Artuklular- Hasankeyf- Mardin- Adana
ARTUKLULAR
Döğer boyundan Eksük adlı bir beyin oğlu olan Artuk
1063 yılında Sultan Alparslan’ın hizmetine girdi ve Malazgirt Zaferi’nden sonra
onun emriyle Anadolu’ya geçerek Bizans’a karşı başarılı mücadelelerde bulundu.
Melikşah, Artuk Bey’i Anadolu’dan geri çekip Hulvân’ı (Luristan) iktâ etti ve kendisini Bahreyn Karmatîleri’ni itaat altına almakla
görevlendirdi. Artuk Bey bu görevi başarıyla tamamladıktan sonra Melikşah’ın Diyarbekir
bölgesine hâkim olan Mervânîler üzerine gönderdiği orduya katıldı.
Artuklular Hısnıkeyfâ (Hasankeyf), Mardin ve Harput
kolu olmak üzere üç kol halinde hüküm sürmüşlerdir.
1. Hısnıkeyfâ Kolu (1102-1232). Musul
Emîri Kürboğa’nın ölümü üzerine Musul halkı, vali olarak Emîr Karaca’ya karşı
Türkmen Mûsâ’yı desteklediler; Cezîre Emîri Çökürmüş ise Mûsâ’ya karşı çıktı.
Bunun üzerine Mûsâ, Sökmen’den yardım istedi ve karşılığında Hısnıkeyfâ ile
10.000 dinar vermeyi vaad etti. Sökmen’in desteğini alan Mûsâ Çökürmüş’ü
bozguna uğrattı, ancak kendisi kısa bir süre sonra öldürüldü. Sökmen ise
Hısnıkeyfâ’ya giderek şehri Mûsâ’nın nâibinden teslim aldı ve Artuklular’ın
Hısnıkeyfâ kolunu kurdu. 1222 yılında ölen Mahmud’un yerine oğlu Melik Mesud
geçti. Melik Mesud zamanında Eyyûbî Hükümdarı el-Melikü’l-Kâmil önce Âmid’i,
daha sonra da Hısnıkeyfâ’yı zaptederek Artuklular’ın bu koluna son verdi (1232).
2. Mardin Kolu (1106-1409). Bağdat
şahneliğinden azledilen Necmeddin İlgazi, yeğeni İbrâhim’in elinden Mardin’i alarak
burada Artuklular’ın Mardin kolunu kurdu.
Îsâ’dan sonra Mardin surları içerisine kapanan Artuklular’a, oğlu
Şehâbeddin Ahmed hükümdar oldu. Ahmed, Mardin’i Akkoyunlular’a karşı müdafaa
edemeyeceğini anlayınca, Karakoyunlu Kara Yûsuf ile anlaşarak şehri ona teslim
etti (1409). Kara Yûsuf Ahmed’e Musul’u verdiyse de Ahmed bir hafta sonra öldü.
Böylece Artuklular Devleti’nin Mardin kolu da tarihe karıştı.
3. Harput Kolu (1112-1124 ve 1185-1233). Artuk
Bey’in torunu Belek b. Behrâm 1112 yılında Harput’a hâkim olmuş ve Palu merkez
olmak üzere burada kendi beyliğini kurmuştu. Amcaları Sökmen ve İlgazi ile
beraber Haçlılar’a karşı çetin bir mücadeleye giren Belek bu arada Halep’i de
Süleyman’ın elinden aldı. (1123). Selçuklular kaleyi yirmi dört gün kuşattıktan
sonra Ağustos 1234’te teslim aldılar. Alâeddin Keykubad Artuklu hükümdarlarının
canını bağışladı ve Akşehir’i kendisine iktâ olarak verdi. Böylece 1185 yılında
İmâdüddin Ebû Bekir tarafından kurulmuş olan Harput Artukluları da tarihe karıştı.
Artuklu hükümdarları ticarî ve içtimaî hayatı canlı
tutmak için çarşılar, kervansaraylar, köprüler, camiler ve medreseler
yaptırmışlardır. Hüsâmeddin Timurtaş, Batman ırmağı üzerinde 150 m. uzunluğunda
büyük bir köprü yapımına başlamış ve köprü oğlu Necmeddin Alpı zamanında tamamlanmıştır.
