Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Akkoyunular Karakoyunlular Babürlüler Mervaniler Diyarbakır

AKKOYUNLULAR

 

XV. yüzyılda Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Irak’ta hüküm süren Türkmen hânedanı (1340-1514) Oğuzlar’ın Bayındır boyuna mensup olduklarından kendilerine Türk kaynaklarında Bayındır Han Oğlanları, İran kaynaklarında Bayındıriyye adları da verilir. Çeşitli oymaklardan meydana gelmişlerdir. Muhtemelen, Moğol istilâsı üzerine Anadolu’ya gelen Türkmenler’den olup Diyarbekir’in Ergani yöresine yerleştiler ve Artuklular’a bağlandılar. Tarih sahnesine çıkışları, 1340’ta Tur Ali Bey idaresinde Trabzon Rum İmparatorluğu’na yaptıkları akınlarla başlar.

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey Osmanlılar’a karşı Venedik ile ittifak teşebbüslerinde bulundu; ancak Fâtih Sultan Mehmed ile 1473’te Otlukbeli’de yaptığı savaşta bozguna uğradı. Âdil, ahlâklı, halka karşı şefkatli ve ilim adamlarına saygılı bir hükümdar olan Hasan Han’ın birçok cami, medrese ve ribât yaptırdığı bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe’ye tercüme ettirerek huzurunda okuttuğu da kaynaklarda zikredilmektedir. O, elde ettiği başarılar ve yaptığı hayırlı işlerle yalnız Türk tarihinin değil, İslâm tarihinin de zirve şahsiyeetlerindendir.  

Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yavuz Sultan Selim tarafından Güneydoğu Anadolu’nun fethine memur edilen son Akkoyunlu hükümdarı Murad başarılı olamadı ve bir savaşta mağlûp düşerek öldürüldü (1514). Bu şekilde Akkoyunlu Devleti tarih sahnesinden silinmiş oldu. Fakat hânedan mensuplarının Osmanlı hâkimiyeti devrinde de eski Akkoyunlu Devleti sahasında yaşadıkları bilinmektedir.

Akkoyunlular devrindeki kültür hayatı hiç incelenmemiştir. Akkoyunlu hânedanı mensupları ile büyük beyler çok kısa süren zamanlarında gerek Türkiye’de gerekse İran’da cami, medrese, kervansaray, hastahane, türbe ve saray gibi pek çok eser vücuda getirmişlerdi. Bu hususta Uzun Hasan Bey başta gelmektedir. Gerçekten kaynaklarda Hasan Bey’in cami, medrese, zâviye ve kervansaray olmak üzere birçok eser yaptırdığı söylenir. Bunların çoğu günümüze kadar ulaşmamış ise bu sadece zamanın değil, insanların da yaptıkları tahribattan ileri gelmiştir. FARUK SÜMER

 

 

 

KARAKOYUNLULAR

 

Doğu Anadolu, Azerbaycan, İran ve Irak’ta hüküm süren Türkmen hânedanı (1351-1469). İran ve Irak’ta iki yüzyıla yakın hüküm süren Moğol hâkimiyetine fiilen son vererek buralarda Türkmen nüfuzunu tesis etmek suretiyle bilhassa Azerbaycan’ın Türkleşme’sinde önemli rol oynayan Karakoyunlular’ın hangi Oğuz boyuna mensup olduğu bilinmemektedir.

Karakoyunlular’ın XIV. yüzyılın birinci yarısında Moğollar’a tâbi olarak kışın Musul bölgesinde kışladığı, yazları da Van gölü kıyısındaki Erciş yöresinde geçirdiği bilinmektedir.

Karakoyunlular’ın siyaset sahnesine çıkması İlhanlı tahtı için yapılan mücadeleler sırasında oldu. Karakoyunlular’ın ilk beyi sayılan Bayram Hoca (ö. 782/1380) Musul’u alarak buranın idaresini kardeşi Birdi Hoca’ya verdi.

Karakoyunlular, bütün Anadolu’yu nüfuzları altına aldıkları bu dönemde Batı İran’ı zaptetmiş olan Timur (788/1386) Anadolu’yu da istilâ için fırsat kolluyordu.

Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf Ancak Tebriz’in güneydoğusunda Ucan’a yakın bir yerde vefat ettiğinde (13 Kasım 1420)  devletinin hakimiyet sahası Erzincan’dan Kazvin’e, Gence’den Bağdat’a kadar uzanıyordu.

