Tema
Üye Ol Giriş Yap
Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Sesli Şiirler Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Artuklular- Hasankeyf- Mardin- Adana

ARTUKLULAR

 

Döğer boyundan Eksük adlı bir beyin oğlu olan Artuk 1063 yılında Sultan Alparslan’ın hizmetine girdi ve Malazgirt Zaferi’nden sonra onun emriyle Anadolu’ya geçerek Bizans’a karşı başarılı mücadelelerde bulundu. Melikşah, Artuk Bey’i Anadolu’dan geri çekip Hulvân’ı (Luristan) iktâ etti ve kendisini Bahreyn Karmatîleri’ni itaat altına almakla görevlendirdi. Artuk Bey bu görevi başarıyla tamamladıktan sonra Melikşah’ın Diyarbekir bölgesine hâkim olan Mervânîler üzerine gönderdiği orduya katıldı.

Artuklular Hısnıkeyfâ (Hasankeyf), Mardin ve Harput kolu olmak üzere üç kol halinde hüküm sürmüşlerdir.

1. Hısnıkeyfâ Kolu (1102-1232). Musul Emîri Kürboğa’nın ölümü üzerine Musul halkı, vali olarak Emîr Karaca’ya karşı Türkmen Mûsâ’yı desteklediler; Cezîre Emîri Çökürmüş ise Mûsâ’ya karşı çıktı. Bunun üzerine Mûsâ, Sökmen’den yardım istedi ve karşılığında Hısnıkeyfâ ile 10.000 dinar vermeyi vaad etti. Sökmen’in desteğini alan Mûsâ Çökürmüş’ü bozguna uğrattı, ancak kendisi kısa bir süre sonra öldürüldü. Sökmen ise Hısnıkeyfâ’ya giderek şehri Mûsâ’nın nâibinden teslim aldı ve Artuklular’ın Hısnıkeyfâ kolunu kurdu. 1222 yılında ölen Mahmud’un yerine oğlu Melik Mesud geçti. Melik Mesud zamanında Eyyûbî Hükümdarı el-Melikü’l-Kâmil önce Âmid’i, daha sonra da Hısnıkeyfâ’yı zaptederek Artuklular’ın bu koluna son verdi (1232).

2. Mardin Kolu (1106-1409). Bağdat şahneliğinden azledilen Necmeddin İlgazi, yeğeni İbrâhim’in elinden Mardin’i alarak burada Artuklular’ın Mardin kolunu kurdu.  Îsâ’dan sonra Mardin surları içerisine kapanan Artuklular’a, oğlu Şehâbeddin Ahmed hükümdar oldu. Ahmed, Mardin’i Akkoyunlular’a karşı müdafaa edemeyeceğini anlayınca, Karakoyunlu Kara Yûsuf ile anlaşarak şehri ona teslim etti (1409). Kara Yûsuf Ahmed’e Musul’u verdiyse de Ahmed bir hafta sonra öldü. Böylece Artuklular Devleti’nin Mardin kolu da tarihe karıştı.

3. Harput Kolu (1112-1124 ve 1185-1233). Artuk Bey’in torunu Belek b. Behrâm 1112 yılında Harput’a hâkim olmuş ve Palu merkez olmak üzere burada kendi beyliğini kurmuştu. Amcaları Sökmen ve İlgazi ile beraber Haçlılar’a karşı çetin bir mücadeleye giren Belek bu arada Halep’i de Süleyman’ın elinden aldı. (1123). Selçuklular kaleyi yirmi dört gün kuşattıktan sonra Ağustos 1234’te teslim aldılar. Alâeddin Keykubad Artuklu hükümdarlarının canını bağışladı ve Akşehir’i kendisine iktâ olarak verdi. Böylece 1185 yılında İmâdüddin Ebû Bekir tarafından kurulmuş olan Harput Artukluları da tarihe karıştı.