Timurtaş’ın yaptırdığı önemli eserlerden biri de Hüsâmiye Medresesi’dir. Ayrıca
Timurtaş’ın oldukça büyük, kitap bakımından da zengin sayılabilecek bir
kütüphane kurduğu kaydedilmektedir. Timurtaş’ın oğlu Alpı Koçhisar’da cami, medrese,
kervansaray ile bir de çarşı yaptırmış, bunlara vakıflar bağlamıştır. Fahreddin
Kara Arslan da ticaret ve ulaşımı hızlandırmak için Hısnıkeyfâ, Malatya,
Birecik ve Kal‘atürrûm’da birer köprü yaptırmıştır. Hısnıkeyfâ Köprüsü 1166’da
sel ve depremden hasar görmüşse de kısa sürede tamir edilmiştir. Mardin
Artukluları’ndan Artuk Arslan, Koçhisar’da Ulucami’yi (1204), Mardin’de
Hatuniye Medresesi’ni (1205) ve Harzem’de Şeyh Tâceddin Mesud Medresesi’ni inşa
ettirmiş; Muzafferüddin Kara Arslan Muzafferiye Medresesi’ni, II. Necmeddin
Gazi de seksen odalı Şehidiye Medresesi’ni yaptırmıştır. Şehidiye Medresesi’ne
dükkân, hamam, bağ ve bahçelerin yanı sıra Koçhisar’da bir han ve Harzem’de bir
boyahane vakfedilmiştir. Mecdüddin Îsâ’nın 1392 yılında yaptırdığı Zinciriye
Külliyesi Mardin’in en büyük âbidelerinden biri idi. Artuklu hükümdarları fikir
ve ilim adamlarını da korumuşlardır. Artuklular’ın kurmuş olduğu medreselerde
İslâmî ilimlerin yanı sıra tıp, riyâziye ve felsefe derslerinin okutulduğu da
çeşitli kaynaklarda zikredilmektedir.
Artuklu dönemi vakıf eserlerini listelemek gerekirse:
1157 tarihli Silvan Ulucamii, Mardin Ulucamii, XIV. yüzyıla kadar devamlı
değişikliğe uğramıştır. Yavlak Arslan tarafından başlatılıp 1204-1205 yılında
kardeşi Artuk Arslan tarafından tamamlatılan Kızıltepe (Dunaysır) Ulucamii, Harput’ta
1156 yılına tarihlenen Ulucami, XII. yüzyılın başlarında bir külliye halinde
ortaya çıkan ve büyük kısmı bugün harap durumda bulunan Mardin Emînüddin
Maristanı (bîmâristan-hastahane, hamam, medrese ve camiden mütexşekkil
külliyedir.) XII. yüzyılın üçüncü çeyreğine ait iki katlı Mardin Hatuniye
Medresesi, 1198-99 tarihli Diyarbekir Zinciriye Medresesi ile aynı tarihte
yapımına başlanan yakınındaki Ulucami’ye kuzeyden bitişik iki katlı Mesudiye
Medresesi, Sultan Îsâ (Zinciriye) Medresesi ile Şehidiye Medresesi, Sultan Kasım (Kāsımiye) Medresesi.
Anadolu’daki ilk Türk hamamları da başlıcaları
Mardin’deki dört hamam olmak üzere yine Artuklu dönemine aittir. Artuklular
bazı han ve kervansaraylar yaptırmış olsalar da ticaret yollarının emniyeti
bakımından daha çok köprülere önem verdikleri anlaşılmaktadır. Hasankeyf’teki
Dicle Köprüsü ile Diyarbakır-Bitlis yolu üzerindeki Batman Suyu (Malabadi)
Köprüsü, Diyarbakır-Eğil yolu üzerindeki
Devegeçidi Suyu Köprüsü zikre değerdir. COŞKUN ALPTEKİN ARA ALTUN
HASANKEYF
Hısnıkeyfâ Artukluları’nın merkezi, günümüzde Batman iline bağlı ilçe
merkezi olan şehir. Roma ve Bizans kaynaklarında, Süryânîce kifo (kaya)
kelimesinden türetilmiş Kifos ve Cepha/Ciphas isimleriyle
zikredilen şehir, Arapça kaynaklarda Hısnu Keyfâ / Keybâ şeklinde kaydedilmiş,
daha sonra bu ad Osmanlı belgelerinde Hısnıkeyf, halk arasında da Hasankeyf
şekline dönüşmüştür. Şehir Yukarı Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçiş güzergâhı
üzerinde ve Dicle nehrinin kenarında stratejik bir noktada kurulmuştur.
Hasankeyf ve çevresi, Hz. Ömer’in halifeliği sırasında İyâz b. Ganm’ın
kumandasındaki İslâm ordusu tarafından fethedildi (640). Kaynaklarda, şehrin
fetihten X. yüzyıla kadar uzanan tarihi hakkında bilgi yoktur. Şehir bir süre
Mervanilerin hakimiyetinde kaldı. Ancak Mervânî döneminde şehir ve yöresi Türkmen
beylerinin nüfuzu altına girmeye başladı. 1043’ten sonra Boğa, Anasıoğlu ve Göktaş’ın
idaresindeki Türkmenler Musul-Diyarbekir arasına hâkim oldular; Tuğrul Bey de
bu bölgeyi adı geçen beylere iktâ etti. 1071’den sonra Bizans’ın Anadolu’daki
siyasî varlığının çöküşünün ardından Türkmen boylarının bu topraklara göçleri
sırasında Hasankeyf’in çevresine ayrıca Yıva, Döğer ve Kayı boyu mensupları da
yerleştiler. Nihayet Sultan Melikşah zamanında Selçuklular Mervânî hâkimiyetine
son verip bölgedeki diğer şehirlerle birlikte burayı da aldılar (1085).