Cihan Şah (1438-1467), İskender’in ölümünden sonra Irak hariç bütün Karakoyunlu ülkelerinin yegâne hâkimi oldu. Bu hükümdar zamanında Karakoyunlu Devleti bir imparatorluk mahiyetini alıp en parlak devrini yaşadı. Cihan Şah, hükümdarlığının ilk dış seferini Gürcistan üzerine yaparak başarıyla sonuçlandırdı.

Cihan Şah’ın Tebriz’de başlıca cami ve zâviyeden müteşekkil bir külliyesi vardır. Künyesine nisbetle Muzafferiyye adını taşıyan bu külliyenin, hatunu Can Begüm tarafından yaptırıldığını Ebû Bekr-i Tihrânî bildirir. Mavi çinilerle süslenmiş olduğu için Tebriz halkı tarafından Mescidi Kebûd (Gökmescid) denilen bu eser uzmanlarca İran’ın günümüzde sanat değeri en yüksek eserlerinden biri sayılmaktadır. Faruk Sümer

 

 

 

 

BÂBÜRLÜLER

 

1526-1858 yılları arasında Hindistan’da hüküm süren bir Türk devleti. Hânedanın kurucusu ve ilk hükümdarı Çağatay Türkleri’nden Bâbür’dür. Bâbür Şah 1526’da Pânîpet Meydan Savaşı’nı kazanarak Lûdî Sultanlığı’nı ortadan kaldırdı ve Bâbürlü hânedanını kurdu.

Bâbürlüler’in son güçlü hükümdarı Nâsırüddin Muhammed’dir. Rûşen-ahter lakabını taşıyan Nâsırüddin Muhammed 29 Eylül 1719’da tahta çıktı ve Seyyidler’in de yardımıyla mevkiini sağlamlaştırarak otuz yıla yakın saltanat sürdü. Nâsırüddin Muhammed, oğlunun Afganlılar tarafından öldürülmesinden kısa bir süre sonra 16 Nisan 1748’de vefat etti. Delhi’de XIV. yüzyılın büyük velîsi Şeyh Nizâmeddin Evliyâ’nın türbesi yakınında toprağa verildi. Bâbürlüler bundan sonra hızlı bir çöküş içine girdiler.

Bâbürlüler’in din işlerine “sadrü’s-sudûr” bakardı ve ülkedeki vakıflarla zekât ve hayır işlerini yürütmek onun başlıca görevi idi.

Bâbürlüler’in hâkim oldukları topraklar XVIII. yüzyıl ortalarına kadar en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Pencap, Sind, Dûâb, Kuz, Orissa, Bengal, Gucerât, Dekken ve Keşmir bölgeleri eyalet olarak kurulmuştu.

Bâbürlüler Hindistan’da kültür ve medeniyetin gelişmesinde büyük rol oynamışlardır. Kendilerine has bir mimari tarz geliştirdikleri gibi ülkenin her tarafını önemli eserlerle süslemişlerdir. Bâbürlü başşehirleri Kâbil, Lahor, Delhi, Agra ve Fetihpûr Sikri’de cami, türbe, bahçe, köprü, su arkları, köşkler meydana getirmişlerdi. Agra’daki muhteşem eser Tac Mahal, Bâbürlüler’in ulaştığı medeniyetin en mükemmel örneğidir. Ayrıca Bâbürlüler Türk-İslâm tarihçiliğinin gelişmesine de büyük hizmet etmişlerdir. Bâbürlü hükümdarların saraylarında görevlendirdikleri âlimler, diğer ilimler yanında tarihçiliğe de altın devrini yaşatmışlardı. Herat mektebi ve Hint-İran geleneği tarihçiliği tesiri altına almıştır. M. Elliot ve J. Dowson, Bâbürlü devri tarihçilerinin eserlerini külliyat halinde İngilizce’ye tercüme ederek yayımlamışlardır. Bâbürlüler devrinde yazılmış başka önemli eserler de vardır. Bâbür’ün yazmış olduğu Bâbürnâme, kızı Gülbeden Begüm’ün kaleme aldığı Hümâyûnnâme, Ebü’l-Fazl el-Allâmî’nin yazdığı Ekbernâme bunlar arasındadır. Ayrıca Nizâmeddin Ahmed Herevî’nin umumi Hint tarihine dair Ṭabaḳāt-ı Ekberî’si ile Firişte’nin Gülşen-i İbrâhîmî adlı eserleri de meşhurdur. ENVER KONUKÇU



 

 

 

 

 

 

 

MERVÂNÎLER

 

983-1085 yılları arasında Meyyâfârikīn (Silvan) merkez olmak üzere Diyarbekir ve çevresinde hüküm süren bir İslâm hânedanı.