Artuklu hükümdarları ticarî ve içtimaî hayatı canlı tutmak için çarşılar, kervansaraylar, köprüler, camiler ve medreseler yaptırmışlardır. Hüsâmeddin Timurtaş, Batman ırmağı üzerinde 150 m. uzunluğunda büyük bir köprü yapımına başlamış ve köprü oğlu Necmeddin Alpı zamanında tamamlanmıştır. Timurtaş’ın yaptırdığı önemli eserlerden biri de Hüsâmiye Medresesi’dir. Ayrıca Timurtaş’ın oldukça büyük, kitap bakımından da zengin sayılabilecek bir kütüphane kurduğu kaydedilmektedir. Timurtaş’ın oğlu Alpı Koçhisar’da cami, medrese, kervansaray ile bir de çarşı yaptırmış, bunlara vakıflar bağlamıştır. Fahreddin Kara Arslan da ticaret ve ulaşımı hızlandırmak için Hısnıkeyfâ, Malatya, Birecik ve Kal‘atürrûm’da birer köprü yaptırmıştır. Hısnıkeyfâ Köprüsü 1166’da sel ve depremden hasar görmüşse de kısa sürede tamir edilmiştir. Mardin Artukluları’ndan Artuk Arslan, Koçhisar’da Ulucami’yi (1204), Mardin’de Hatuniye Medresesi’ni (1205) ve Harzem’de Şeyh Tâceddin Mesud Medresesi’ni inşa ettirmiş; Muzafferüddin Kara Arslan Muzafferiye Medresesi’ni, II. Necmeddin Gazi de seksen odalı Şehidiye Medresesi’ni yaptırmıştır. Şehidiye Medresesi’ne dükkân, hamam, bağ ve bahçelerin yanı sıra Koçhisar’da bir han ve Harzem’de bir boyahane vakfedilmiştir. Mecdüddin Îsâ’nın 1392 yılında yaptırdığı Zinciriye Külliyesi Mardin’in en büyük âbidelerinden biri idi. Artuklu hükümdarları fikir ve ilim adamlarını da korumuşlardır. Artuklular’ın kurmuş olduğu medreselerde İslâmî ilimlerin yanı sıra tıp, riyâziye ve felsefe derslerinin okutulduğu da çeşitli kaynaklarda zikredilmektedir.

Artuklu dönemi vakıf eserlerini listelemek gerekirse: 1157 tarihli Silvan Ulucamii, Mardin Ulucamii, XIV. yüzyıla kadar devamlı değişikliğe uğramıştır. Yavlak Arslan tarafından başlatılıp 1204-1205 yılında kardeşi Artuk Arslan tarafından tamamlatılan Kızıltepe (Dunaysır) Ulucamii, Harput’ta 1156 yılına tarihlenen Ulucami, XII. yüzyılın başlarında bir külliye halinde ortaya çıkan ve büyük kısmı bugün harap durumda bulunan Mardin Emînüddin Maristanı (bîmâristan-hastahane, hamam, medrese ve camiden mütexşekkil külliyedir.) XII. yüzyılın üçüncü çeyreğine ait iki katlı Mardin Hatuniye Medresesi, 1198-99 tarihli Diyarbekir Zinciriye Medresesi ile aynı tarihte yapımına başlanan yakınındaki Ulucami’ye kuzeyden bitişik iki katlı Mesudiye Medresesi, Sultan Îsâ (Zinciriye) Medresesi ile Şehidiye Medresesi,  Sultan Kasım (Kāsımiye) Medresesi.

Anadolu’daki ilk Türk hamamları da başlıcaları Mardin’deki dört hamam olmak üzere yine Artuklu dönemine aittir. Artuklular bazı han ve kervansaraylar yaptırmış olsalar da ticaret yollarının emniyeti bakımından daha çok köprülere önem verdikleri anlaşılmaktadır. Hasankeyf’teki Dicle Köprüsü ile Diyarbakır-Bitlis yolu üzerindeki Batman Suyu (Malabadi) Köprüsü,  Diyarbakır-Eğil yolu üzerindeki Devegeçidi Suyu Köprüsü zikre değerdir.  COŞKUN ALPTEKİN ARA ALTUN

 

 

 

HASANKEYF

 

Hısnıkeyfâ Artukluları’nın merkezi, günümüzde Batman iline bağlı ilçe merkezi olan şehir. Roma ve Bizans kaynaklarında, Süryânîce kifo (kaya) kelimesinden türetilmiş Kifos ve Cepha/Ciphas isimleriyle zikredilen şehir, Arapça kaynaklarda Hısnu Keyfâ / Keybâ şeklinde kaydedilmiş, daha sonra bu ad Osmanlı belgelerinde Hısnıkeyf, halk arasında da Hasankeyf şekline dönüşmüştür. Şehir Yukarı Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçiş güzergâhı üzerinde ve Dicle nehrinin kenarında stratejik bir noktada kurulmuştur.

Hasankeyf ve çevresi, Hz. Ömer’in halifeliği sırasında İyâz b. Ganm’ın kumandasındaki İslâm ordusu tarafından fethedildi (640). Kaynaklarda, şehrin fetihten X. yüzyıla kadar uzanan tarihi hakkında bilgi yoktur. Şehir bir süre Mervanilerin hakimiyetinde kaldı. Ancak Mervânî döneminde şehir ve yöresi Türkmen beylerinin nüfuzu altına girmeye başladı. 1043’ten sonra Boğa, Anasıoğlu ve Göktaş’ın idaresindeki Türkmenler Musul-Diyarbekir arasına hâkim oldular; Tuğrul Bey de bu bölgeyi adı geçen beylere iktâ etti. 1071’den sonra Bizans’ın Anadolu’daki siyasî varlığının çöküşünün ardından Türkmen boylarının bu topraklara göçleri sırasında Hasankeyf’in çevresine ayrıca Yıva, Döğer ve Kayı boyu mensupları da yerleştiler. Nihayet Sultan Melikşah zamanında Selçuklular Mervânî hâkimiyetine son verip bölgedeki diğer şehirlerle birlikte burayı da aldılar (1085).