1102’de Artukoğlu Sökmen tarafından teslim alınınca burada Artuklular’ın
Hısnıkeyfâ kolu kurulmuş oldu. (1102)
Artuklu döheminin en ünlü eseri Emir Fahreddin Karaarslan tarafından
yaptırılan Dicle Köprüsüdür. (Hasankeyf Köprüsü) Artuklu döneminde Hasankeyf’te
inşa edilen çarşılar, hanlar, hamamlar ve mahalleler modern şehircilik
uygulamasına örnek gösterilmektedir. Artuklular zamanında Hasankeyf’teki
medreselerden birçok âlim yetişmiştir. İleriki dönemlere ait Osmanlı tahrir ve
evkaf defterlerinde yer alan bilgilerden de anlaşıldığı üzere şehir Artuklu ve
Eyyûbî dönemlerinde âdeta yeni baştan inşa edilmiştir. Evkaf kayıtlarından,
şehirde değişik üretim yapan çeşitli esnaf çarşılarının bulunduğu
anlaşılmaktadır. Kır kesimindeki iktâlardan ve şehirdeki üretimden sağlanan
vergi gelirleri vakıflar yoluyla buranın imarı için harcanmaktaydı.
1260 Moğollar’ın işgal ve kısmen tahribine mâruz kalan şehirde Eyyûbî
emîrleri birçok vakıf eser inşa ettirmişlerdir. Bunlar arasında Rızâ Camii,
Eyyûbiye Mescidi, Melikülümerâ Mescidi ve Has Mescidi ile Mesûdiye, Ziyâiye,
Şücâiye, Âdiliye medreseleri ve Baba Selim, Şeyh Hasan, Köşk, Zühriye, Nebî,
Şeyh Çoban zâviyeleri sayılabilir. Hasankeyf Köprüsü ile kalesinin bakım ve
tamir giderlerini karşılamak üzere iki ayrı vakıf kurulmuştu. Köprü için
gerekli harcamalar buradan geçenlerden alınan ücretlerle dükkân, değirmen ve
hâne gelirlerinden karşılanıyordu. Kale için bir kervansaray, iki mahzen ve
bazı ahırlar inşa edilmişti. Yine Hasankeyf’te fakir müslümanlara kefen ve
şehrin kalesindeki tutuklulara nafaka temini için kurulmuş bir vakıf vardı
(Vakf-ı Ekfân-ı Fukarâ-i Müslimîn ve Nafaka-yı Mahbûsân-ı Zindân-ı Kal‘a-i
Hısnıkeyfâ). Bu vakfın gelirleri on bir dükkân, üç ev, bir mahzen ve bir
değirmenden alınan kiralardı.
Hasankeyf, XV. yüzyıl başlarında Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen
beyliklerinin etkisi altına girdi; şehrin Eyyûbî melikleri zaman zaman bunlara
bağlanarak varlıklarını sürdürdüler. Hasankeyf 1517 tarihinde Osmanlı egemenliğine
alındı.
1526 yılında şehirde dört cami, otuz mescid, iki muallimhâne, on bir
zâviye, iki kervansaray, Kayseriye denilen yetmiş dükkânlı bir bedesten ve beş
hamam mevcuttu; ayrıca yağ çıkarılan bir tahinhâne, debbâğhâne, boyahane ve
mumhâne gibi sanayi kuruluşları vardı.
Hemen tamamı XII-XV. yüzyıllar arasında inşa edilmiş tarihî binalarıyla
Türk-İslâm şehir tipinin en güzel örneklerinden birini oluşturan Hasankeyf,
günümüzde bir müze-şehir durumundadır. Söz konusu eserler arasında en başta
zikredilmesi gereken şehrin kalesidir.
Yukarı şehirdeki tarihî eserlerin başında büyük saray ile ulucami gelir.
Büyük saraydan güneybatıya doğru uzanan bir set üstünde de ulucami bulunur. Son
şeklini XIV. yüzyılda Eyyûbîler zamanında alan cami aslında XII. yüzyıl Artuklu
eseridir. Yukarı şehirde bunlardan başka yarısı kayalar içine oyulmuş, yarısı
taştan inşa edilerek bu kısma eklenmiş mescid ve küçük mahalle hamamı gibi yapı
kalıntılarına da rastlanmaktadır. Hasankeyf’te çeşitli amaçlarla kullanılan
mağaralar bir mimari tarzı oluşturmuştur ve bu mimarinin en güzel örneğini XV.
yüzyılda yapılan Mescid-i Ali Camii (On İki Mihraplı Cami) teşkil eder.