Mervânîler’in kurucusu Bâd (Bâz) lakaplı Ebû Şücâ Abdullah Hüseyin’dir. Kaynaklarda önceleri çobanlık yaptığı bildirilen Bâd’ın, ilk siyasî faaliyetleri Bağdat’a hâkim olan Şiî Büveyhîler’in emîri Adudüddevle’ye karşı olmuştur. Bâd, Bizans’ın bölgedeki iktidar boşluğunu iyi değerlendirerek Erciş’i ele geçirdi (978’den sonra) ve bölgedeki bazı şehirleri yağmaladı. Bâd’ın Bağdat’ı alarak Büveyhîler’i oradan uzaklaştırmak istediği de bilinmektedir.

Adudüddevle’nin ölümünden (Nisan 983) sonra Bâd Diyarbekir bölgesine inerek Meyyâfârikīn’i aldı ve Mervânîler adıyla anılacak olan devletin temellerini attı.(983) Ardından Âmid, Nusaybin, Cizre ve Ahlat taraflarını ele geçirdi. Büveyhîler’den Samsâmüddevle’nin gönderdiği iki orduyu da yenen Bâd 373 (984) ilkbaharında Musul’a hâkim oldu. Samsâmüddevle ile yaptığı antlaşma sonucunda Diyarbekir’in tamamına ve Tûr Abdîn bölgesinin batı taraflarına hâkim oldu.

Mervânîler’le Büyük Selçuklular arasındaki ilişkiler Tuğrul Bey zamanında başladı. Diyarbekir ve Musul bölgesinde yağmalar yapan Arslan Yabgu’ya bağlı Oğuzlar’ın (Yabgulular) faaliyetlerinden şikâyetçi olan Nasrüddevle bu vesileyle haberleştiği Tuğrul Bey ile dostane münasebetler kurdu ve Büveyhîler adına okuttuğu hutbeyi Tuğrul Bey adına okutmaya başladı (1049). Bizans İmparatoru Konstantinos’un ricasıyla, Selçuklular’ın elinde esir bulunan Gürcü Prensi Liparit’in Sultan Tuğrul Bey tarafından serbest bırakılmasını sağladı. Nasrüddevle zamanında Diyarbekir bölgesi tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşadı. Ticarî ve kültürel faaliyetler yoğunluk kazandı; onun sarayı âlim ve şairlerle doldu.

Malazgirt Muharebesi sırasında Mervânîler’in hâkimiyetindeki Diyarbekir bölgesinden 10.000 kadar gönüllü Selçuklu ordusuna katılmıştı. Bu zaferden sonra Ahlat ve Malazgirt Selçuklu hâkimiyetine geçti. Bizans İmparatoru Mikhail’in, Melikşah’ın büyük önem verdiği Anadolu akınlarının durdurulması için Meyyâfârikīn’e elçi göndermesi (1072), imparatorun Selçuklular’la yapmayı düşündüğü barışa Mervânoğulları’nın desteğini sağlamak istediğini göstermektedir.

Son Mervânî emîri Nâsırüddevle Mansûr, Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra başlayan iktidar boşluğundan istifade ederek bölgeyi tekrar alıp Mervânî Devleti’ni ihya etmek için çaba sarfettiyse de Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmeye çalışan Tutuş’un müdahalesiyle karşılaştı. Tutuş Diyarbekir bölgesini zaptedip (1093) Mansûr’u esir aldı, ardından veziri İbn Bedî‘in aracılığıyla serbest bırakılıp Cizre’ye dönmesine müsaade etti. Mansûr Ocak 1096’da ölünceye kadar burada kaldı.

Mervânîler zamanında Diyarbekir bir ilim merkezi haline gelmişti. Bir uç (sugūr) eyaleti olan bölge hatip, şair ve din âlimleriyle şöhret bulmuştu. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: Abdullah el- Kâzerûnî, Ebû Abdullah el-Baradânî, Ebû Abdullah Hüseyin b. Seleme, Ebû Ali Hasan b. Ali el-Âmidî, Ebü’l-Hasan el- Mağribî, Ebû Nasr el-Menâzî, İbnü’t-Tarîf, İbnü’l-Masîr, İbn Sevdâvî, Ubeydullah b. Ferrâ, İbnü’ş-Şıhne, Ebü’l-Ganâim, Muhammed b. Ahmed eş-Şâşî, Ebü’l-Hasan b. Gāzî, İbn Nübâte el-Hatîb.