1102’de Artukoğlu Sökmen tarafından teslim alınınca burada Artuklular’ın Hısnıkeyfâ kolu kurulmuş oldu. (1102)

Artuklu döheminin en ünlü eseri Emir Fahreddin Karaarslan tarafından yaptırılan Dicle Köprüsüdür. (Hasankeyf Köprüsü) Artuklu döneminde Hasankeyf’te inşa edilen çarşılar, hanlar, hamamlar ve mahalleler modern şehircilik uygulamasına örnek gösterilmektedir. Artuklular zamanında Hasankeyf’teki medreselerden birçok âlim yetişmiştir. İleriki dönemlere ait Osmanlı tahrir ve evkaf defterlerinde yer alan bilgilerden de anlaşıldığı üzere şehir Artuklu ve Eyyûbî dönemlerinde âdeta yeni baştan inşa edilmiştir. Evkaf kayıtlarından, şehirde değişik üretim yapan çeşitli esnaf çarşılarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Kır kesimindeki iktâlardan ve şehirdeki üretimden sağlanan vergi gelirleri vakıflar yoluyla buranın imarı için harcanmaktaydı.

1260 Moğollar’ın işgal ve kısmen tahribine mâruz kalan şehirde Eyyûbî emîrleri birçok vakıf eser inşa ettirmişlerdir. Bunlar arasında Rızâ Camii, Eyyûbiye Mescidi, Melikülümerâ Mescidi ve Has Mescidi ile Mesûdiye, Ziyâiye, Şücâiye, Âdiliye medreseleri ve Baba Selim, Şeyh Hasan, Köşk, Zühriye, Nebî, Şeyh Çoban zâviyeleri sayılabilir. Hasankeyf Köprüsü ile kalesinin bakım ve tamir giderlerini karşılamak üzere iki ayrı vakıf kurulmuştu. Köprü için gerekli harcamalar buradan geçenlerden alınan ücretlerle dükkân, değirmen ve hâne gelirlerinden karşılanıyordu. Kale için bir kervansaray, iki mahzen ve bazı ahırlar inşa edilmişti. Yine Hasankeyf’te fakir müslümanlara kefen ve şehrin kalesindeki tutuklulara nafaka temini için kurulmuş bir vakıf vardı (Vakf-ı Ekfân-ı Fukarâ-i Müslimîn ve Nafaka-yı Mahbûsân-ı Zindân-ı Kal‘a-i Hısnıkeyfâ). Bu vakfın gelirleri on bir dükkân, üç ev, bir mahzen ve bir değirmenden alınan kiralardı.

Hasankeyf, XV. yüzyıl başlarında Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen beyliklerinin etkisi altına girdi; şehrin Eyyûbî melikleri zaman zaman bunlara bağlanarak varlıklarını sürdürdüler. Hasankeyf 1517 tarihinde Osmanlı egemenliğine alındı.

1526 yılında şehirde dört cami, otuz mescid, iki muallimhâne, on bir zâviye, iki kervansaray, Kayseriye denilen yetmiş dükkânlı bir bedesten ve beş hamam mevcuttu; ayrıca yağ çıkarılan bir tahinhâne, debbâğhâne, boyahane ve mumhâne gibi sanayi kuruluşları vardı.

Hemen tamamı XII-XV. yüzyıllar arasında inşa edilmiş tarihî binalarıyla Türk-İslâm şehir tipinin en güzel örneklerinden birini oluşturan Hasankeyf, günümüzde bir müze-şehir durumundadır. Söz konusu eserler arasında en başta zikredilmesi gereken şehrin kalesidir.

Yukarı şehirdeki tarihî eserlerin başında büyük saray ile ulucami gelir. Büyük saraydan güneybatıya doğru uzanan bir set üstünde de ulucami bulunur. Son şeklini XIV. yüzyılda Eyyûbîler zamanında alan cami aslında XII. yüzyıl Artuklu eseridir. Yukarı şehirde bunlardan başka yarısı kayalar içine oyulmuş, yarısı taştan inşa edilerek bu kısma eklenmiş mescid ve küçük mahalle hamamı gibi yapı kalıntılarına da rastlanmaktadır. Hasankeyf’te çeşitli amaçlarla kullanılan mağaralar bir mimari tarzı oluşturmuştur ve bu mimarinin en güzel örneğini XV. yüzyılda yapılan Mescid-i Ali Camii (On İki Mihraplı Cami) teşkil eder. Kaledeki eski iskân sahasından daha geniş bir alana yayılmış olan aşağı şehrin en önemli eserleri arasında Eyyübi sultanı Süleyman Şah’ın yaptırdığı Rızık Camii(1409) dikkati çeker. Rızık Camii’ne göre daha doğuda, yani şehrin daha merkezî bir yerinde bulunan Sultan Süleyman’ın yaptırdığı 1407 tarihli Süleyman Camii çok harap bir vaziyettedir. Bunlardan başka yine Eyyûbî dönemine ait olan Koç Camii, Kızlar Camii ve Küçük Cami de şehrin önemli tarihî eserleri arasında yer alır. Dicle’nin sol sahilinde bulunan eserler içinde en önemlisi Uzun Hasan’ın torunu Zeynel Bey’in XV. Yüzyıla ait türbesidir. Dicle’nin sol yakasındaki bir başka önemli eser de bir tepe üzerinde harap bir şekilde duran İmam Abdullah Türbesi’dir.