Kaledeki eski iskân sahasından daha geniş bir alana yayılmış olan aşağı şehrin
en önemli eserleri arasında Eyyübi sultanı Süleyman Şah’ın yaptırdığı Rızık
Camii(1409) dikkati çeker. Rızık Camii’ne göre daha doğuda, yani şehrin daha
merkezî bir yerinde bulunan Sultan Süleyman’ın yaptırdığı 1407 tarihli Süleyman
Camii çok harap bir vaziyettedir. Bunlardan başka yine Eyyûbî dönemine ait olan
Koç Camii, Kızlar Camii ve Küçük Cami de şehrin önemli tarihî eserleri arasında
yer alır. Dicle’nin sol sahilinde bulunan eserler içinde en önemlisi Uzun
Hasan’ın torunu Zeynel Bey’in XV. Yüzyıla ait türbesidir. Dicle’nin sol
yakasındaki bir başka önemli eser de bir tepe üzerinde harap bir şekilde duran
İmam Abdullah Türbesi’dir.
Hasankeyfliler Haskefî nisbesiyle anılırlar. Meşhur şair ve hatip
Ebü’l-Fazl Yahyâ b. Selâme el-Haskefî ile Alâeddin Muhammed b. Ali el-Haskefî
Hasankeyfli bir aileye mensupturlar.
MARDİN
Mardin-Midyat eşiğinin güney yamaçları üzerinde, Yukarı Dicle havzasını
el-Cezîre ovasına bağlayan en elverişli geçit yerinde İran, Azerbaycan ve
Anadolu’dan gelip Suriye, el-Cezîre ve Irak’a giden kadim yollara hâkim bir
konumda denizden 1000-1100 m. yükseklikte bir sırt üzerinde kurulmuştur. Şehrin
100 m. kadar yukarısında heybetli kalesi bulunur.
el-Cezîre’nin Diyarbekir bölgesinde yer alan şehrin ne zaman ve nasıl
kurulduğu hakkında kesin bilgi yoktur.
Şehrin bugünkü adı Arapça kaynaklarda geçen Mâridîn’den gelmiştir.
İslâmiyet’in bölgeye yayılışına kadar olan dönemde Mardin ikinci derecede bir
kale konumunda kalmıştır.
Mardin adının ilk geçtiği İslâm kaynaklarından biri Ebû Yûsuf’un (ö.
182/798) Kitâbü’l-Ḫarâc’ıdır. Eserde İslâm fethi öncesi el-Cezîre
topraklarının Bizans ve Sâsânîler’e ait bölümleri anlatılırken Mardin ile
dağlık kesimindeki Dârâ ve Tûr Abdîn’in Bizanslılar’ın, Mardin’in hemen güneyinden
başlayarak Sincar’a kadar uzanan ovanın ise İranlılar’ın hâkimiyetinde olduğu
kaydedilmektedir. Belâzürî de Mardin’in, Tûr Abdîn ve Dârâ ile beraber 640
yılında İyâz b. Ganm kumandasındaki İslâm ordusu tarafından fethedildiğini belirtir
ve ardından bölgede yoğun bir Arap iskânının olduğunu kaydeder.
Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah 1085 şehirdeki Mervânî hâkimiyetine son
verdi. Bu dönem, Mardin ve yöresi dahil olmak üzere el-Cezîre’nin tamamında
yeni bir etnik unsur olan Türk yerleşiminin başlangıcını oluşturdu. Bölge, XI.
yüzyılın sonu ile XII. yüzyılın başlarından itibaren Türkmen güçlerinin
kontrolü altına girdi. Mardin, 1103’den itibaren el-Cezîre’de yoğunlaşan
Türkmen ailelerinin en büyüklerinden olan Artuklular’ın eline geçti ve
Hısnıkeyfâ Artukluları’nın yönetiminde kaldı. İlgazi daha sonra yeğeni
İbrâhim’in elinde bulunan Mardin’i aldı ve “tabakāt-ı İlgāziyye” denilen Mardin
Artuklu kolunu kurdu (1106). Böylece Mardin’de yaklaşık üç asır sürecek olan
Artuklular dönemi başladı ve şehrin gelişmesi hızlandı. Mardin bu dönemde kale
dışına taşan mahalleleri, sarayları, camileri, medreseleri, hanları, hamamları,
çarşıları, pazar yerleriyle gerçek anlamda bir şehir hüviyetine kavuştu ve bir
bakıma tarihinin en parlak dönemini yaşadı. Mardin, Artuklu Meliki Sultan I.
Alâeddin Keykubad zamanında (1220-1237) Anadolu Selçukluları’na tâbi oldu.
