bir vakıf kurdu (1793). panoğlu Muafa ve Süleyman beyler
tarafından inşa ettirilen Çapanoğlu Camii neo-barok üslûptadır. Çapanoğlu camii
ve mektep için Süleyman Bey çok sayıda dükkân, han, hamam, konak, değirmen,
bahçe ve bağlar vakfetmiştir. Ayrıca şehirde bulunan yedi adet çeşme ve iki
adet şadırvanın bakımı da bu vakıflar tarafından yapılmaktadır.
1900 yılında Yozgat’ta 192 dükkân, on beş fırın, dört han, sekiz hamam,
altı değirmen, on sekiz cami ve mescid, üç tekke ve zâviye, sekiz medrese, üç
kilise, iki kütüphane, bir rüşdiye mektebi, üç ibtidâî mektep, on beş sıbyan
mektebi, köylerde kırk sekiz sıbyan mektebi, bir hükümet konağı, bir kışla, bir
karakolhâne, bir cephanelik, bir hapishane, bir belediye dairesi, iki depo, bir
telgrafhane, on üç ahşap kâgir köprü, bir gazhâne yer almaktadır. 1907’de
şehirde bir cami, on yedi mescid, üç kilise, 852 dükkân, dokuz han, bir idâdî,
on beş ibtidâî mektep, bir fabrika, bir bedesten, sekiz hamam ve 155 çeşme
mevcuttur. Sıbyan mekteplerindeki çocuk sayısı 3220’dir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 2007 yılı istatistiklerine göre Yozgat’ta
il ve ilçe merkezlerinde 212, kasabalarda 127 ve köylerde 603 olmak üzere
toplam 942 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı 60’tır.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.