Hasankeyfliler Haskefî nisbesiyle anılırlar. Meşhur şair ve hatip Ebü’l-Fazl Yahyâ b. Selâme el-Haskefî ile Alâeddin Muhammed b. Ali el-Haskefî Hasankeyfli bir aileye mensupturlar. YUSUF OĞUZOĞLU

 

 

 

MARDİN

 

Mardin-Midyat eşiğinin güney yamaçları üzerinde, Yukarı Dicle havzasını el-Cezîre ovasına bağlayan en elverişli geçit yerinde İran, Azerbaycan ve Anadolu’dan gelip Suriye, el-Cezîre ve Irak’a giden kadim yollara hâkim bir konumda denizden 1000-1100 m. yükseklikte bir sırt üzerinde kurulmuştur. Şehrin 100 m. kadar yukarısında heybetli kalesi bulunur.

el-Cezîre’nin Diyarbekir bölgesinde yer alan şehrin ne zaman ve nasıl kurulduğu hakkında kesin bilgi yoktur.  Şehrin bugünkü adı Arapça kaynaklarda geçen Mâridîn’den gelmiştir. İslâmiyet’in bölgeye yayılışına kadar olan dönemde Mardin ikinci derecede bir kale konumunda kalmıştır.

Mardin adının ilk geçtiği İslâm kaynaklarından biri Ebû Yûsuf’un (ö. 182/798) Kitâbü’l-Ḫarâc’ıdır. Eserde İslâm fethi öncesi el-Cezîre topraklarının Bizans ve Sâsânîler’e ait bölümleri anlatılırken Mardin ile dağlık kesimindeki Dârâ ve Tûr Abdîn’in Bizanslılar’ın, Mardin’in hemen güneyinden başlayarak Sincar’a kadar uzanan ovanın ise İranlılar’ın hâkimiyetinde olduğu kaydedilmektedir. Belâzürî de Mardin’in, Tûr Abdîn ve Dârâ ile beraber 640 yılında İyâz b. Ganm kumandasındaki İslâm ordusu tarafından fethedildiğini belirtir ve ardından bölgede yoğun bir Arap iskânının olduğunu kaydeder.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah 1085 şehirdeki Mervânî hâkimiyetine son verdi. Bu dönem, Mardin ve yöresi dahil olmak üzere el-Cezîre’nin tamamında yeni bir etnik unsur olan Türk yerleşiminin başlangıcını oluşturdu. Bölge, XI. yüzyılın sonu ile XII. yüzyılın başlarından itibaren Türkmen güçlerinin kontrolü altına girdi. Mardin, 1103’den itibaren el-Cezîre’de yoğunlaşan Türkmen ailelerinin en büyüklerinden olan Artuklular’ın eline geçti ve Hısnıkeyfâ Artukluları’nın yönetiminde kaldı. İlgazi daha sonra yeğeni İbrâhim’in elinde bulunan Mardin’i aldı ve “tabakāt-ı İlgāziyye” denilen Mardin Artuklu kolunu kurdu (1106). Böylece Mardin’de yaklaşık üç asır sürecek olan Artuklular dönemi başladı ve şehrin gelişmesi hızlandı. Mardin bu dönemde kale dışına taşan mahalleleri, sarayları, camileri, medreseleri, hanları, hamamları, çarşıları, pazar yerleriyle gerçek anlamda bir şehir hüviyetine kavuştu ve bir bakıma tarihinin en parlak dönemini yaşadı. Mardin, Artuklu Meliki Sultan I. Alâeddin Keykubad zamanında (1220-1237) Anadolu Selçukluları’na tâbi oldu.