Mardin ve yöresi iki defa Timur’un saldırısına uğradı. 1394’deki ilk saldırıda
şehir ve Câmi-i Kebîr tahrip edildi. Mayıs 1401’deki saldırıda ise Timur kaleye
giremedi, şehri tahrip edip Bağdat tarafına gitti. Timur ikinci muhasaradan
sonra yöreye Akkoyunlu Karayülük Osman Bey’i gönderdi. Akkoyunlular bu havaliye
yerleştiler ve şehir için önemli bir tehdit unsuru haline geldiler. Akkoyunlu
tehlikesine karşı Artuklu melikleri onların rakipleri olan Karakoyunlular’la
dostane münasebetler kurdular. Son Artuklu hükümdarı el-Melikü’s-Sâlih’in
Musul’da ölümüyle Artuklu hânedanı tarihe karıştı. (1409)
Karakoyunlular’ın hâkimiyeti altında bulunduğu dönemde şehir merkezden
gönderilen valiler tarafından yönetildi. XV. yüzyılın ilk yarısında hızlanan
Karakoyunlu-Akkoyunlu mücadelesi şehri etkiledi. Mardin’deki Akkoyunlu
hâkimiyeti XVI. yüzyılın başlarına kadar sürdü. Bu dönemde Karayülük Osman’ın
oğlu Hamza Bey, torunu Cihangir Mirza ve bunun oğlu Kasım Mardin’i yönetti. Bunların
her biri Mardin ve çevresinde imar faaliyetlerinde bulundu; birçok eser meydana
getirdi ve bunlara bağlı vakıflar kurdu.
Şah İsmâil ile 23 Ağustos 1514’te yapılan ve Osmanlı ordusunun
galibiyetiyle sonuçlanan Çaldıran Savaşı bölgenin kaderini değiştirdi. Bölgenin
kesin olarak Osmanlı idaresine girmesinin ardından hâkimiyet sahaları tamamen
daralan Safevîler sadece kaleyi ellerinde tutuyorlardı. Osmanlı kuvvetleri
içinde bulunan İdrîs-i Bitlisî ve Hısnıkeyfâ hâkimi Eyyûbî Meliki Halil, Mardin
halkıyla anlaşarak şehri teslim aldı. Fakat Safevî kuvvetleri kaleye çekildi
(Ekim 1515). Mercidâbık Savaşı’nın kazanılmasından sonra Bıyıklı Mehmed Paşa,
kuvvetleriyle şehir önlerine gelip muhasarayı şiddetlendirdi ve 1516 sonlarında
(veya Mayıs 1517) burayı zaptetti.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 2002 yılı istatistiklerine göre Mardin’de
il ve ilçe merkezlerinde 248, kasabalarda altmış altı ve köylerde 556 olmak
üzere toplam 870 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı elli beştir.
Bugün şehirde Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerinden önemli yapılar
bulunmaktadır.
Artuklu devri işaretlerini taşıyan küçük ölçüde bir külliye ile
Akkoyunlular’a nisbet edilen caminin (Hızır Camii, Kale Camii) kalıntıları
dışında Akkoyunlu sarayı olduğu belirlenen iki katlı konak-saray ve hamam
kalıntıları mevcuttu.
Şehirde Artuklular dönemine ait iki külliye bulunur. Bunlardan halkın Mâristan
dediği Emînüddin Külliyesi XII. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş olup cami,
medrese, çeşme ve hamamdan oluşur. Artuklular’a ait diğer külliye ise Necmeddin
Külliyesi’dir (Câmiu’l-Asfar). Mardin Artuklu Beyi I. Necmeddin İlgazi’nin
1122’de Silvan’da ölüp Mardin’e getirilerek burada gömüldüğü düşüncesi
hâkimdir. Emînüddin zamanında yapımına başlanılan külliye Necmeddin İlgazi
tarafından tamamlanmıştır.
Mardin camilerinde harimin önünde bir avlu mevcuttur. Bu özelliklere sahip
en erken tarihli yapı Ulucamidir. Bâbü’s-sûr (Melik Mahmud) Camii, mihrap önü
kubbeli ve iki yanda beşik tonozlu enine gelişen plan tipini sürdüren bir diğer
Artuklu yapısıdır. Cami XIV. yüzyılın üçüncü çeyreğine tarihlenir. Abdüllatif
(Latifiye) Camii 1371 tarihlidir. Artuklu devrinin sonlarına tarihlenen
Süleyman Paşa (Molla Hari) Camii kareye yakın planlıdır. Şeyh Çabuk Camii enine
dikdörtgen planlı ve mihraba paralel iki nefli bir yapıdır. Cami tekke (hankah,
zâviye) fonksiyonuna sahiptir. Hamîd (Şeyh Zebûn) Camii XIV. yüzyılda yapılmış
olmalıdır. Cami muhtemelen tekke ya da zâviye gibi kullanılmak üzere yapılmış
olmalıdır. Mardin’de Osmanlı dönemine ait ilk yapı 1559-60 tarihinde yapılan
Kıseyri Camii’dir. Reyhâniye Camii fevkanî şekliyle dikkati çeker. Mevcut
kitâbelerin XIX. yüzyıla işaret etmesine karşılık XVI. yüzyıl başlarında
kurulmuş, XVIII ve XIX. yüzyıllarda onarımlar görmüştür. Enine gelişen planda
yapı mihraba paralel iki nefli ve mihrap önü kubbelidir. Mihrap nişi istiridye
kabuğu şeklinde düzenlenmiştir. Şeyh Mahmud Türkî (Şeyh Ali) Camii’nin bânisi
ve tarihi hakkında fazla bilgi yoktur. XVI. yüzyıl kayıtlarında rastlanan
yapının XV. yüzyıla ait olabileceği gibi daha erken tarihli olması da
mümkündür. Yalın görünüşlü yapı kareye yakın planda mihraba paralel iki beşik tonozla
örtülmüştür. Zairi (Şeyh Muhammed ez-Zerrâr = Zarrâr) Camii enine gelişen
planda iki nefli ve mihrap önü kubbeli bir yapıdır. Kitâbesi 1102 (1690-91)
tarihini verir. Hacı Ömer (Halîfe) Camii enine dikdörtgen planlı olup beşik
tonozla örtülüdür. Tekke fonksiyonunda olabileceği düşünülen yapının tarihi
hakkında aydınlatıcı bilgi olmamakla birlikte XVIII. yüzyılın ilk yarısında
yapıldığı kabul edilir. Bir Bizans şapelinin üstüne inşa edildiği sanılan, XV.