Emevîler ve Abbâsîler’in ilk dönemlerinde Hâricî fikirleri benimsemiş olan Diyarbekirliler IX. asırdan itibaren Hanbelî ve Mâlikî, Selçuklu hâkimiyetinden itibaren de Hanefî mezheplerini kabul ettiler; Mervânîler devrinde ise Abbâsî halifelerinin desteğiyle Şâfiîliğin yerleşmeye başladığı görülmektedir.

Nasrüddevle zamanında Şâfiî fakihi Ebû Abdullah Muhammed b. Beyân el-Kâzerûnî Diyarbekir’e giderek mezhebini yaymaya başlamıştı. İbnü’l-Esîr, Şâfiî mezhebinin bölgede onun döneminde yerleştiğini söyler. Hanbelî fakihi Ebü’l-Hasan Ali el-Âmidî aslen Bağdatlı olmasına rağmen Halife Kāim-Biemrillâh’ın isteği üzerine 1058 yılında Âmid’e giderek ölümüne (1074) kadar burada ders vermiştir. Âmid’deki Mesûdiye Medresesi’nde bulunan 1194 tarihli kitâbede şehirde dört mezhep fakihinin ders verdiği zikredilmektedir. Abdürrahim Tufantoz

DİYARBAKIR

 

Tarihi geçmişi M.Ö 2300 lü yıllara kadar giden Diyarbakır, İslâmî dönemde Âmid ismini alarak XVII. yüzyıla kadar hem şehir hem de onun merkez olduğu sancağın adı olarak kullanıldı. Diyarbakır Anadolunun tadim şehirlerinden birisidir. Osmanlılar döneminde bazan Kara Âmid adıyla da anılan şehrin daha sonraki adı olan Diyarbekir ise müslüman Araplar bölgeyi fethettikten sonra, Rebîa Arapları’nın iki büyük kabilesinden biri olup Dicle kenarlarında yaşayan Bekir b. Vâil kabilesinin yayıldığı topraklara verilen Diyâr Bekr veya Diyâr-ı Bekr adına dayanır.

Bu bölge için ne zamandan beri kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda geçtiği tesbit edilen Diyâr-ı Bekr Osmanlı hâkimiyeti döneminde Diyarbekir şeklini alarak Âmid şehri ve sancağı merkez olmak üzere teşkil edilen beylerbeyiliğin adı olmuş, XVII. yüzyıldan sonra ise şehir merkezi için kullanılmaya başlanmış, 1937’de Diyarbakır şekline çevrilmiştir.

Diyarbekir bölgesi Abbâsîler devrinde, Emevî Halifesi Abdülmelik zamanından itibaren bu yöredeki Araplar arasında taraftar bulan Hâricîler’in isyanı ile karışıklıklar içine düştü. X. yüzyıl başlarında Bizans tehdidi karşısında tamir ettirilmiş (297/909), bu kuvvetli tahkimat sebebiyle çevredeki kaleler teker teker Bizanslılar’ın eline düştüğü halde Âmid müslümanların elinde kalmıştır. İslami dönemde pek çok haçlı muhasarasına maruz kalmış ancak bu hasaraların hepsi sonuçsuz kalmıştır. 1021 yılında Mervanoğulları Emirliğinin başkenti oldu. Mervânîler zamanında Diyarbekir bir ilim merkezi haline geldi. Bir uç (sugūr) eyaleti olan bölge hatip, şair ve din âlimleriyle şöhret bulmuştu.

Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: Abdullah el- Kâzerûnî, Ebû Abdullah el-Baradânî, Ebû Abdullah Hüseyin b. Seleme, Ebû Ali Hasan b. Ali el-Âmidî, Ebü’l-Hasan el- Mağribî, Ebû Nasr el-Menâzî, İbnü’t-Tarîf, İbnü’l-Masîr, İbn Sevdâvî, Ubeydullah b. Ferrâ, İbnü’ş-Şıhne, Ebü’l-Ganâim, Muhammed b. Ahmed eş-Şâşî, Ebü’l-Hasan b. Gāzî, İbn Nübâte el-Hatîb.

Bu dönemin en dikkat çeken gelişme Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’in verdiği destekle Şafii mezhebi önce Diyarbakır’da ardından Mervani coğrafyasında yerleşmiş ve güç kazanmıştır.

Şafiî ulemanın en belirgin çehresi Ebu Abdullah Muhammed b. Beyân el-Kâzerûnî olmuştur. Birçok talebe yetiştiren Kazerûnî, el-İbâne adlı eseri telif etmiştir. Kazerûnî’nin ardından, öğrencilerinden Nizamiye Medresesi’nde müderrislik yapan ve “Şafiî’nin kitapları yansa tekrar yazar” denilen Rûyânî de birçok eser telif etmiştir. 