Mardin ve yöresi iki defa Timur’un saldırısına uğradı. 1394’deki ilk saldırıda şehir ve Câmi-i Kebîr tahrip edildi. Mayıs 1401’deki saldırıda ise Timur kaleye giremedi, şehri tahrip edip Bağdat tarafına gitti. Timur ikinci muhasaradan sonra yöreye Akkoyunlu Karayülük Osman Bey’i gönderdi. Akkoyunlular bu havaliye yerleştiler ve şehir için önemli bir tehdit unsuru haline geldiler. Akkoyunlu tehlikesine karşı Artuklu melikleri onların rakipleri olan Karakoyunlular’la dostane münasebetler kurdular. Son Artuklu hükümdarı el-Melikü’s-Sâlih’in Musul’da ölümüyle Artuklu hânedanı tarihe karıştı. (1409)

Karakoyunlular’ın hâkimiyeti altında bulunduğu dönemde şehir merkezden gönderilen valiler tarafından yönetildi. XV. yüzyılın ilk yarısında hızlanan Karakoyunlu-Akkoyunlu mücadelesi şehri etkiledi. Mardin’deki Akkoyunlu hâkimiyeti XVI. yüzyılın başlarına kadar sürdü. Bu dönemde Karayülük Osman’ın oğlu Hamza Bey, torunu Cihangir Mirza ve bunun oğlu Kasım Mardin’i yönetti. Bunların her biri Mardin ve çevresinde imar faaliyetlerinde bulundu; birçok eser meydana getirdi ve bunlara bağlı vakıflar kurdu.

Şah İsmâil ile 23 Ağustos 1514’te yapılan ve Osmanlı ordusunun galibiyetiyle sonuçlanan Çaldıran Savaşı bölgenin kaderini değiştirdi. Bölgenin kesin olarak Osmanlı idaresine girmesinin ardından hâkimiyet sahaları tamamen daralan Safevîler sadece kaleyi ellerinde tutuyorlardı. Osmanlı kuvvetleri içinde bulunan İdrîs-i Bitlisî ve Hısnıkeyfâ hâkimi Eyyûbî Meliki Halil, Mardin halkıyla anlaşarak şehri teslim aldı. Fakat Safevî kuvvetleri kaleye çekildi (Ekim 1515). Mercidâbık Savaşı’nın kazanılmasından sonra Bıyıklı Mehmed Paşa, kuvvetleriyle şehir önlerine gelip muhasarayı şiddetlendirdi ve 1516 sonlarında (veya Mayıs 1517) burayı zaptetti.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 2002 yılı istatistiklerine göre Mardin’de il ve ilçe merkezlerinde 248, kasabalarda altmış altı ve köylerde 556 olmak üzere toplam 870 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı elli beştir.

Bugün şehirde Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerinden önemli yapılar bulunmaktadır.

Artuklu devri işaretlerini taşıyan küçük ölçüde bir külliye ile Akkoyunlular’a nisbet edilen caminin (Hızır Camii, Kale Camii) kalıntıları dışında Akkoyunlu sarayı olduğu belirlenen iki katlı konak-saray ve hamam kalıntıları mevcuttu.

Şehirde Artuklular dönemine ait iki külliye bulunur. Bunlardan halkın Mâristan dediği Emînüddin Külliyesi XII. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş olup cami, medrese, çeşme ve hamamdan oluşur. Artuklular’a ait diğer külliye ise Necmeddin Külliyesi’dir (Câmiu’l-Asfar). Mardin Artuklu Beyi I. Necmeddin İlgazi’nin 1122’de Silvan’da ölüp Mardin’e getirilerek burada gömüldüğü düşüncesi hâkimdir. Emînüddin zamanında yapımına başlanılan külliye Necmeddin İlgazi tarafından tamamlanmıştır.