yüzyıl kayıtlarında bânisi olarak Şeyh Mehmed Dînârî adının yazılı olduğu Pamuk
Camii (Şeyh Mehmed Dînârî Camii), yapım tarihi hakkında herhangi bir ipucu
bulunmayan Arap (Azap) Camii (Azaplar Ağası Mescidi ile isim benzerliği
kurulursa XVI. yüzyıl kayıtlarında mevcut görünmektedir), XVIII. yüzyıldan kalan
Şeyh Şerran Mescidi şehirdeki diğer Osmanlı camileridir.
Genellikle çok fonksiyonlu Mardin yapılarında zâviye-tekke olarak
kullanılanlar çoğunluğu oluşturur. XV. yüzyılın kolonizasyon hareketlerinde
önemli oldukları anlaşılan Mardin zâviyeleri Akkoyunlu yapılarıdır; bunlardan
sağlam olarak günümüze ulaşan en önemli parça Hamza-i Kebîr Zâviyesi’nin
türbesidir. Akkoyunlu Karayülük Osman’ın oğlu Hamza Bey’e (1435-1444) mal
edilen yapı kitâbesinden anlaşıldığı kadarıyla 1438-39’da yaptırılmıştır.
Cihangir Bey Zâviyesi’nin bânisi Akkoyunlu Cihangir Bey’dir. (1444-1469) Yine 1474-75 tarihinde inşa edilen
Akkoyunlular’ın Hamza-i Sagīr Zâviyesi Mardin’in en büyük zaviyesidir. XV-XVI.
yüzyıllara tarihlenen Şeyh Kasım Halvetî Türbe-Mescidi, güneyinde hazîresi ve
batıda yazlık namazgâhı olan küçük kare planlı çapraz tonozlu bir yapıdır.
Şehrin dışında Mardin’in doğusunda Savur yolu üzerindeki Şeyh Hâmid türbeleri
XIX. yüzyıl sonuna ait olmakla birlikte tekke-zâviye olarak da kullanılmıştır.
Artuklu devrinde Mardin’de önemli medreseler yapılmıştır. 1206 tarihli
Hatuniye (Sitti Radviyye/Radaviyye) Medresesi Artuklu Hükümdarı II. Kutbüddin
İlgazi’nin saltanatında annesi Sitti Radviyye (Radaviyye, Raziyye) tarafından
yaptırılmıştır. Artuklular dönemine ait olan Şehidiye Medresesi XIII. yüzyılın
ilk yarısında inşa edilmiştir. Avlunun güneyinde cami ve türbe, doğusunda iki
katlı medrese odaları bulunmaktadır. Mardin’in ilk medreseleri Emînüddin
Medresesi ve Necmeddin Külliyesi’dir. Mârufiye (Hacı Mâruf Bey el-Artukî) Medresesi
XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmıştır. Artuklular’dan Şemseddin Dâvud’un
(el-Muzaffer) oğlu Sultan Mecdüddin Îsâ tarafından yaptırılmış olan Sultan Îsâ
(Zinciriye) medresesi 13 Şubat 1385 tarihinde tamamlanmıştır. Sultan Kasım
(Kāsımiye) medresesi ise Artuklu devrinin sonlarında yapımına başlanmış ve
Akkoyunlular tarafından XV. Yüzyılda tamamlanmıştır. Akkoyunlular’ın XV. yüzyıl
sonu ile XVI. yüzyıl başına tarihlenen Şah Sultan Hatun Medresesi avlu
etrafında iki katlı olarak yapılmışken kısmen günümüze gelebilmiştir. Güneyde
yer alan cami ise tamamen yenilenmiştir. Mardin’de bugün mevcut olmayan XII.
yüzyıl başından Hüsâmiye Medresesi, aynı yüzyılın sonlarından Muzafferiye
Medresesi, kısmen kalıntıları bulunan XIII-XIV. yüzyıllardan Şeyh Aban (Lıbben
= Melik Mansûr) Medresesi ile Altunboğa, Savurkapı medreseleri ise günümüze
ulaşamamıştır.