Mardin camilerinde harimin önünde bir avlu mevcuttur. Bu özelliklere sahip en erken tarihli yapı Ulucamidir. Bâbü’s-sûr (Melik Mahmud) Camii, mihrap önü kubbeli ve iki yanda beşik tonozlu enine gelişen plan tipini sürdüren bir diğer Artuklu yapısıdır. Cami XIV. yüzyılın üçüncü çeyreğine tarihlenir. Abdüllatif (Latifiye) Camii 1371 tarihlidir. Artuklu devrinin sonlarına tarihlenen Süleyman Paşa (Molla Hari) Camii kareye yakın planlıdır. Şeyh Çabuk Camii enine dikdörtgen planlı ve mihraba paralel iki nefli bir yapıdır. Cami tekke (hankah, zâviye) fonksiyonuna sahiptir. Hamîd (Şeyh Zebûn) Camii XIV. yüzyılda yapılmış olmalıdır. Cami muhtemelen tekke ya da zâviye gibi kullanılmak üzere yapılmış olmalıdır. Mardin’de Osmanlı dönemine ait ilk yapı 1559-60 tarihinde yapılan Kıseyri Camii’dir. Reyhâniye Camii fevkanî şekliyle dikkati çeker. Mevcut kitâbelerin XIX. yüzyıla işaret etmesine karşılık XVI. yüzyıl başlarında kurulmuş, XVIII ve XIX. yüzyıllarda onarımlar görmüştür. Enine gelişen planda yapı mihraba paralel iki nefli ve mihrap önü kubbelidir. Mihrap nişi istiridye kabuğu şeklinde düzenlenmiştir. Şeyh Mahmud Türkî (Şeyh Ali) Camii’nin bânisi ve tarihi hakkında fazla bilgi yoktur. XVI. yüzyıl kayıtlarında rastlanan yapının XV. yüzyıla ait olabileceği gibi daha erken tarihli olması da mümkündür. Yalın görünüşlü yapı kareye yakın planda mihraba paralel iki beşik tonozla örtülmüştür. Zairi (Şeyh Muhammed ez-Zerrâr = Zarrâr) Camii enine gelişen planda iki nefli ve mihrap önü kubbeli bir yapıdır. Kitâbesi 1102 (1690-91) tarihini verir. Hacı Ömer (Halîfe) Camii enine dikdörtgen planlı olup beşik tonozla örtülüdür. Tekke fonksiyonunda olabileceği düşünülen yapının tarihi hakkında aydınlatıcı bilgi olmamakla birlikte XVIII. yüzyılın ilk yarısında yapıldığı kabul edilir. Bir Bizans şapelinin üstüne inşa edildiği sanılan, XV. yüzyıl kayıtlarında bânisi olarak Şeyh Mehmed Dînârî adının yazılı olduğu Pamuk Camii (Şeyh Mehmed Dînârî Camii), yapım tarihi hakkında herhangi bir ipucu bulunmayan Arap (Azap) Camii (Azaplar Ağası Mescidi ile isim benzerliği kurulursa XVI. yüzyıl kayıtlarında mevcut görünmektedir), XVIII. yüzyıldan kalan Şeyh Şerran Mescidi şehirdeki diğer Osmanlı camileridir.

Genellikle çok fonksiyonlu Mardin yapılarında zâviye-tekke olarak kullanılanlar çoğunluğu oluşturur. XV. yüzyılın kolonizasyon hareketlerinde önemli oldukları anlaşılan Mardin zâviyeleri Akkoyunlu yapılarıdır; bunlardan sağlam olarak günümüze ulaşan en önemli parça Hamza-i Kebîr Zâviyesi’nin türbesidir. Akkoyunlu Karayülük Osman’ın oğlu Hamza Bey’e (1435-1444) mal edilen yapı kitâbesinden anlaşıldığı kadarıyla 1438-39’da yaptırılmıştır. Cihangir Bey Zâviyesi’nin bânisi Akkoyunlu Cihangir Bey’dir. (1444-1469)  Yine 1474-75 tarihinde inşa edilen Akkoyunlular’ın Hamza-i Sagīr Zâviyesi Mardin’in en büyük zaviyesidir. XV-XVI. yüzyıllara tarihlenen Şeyh Kasım Halvetî Türbe-Mescidi, güneyinde hazîresi ve batıda yazlık namazgâhı olan küçük kare planlı çapraz tonozlu bir yapıdır. Şehrin dışında Mardin’in doğusunda Savur yolu üzerindeki Şeyh Hâmid türbeleri XIX. yüzyıl sonuna ait olmakla birlikte tekke-zâviye olarak da kullanılmıştır.

Artuklu devrinde Mardin’de önemli medreseler yapılmıştır. 1206 tarihli Hatuniye (Sitti Radviyye/Radaviyye) Medresesi Artuklu Hükümdarı II. Kutbüddin İlgazi’nin saltanatında annesi Sitti Radviyye (Radaviyye, Raziyye) tarafından yaptırılmıştır. Artuklular dönemine ait olan Şehidiye Medresesi XIII. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiştir. Avlunun güneyinde cami ve türbe, doğusunda iki katlı medrese odaları bulunmaktadır. Mardin’in ilk medreseleri Emînüddin Medresesi ve Necmeddin Külliyesi’dir. Mârufiye (Hacı Mâruf Bey el-Artukî) Medresesi XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmıştır. Artuklular’dan Şemseddin Dâvud’un (el-Muzaffer) oğlu Sultan Mecdüddin Îsâ tarafından yaptırılmış olan Sultan Îsâ (Zinciriye) medresesi 13 Şubat 1385 tarihinde tamamlanmıştır. Sultan Kasım (Kāsımiye) medresesi ise Artuklu devrinin sonlarında yapımına başlanmış ve Akkoyunlular tarafından XV. Yüzyılda tamamlanmıştır. Akkoyunlular’ın XV. yüzyıl sonu ile XVI. yüzyıl başına tarihlenen Şah Sultan Hatun Medresesi avlu etrafında iki katlı olarak yapılmışken kısmen günümüze gelebilmiştir. Güneyde yer alan cami ise tamamen yenilenmiştir. Mardin’de bugün mevcut olmayan XII. yüzyıl başından Hüsâmiye Medresesi, aynı yüzyılın sonlarından Muzafferiye Medresesi, kısmen kalıntıları bulunan XIII-XIV. yüzyıllardan Şeyh Aban (Lıbben = Melik Mansûr) Medresesi ile Altunboğa, Savurkapı medreseleri ise günümüze ulaşamamıştır.