Mardin’de Artuklu devrinden kalmış Anadolu’nun en eski hamamlarını bulmak
mümkündür. Emînüddin Külliyesi içindeki XII. Yüzyıl yapımı Mâristan Hamamı,
XII. yüzyılın son çeyreğinde yapılan Radviyye (Savurkapı) Hamamı, XIII. yüzyılın ikinci yarısına ait Yenikapı
Hamamı, XIV. yüzyılın ilk yarısına ait Mardin Ulucamii Hamamı, Türk devri
öncesi temellere dayandığı sanılan Emîr Hamamı, kaynaklarda bahsedilen Kāsımiye
Hamamı / Alaca Hamam ve Keçeci Hamamı Mardin’deki vakıf hamamları olarak
zikredilmelidir.
Mardin’deki en eski hayrat çeşme Artuklu Necmeddin İlgazi tarafından
1109-1122 yılları arasında yaptırılmıştır. Diğer hayrat çeşmeler ise Ayn Kapak,
Kāsımiye, Firdevs, Fahriye, Sultan Îsâ, Cevheriye, Ayn Saraç ve Savurkapı
çeşmeleri sayılabilir.
Mardin’de bugün tek bir kervansaray ayakta olup XII-XIII. yüzyıllara
tarihlenmektedir. XVI. yüzyıl kayıtlarında biri Artuklu, ikisi Akkoyunlu vakfı
olarak geçen kervansaraylardan hiçbir iz yoktur. Halk arasında Kaysâriye ya da
Bedesten (Bezzâzistan) adıyla tanınan yapı ulucaminin kuzeyinde çarşı içinde
olup 1480-1500 yılları arasında yapılmış olduğu sanılır. Reyhâniye Camii’nin
batısında batı bölümü yıkılmış olan Revaklı Çarşı’nın tarihi hakkında bilgi
yoktur. BANU BİLGİCİOĞLU MEHMET TAŞTEMİR
ADANA
Osmanlı tarihinde "vakıf'
kelimesiyle özdeşleşmiş şehir ve
kasabalar vardır. Evrenos Gazi'nin
kurduğu Yenice-i Vardar, İshak Bey ve Hacı Hüsrev Bey'in kurduğu Saraybosna;
Hacı Bektaş Velı'nin kurduğu Hacı
Bektaş kasabası "vakıf' sayesinde hayat bulan şehir ve kasabalara birer örnektir. Adana'ya gelince, Adana
kuruluş tarihi bakımından Luviler'e
kadar ( M.Ö. 1950) ulaşmakla birlikte,
Adana'nın gerçek anlamda
bir şehir olması Osmanlı döneminde
ve "Ramazanoğulları Vakfı" sayesindedir.
1352 yılından 1516 yılında kadar süren Memlük hakimiyeti altındaki
Ramazanoğulları döneminde karşımıza çıkan tek
vakıf, Vakf-ı Cami, ve Medrese-i Halil Bey vakfııdır. Adana'nın en ünlü
vakıf eserlerinden birisi olan Ulu Cami Külliyesi 151O yılında ölen Ramazanoğlu Halil Bey tarafından
yaptırılmıştır. Halil Bey vakfına ait bir vakfiye bulunmadığı gibi 1516 yılına
kadar Ramazanoğulları Beylerinin bir vakıf kurmamış olmaları oldukça zor bir ihtimal ama maalesef her hangi bir kayıt
yok. Adana Mufassal tahrir defterine göre Halil Bey'le ilgili en eski tarihli kayıt
1519 tarihli Adana Mufassal Tahrir Defteri'nde geçmektedir. Buna göre Halil Bey
Kara Fazıl mezrasının ¼ gelirinden
sağlanan 1522,5
Halebı akça’yı, cami ve medresesine vakf etmişti.
Halil Bey’in başlattığı Ulu Cami Külliyesi'ni oğlu Piri Mehmed Paşa 1520
yılında tamamlatmış ve 1541
yılında büyük bir tadilattan geçirmişti.
Osmanlı Devleti Kanuni büyüklüğünün zirvesine çıkarken Adana şehri de Piri
Paşa zamanında en parlak günlerini yaşamış ve küçük bir Anadolu kasabası olmaktan çıkarak güvenli ve
huzurlu bir şehir haline gelmişti. Bu değişimin lokomotifliği görevini
ise Piri Paşa'nın 7 ayrı vakfiye
ile kurmuş olduğu
Ramazanoğulları Vakfı sağlamıştır.