Mardin’de Artuklu devrinden kalmış Anadolu’nun en eski hamamlarını bulmak mümkündür. Emînüddin Külliyesi içindeki XII. Yüzyıl yapımı Mâristan Hamamı, XII. yüzyılın son çeyreğinde yapılan Radviyye (Savurkapı) Hamamı,  XIII. yüzyılın ikinci yarısına ait Yenikapı Hamamı, XIV. yüzyılın ilk yarısına ait Mardin Ulucamii Hamamı, Türk devri öncesi temellere dayandığı sanılan Emîr Hamamı, kaynaklarda bahsedilen Kāsımiye Hamamı / Alaca Hamam ve Keçeci Hamamı Mardin’deki vakıf hamamları olarak zikredilmelidir.

Mardin’deki en eski hayrat çeşme Artuklu Necmeddin İlgazi tarafından 1109-1122 yılları arasında yaptırılmıştır. Diğer hayrat çeşmeler ise Ayn Kapak, Kāsımiye, Firdevs, Fahriye, Sultan Îsâ, Cevheriye, Ayn Saraç ve Savurkapı çeşmeleri sayılabilir.

Mardin’de bugün tek bir kervansaray ayakta olup XII-XIII. yüzyıllara tarihlenmektedir. XVI. yüzyıl kayıtlarında biri Artuklu, ikisi Akkoyunlu vakfı olarak geçen kervansaraylardan hiçbir iz yoktur. Halk arasında Kaysâriye ya da Bedesten (Bezzâzistan) adıyla tanınan yapı ulucaminin kuzeyinde çarşı içinde olup 1480-1500 yılları arasında yapılmış olduğu sanılır. Reyhâniye Camii’nin batısında batı bölümü yıkılmış olan Revaklı Çarşı’nın tarihi hakkında bilgi yoktur. BANU BİLGİCİOĞLU MEHMET TAŞTEMİR

 

 

 

                                                           ADANA

 

Osmanlı tarihinde "vakıf' kelimesiyle özdeşleşmiş şehir ve kasabalar vardır. Evrenos Gazi'nin kurduğu Yenice-i Vardar, İshak Bey ve Hacı Hüsrev Bey'in kurduğu Saraybosna; Hacı Bektaş Velı'nin kurduğu Hacı Bektaş kasabası "vakıf' sayesinde hayat bulan şehir ve kasabalara birer örnektir. Adana'ya gelince, Adana kuruluş tarihi bakımından Luviler'e kadar ( M.Ö. 1950) ulaşmakla birlikte, Adana'nın gerçek anlamda bir şehir olması Osmanlı döneminde ve "Ramazanoğulları Vakfı" sayesindedir.

1352 yılından 1516 yılında kadar süren Memlük hakimiyeti altındaki Ramazanoğulları döneminde karşımıza çıkan tek vakıf, Vakf-ı Cami, ve Medrese-i Halil Bey vakfııdır. Adana'nın en ünlü vakıf eserlerinden birisi olan Ulu Cami Külliyesi 151O yılında ölen Ramazanoğlu Halil Bey tarafından yaptırılmıştır. Halil Bey vakfına ait bir vakfiye bulunmadığı gibi 1516 yılına kadar Ramazanoğulları Beylerinin bir vakıf kurmamış olmaları oldukça zor bir ihtimal ama maalesef her hangi bir kayıt yok. Adana Mufassal tahrir defterine göre Halil Bey'le ilgili en eski tarihli kayıt 1519 tarihli Adana Mufassal Tahrir Defteri'nde geçmektedir. Buna göre Halil Bey Kara Fazıl mezrasının ¼ gelirinden sağlanan 1522,5 Halebı akça’yı, cami ve medresesine vakf etmişti.

Halil Bey’in başlattığı Ulu Cami Külliyesi'ni oğlu Piri Mehmed Paşa 1520 yılında tamamlatmış ve 1541 yılında büyük bir tadilattan geçirmişti. Osmanlı Devleti Kanuni büyüklüğünün zirvesine çıkarken Adana şehri de Piri Paşa zamanında en parlak günlerini yaşamış ve küçük bir Anadolu kasabası olmaktan çıkarak güvenli ve huzurlu bir şehir haline gelmişti. Bu değişimin lokomotifliği görevini ise Piri Paşa'nın 7 ayrı vakfiye ile kurmuş olduğu Ramazanoğulları Vakfı sağlamıştır.

Bölgede güvenliği ve huzuru sağlayan Piri Paşa bölgenin imarı konusunda da aynı başarıyı gösterdi. Piri Mehmed Paşa ilk olarak babası Halil Bey’in 1509 yılında yaptırdığı Ulu Cami ve Medreseyi 1520 yılında ta-tamamladı. 1525 yılında cami ve medrese bünyesinde imam, hatip, müezzin başta olmak üzere 7 kişi, 1531 yılında 11, 1540 yılında 53, 1570 yılında ise 54 kişi çalışıyordu.1520’de 2 olan cüz okuyucu 1570’de 30 kişiye ulaşmıştı. Ulu Cami külliyesine 1540 yılında eklenen sıbyan mektebinde "meyelandan emin ve eteği temiz" muallim günde 5 akça, yardımcısı ise günde 2 akça alıyordu.

Ulu Cami'nin hemen yanı başında Medrese-i Atık de denilen Ulu Cami Medresesi burada bulunan eski bir medresenin yerine 1540 yılında Piri Paşa tarafından yaptırılmıştı. 1570 yılındamedrese öğrencilerine ve çalışanlarına günlük 91 akçe ödeme yapılıyordu.

Ulu Cami Medresesi içinde çeşitli dini kitaplar ve ders kitaplarının olduğu bir kütüphane ve bir hafız-ı kütüp bulunuyordu.

Adana’nın kalbi durumundaki Ulu Cami’nin doğusunda imaret bulunuyordu. İmaretin yıllık yiyecek gideri toplam bütçenin yarısına denk gelirken, 1530 yılında 1akçe günlük yevmiye ile 15 kişi 1570 yılında ise 89 akçe yevmiyeyle 17 kişi çalışıyordu ve yıllık personel gideri 32.040 akçeye ulaşıyordu. İmaretin yıllık yiyecek gideri ise yılda 238.320 akçaya ulaşmaktaydı. İmaret’te medrese öğrencilerine, misafirhanede kalan yolculara ve fakir-fukaraya günde 2 vakit yemek veriliyordu. Ramazanoğulları’nın yolculara hizmet veren dört odalı bir misafirhanesi de vardı.

1570'Ierden sonra muhtemelen Ulu Cami içerisinde faaliyet gösteren bir Darü'l-hadis ve bir Darü'ş-şifa Adanalılara hizmet götürmekteydi. Darülhadis'de günde 30 akça alan bir müderris, Darü'ş-şifa'da ise günde 20 akça alan bir tabip bulunuyordu. Tabib sadece hastaları muayene etmekle kalmıyor onlar için gerekli olan ilaçları da bizzat hazırlatıyor veya hazırlıyordu. Hazırlanan ilaçlar için ise vakıftan günde 4 akça tahsis edilmişti.

Ulu Cami külliyesinin en büyük akarı (186 dükkan, 1 kapalı çarşı (sük-ı sultani), 1 hamam, 2 han, çeltik nehirleri, değirmenler vs.) Ramazanoğulları vakfının 8 kapılı çarsıydı.(Duygu Saban, Piri Paşa vakfiyeleri üzerinden yaptığı hesaplamada dükkan sayısını 292 olarak stermektedir.)

Ramazanoğulları Vakfı yaylaya çıkan insanları düşünerek Kızıldağ Yaylası'nda bir cami ve bir imaret yaptırmıştı. Yayla imaretinde 1540 yılında 1 aşcı ile bir fırıncı çalışmakta; yayla zamanı dışında buradaki tesisleri 3 bekçi beklemekteydi. Yayla yollarının tamiri de Ramazanoğulları Vakfı'na aitti.

Piri Paşa aynı zamanda Adana Sancakbeyi idi. Kanuni’ni güvenin kazandığı için belki de ayrıcalıklı bir sancak beyi idi. Piri Paşa'nın ünlü tarihçi Mustafa' Ali'ye göre yılda 1.200.000 akçayı, bulan hasları vardı. Bu durum Osmanlı sultanlarının vakıf hizmetlerine verdikleri önemi göstermesi açısından önemlidir.

Adana şehir merkezinde çoğu kurucularının adı ile anılan 19 ayrı mahalle mescidi vakfının toplam geliri 13.004 akçayı ancak bulmaktaydı. Bu mescit vakıfları dışında mektep, medrese, çeşme gibi sosyal amaçlara yönelik herhangi bir vakıf yoktu. XVI. yüzyılda Adana sancağında faaliyet gösteren 35 vakfın toplam geliri 57.469 akça iken Ramazanoğulları vakfının toplam gelirinin 383.985 akça olması (%87) Ramazanoğulları'nın "yurtluk ve ocaklık" statüsünden aldıkları gücü, Piri Paşa sayesinde olumlu bir kanalda geliştirdiklerini gösterir. Prof.Yılmaz Kurt’un Vakıf ve Şehir sempozyumu makalesinden özetlendi. 2013

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Artuklular- Hasankeyf- Mardin- Adana

Mustafa ESER Mustafa ESER