Bölgede güvenliği ve huzuru sağlayan
Piri Paşa bölgenin
imarı konusunda da aynı başarıyı
gösterdi. Piri Mehmed Paşa ilk
olarak babası Halil Bey’in 1509 yılında yaptırdığı Ulu Cami
ve Medreseyi 1520 yılında
ta-tamamladı. 1525 yılında cami ve medrese bünyesinde imam, hatip, müezzin başta
olmak üzere 7 kişi, 1531 yılında 11, 1540 yılında 53,
1570 yılında ise 54 kişi çalışıyordu.1520’de 2 olan cüz okuyucu 1570’de 30
kişiye ulaşmıştı. Ulu Cami külliyesine 1540 yılında eklenen sıbyan mektebinde
"meyelandan emin ve eteği temiz" muallim günde 5 akça, yardımcısı ise günde 2 akça alıyordu.
Ulu Cami'nin hemen yanı başında Medrese-i Atık de denilen Ulu
Cami Medresesi burada bulunan
eski bir medresenin yerine 1540 yılında
Piri Paşa tarafından yaptırılmıştı. 1570 yılındamedrese öğrencilerine ve
çalışanlarına günlük 91 akçe ödeme yapılıyordu.
Ulu Cami Medresesi içinde çeşitli dini kitaplar ve ders kitaplarının olduğu bir
kütüphane ve bir hafız-ı kütüp bulunuyordu.
Adana’nın kalbi durumundaki Ulu Cami’nin doğusunda imaret
bulunuyordu. İmaretin yıllık yiyecek gideri toplam bütçenin yarısına denk
gelirken, 1530 yılında 1akçe günlük yevmiye ile 15 kişi 1570 yılında ise 89
akçe yevmiyeyle 17 kişi çalışıyordu ve yıllık personel gideri 32.040 akçeye
ulaşıyordu. İmaretin yıllık yiyecek gideri ise yılda 238.320 akçaya ulaşmaktaydı. İmaret’te medrese öğrencilerine, misafirhanede kalan yolculara ve fakir-fukaraya günde
2 vakit yemek veriliyordu. Ramazanoğulları’nın yolculara hizmet veren dört odalı bir misafirhanesi de
vardı.
1570'Ierden
sonra muhtemelen Ulu Cami içerisinde faaliyet gösteren bir Darü'l-hadis ve
bir Darü'ş-şifa Adanalılara
hizmet götürmekteydi. Darülhadis'de
günde 30 akça alan bir müderris, Darü'ş-şifa'da
ise günde 20 akça alan bir tabip bulunuyordu. Tabib sadece hastaları
muayene etmekle kalmıyor onlar
için gerekli olan ilaçları da bizzat hazırlatıyor veya hazırlıyordu. Hazırlanan ilaçlar için
ise vakıftan günde
4 akça tahsis edilmişti.
Ulu Cami külliyesinin en büyük akarı (186 dükkan, 1 kapalı çarşı (sük-ı sultani), 1 hamam, 2 han, çeltik nehirleri, değirmenler vs.)
Ramazanoğulları vakfının 8 kapılı çarsıydı.(Duygu Saban, Piri Paşa vakfiyeleri üzerinden yaptığı hesaplamada dükkan sayısını 292 olarak
göstermektedir.)
Ramazanoğulları Vakfı yaylaya çıkan
insanları düşünerek Kızıldağ
Yaylası'nda bir cami ve bir imaret yaptırmıştı. Yayla imaretinde 1540
yılında 1 aşcı ile bir fırıncı çalışmakta; yayla zamanı dışında
buradaki tesisleri 3 bekçi beklemekteydi. Yayla
yollarının tamiri de Ramazanoğulları Vakfı'na
aitti.
Piri Paşa
aynı zamanda Adana Sancakbeyi idi. Kanuni’ni güvenin kazandığı için belki de
ayrıcalıklı bir sancak beyi idi. Piri Paşa'nın ünlü tarihçi Mustafa' Ali'ye göre yılda 1.200.000
akçayı, bulan hasları vardı. Bu durum Osmanlı sultanlarının vakıf hizmetlerine
verdikleri önemi göstermesi açısından önemlidir.
Adana şehir
merkezinde çoğu kurucularının adı ile anılan 19 ayrı mahalle mescidi vakfının toplam geliri 13.004 akçayı ancak
bulmaktaydı. Bu mescit vakıfları dışında mektep, medrese, çeşme gibi
sosyal amaçlara yönelik herhangi bir vakıf yoktu. XVI. yüzyılda Adana
sancağında faaliyet gösteren
35 vakfın toplam geliri 57.469 akça iken Ramazanoğulları vakfının toplam
gelirinin 383.985 akça olması
(%87) Ramazanoğulları'nın "yurtluk ve ocaklık" statüsünden aldıkları gücü, Piri Paşa
sayesinde olumlu bir kanalda geliştirdiklerini gösterir. Prof.Yılmaz
Kurt’un Vakıf ve Şehir sempozyumu makalesinden özetlendi. 2013
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.