Aynı şekilde Muhammed b. Ahmed b. Hüseyin b. Ömer Ebubekir eş-Şâşî el-Fârikî, Muhammed b. Yahya b.Serakat Ebü’l-Hasan el-Âmidî el-Basrî, Ebu Yusuf Abdüsselam b. Muhammed b. Yusuf b.Bündâr el-Kazvînî el-Mukrî, Hasan b. İbrahim b. Ali b. Berhûn Kadı Ebu Ali el-Fârıkî ve Fakih Ebü’l-Fütûh Nasr b. İbrahim el-Makdisî en-Nablusî gibi alimler hem talebe yetiştirmiş hem de eser telif etmişlerdir.

Bunun dışında Dabbe b. Ahmed, Kadı Ebü’l-Muzaffer Abdülcelil b. Abdülcebbar el-Mervezî, Ebu Talib Afif b. Abdullah el-İs’irdî, Muhammed b. Hibetullah İbn Yahya el-Muvassal, Hafız Ebü’l-Kasım Mekki b. Abdüsselam b. Hüseyin er-Rümeylî, Hüseyin b. Nasr b. Abdullah en-Nihâvendî el-Eydebnî Âmid’deki ilmi faaliyetlerle anılan alimlerdir.

Şafiî âlimlerin haricinde Amid’de Hanbelî ulemanın da etkin olduğu görülmektedir. Bunlardan Umdetü’l-Hâdır, Kifâyetü’l-Misâfir adlı eserin sahibi olan Ebü’l-Hasan Ali el-Âmidî el-Hanbelî’nin talebe yetiştirdiği ve dönemin meşhur Hanbelî âlimlerinde Kadı Ebu Ya’la’nın oğlunun yanında ders aldığı anlaşılmaktadır.  Cevâbâtu Mesâile Veredet min Meyyâfârikîn” adlı eserin sahibi Ebü’l-Kasım İbnü’l-Ferrâ el-Hanbelî de adı geçen bir başka Hanbelî alimidir.

Mervani hükümdarı Nasrüddevle’nin uzun süren saltanatı esnasında (1021-1061) şehrin surları tamir edildi, Dicle Köprüsü yaptırıldı; âlimler, şairler, İbn Butlân gibi hekimler de burada toplandı. Böylece şehir İslâm âleminin en büyük merkezlerinden biri haline geldi. Bu devirde yavaş yavaş Hâricîlik yerine Sünnîlik yayılmaya, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfiî, nihayet Hanefî mezheplerinde büyük fakihler şehirde görev yapmaya başlamışlardır. Nitekim şehirde bulunan Mesûdiye Medresesi içindeki 1194 tarihli kitâbeye göre burada dört mezhebin fakihleri bir arada öğretim faaliyetinde bulunmaktaydılar.

Diyarbakır, Hısnıkeyfa Artuklu Emiri Nureddin Muhammedin tahrikiyle Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından 1183 yılı başında kısa bir kuşatma sonucunda ele geçirildi. İmâdüddin el-Kâtib el-İsfahânî’nin bildirdiğine göre o tarihte şehirde halı, kilim ve çadır imal ediliyor, ayrıca çok daha sonra Mısır’a götürülen zengin bir de kütüphane bulunuyordu. 1185’te Nûreddin Muhammed’in vefatı üzerine yerine oğlu II. Sökmen geçti. Bu hükümdar zamanında Âmid’de Mesûdiye Medresesi yaptırılmış ve babası gibi o da şehrin surlarını tamir ettirmişti.

Çaldıran savaşının ardından bazı karışıklıklar çıksa da 10 Eylül 1515’te şehir kesin olarak Osmanlı idaresine girdi. 1518 tarihli tahrire göre şehirde bir darphâne, bir kirişhâne, birer de boyahane, macunhâne, tabakhâne, bozahâne ve başhâne bulunuyordu. Şehirdeki boyahanenin yıllık gelirinin 150.000 akçe olması, şehirde dokumacılığın ne kadar ileri gitmiş olduğunu gösterir. Bu gelir 1568’de 213.617 akçeye yükselmiştir. Ayrıca Diyarbekir beylerbeyiliğine bağlı pek çok yerde de boyahaneler vardı. Diyarbekir’in bilhassa kırmızı kök boya ile boyanmış iplikleri meşhurdu.

Şehirde Osmanlı ümerâsı tarafından yaptırılan cami, han ve benzeri eserlere fetihle birlikte rastlanmaktadır. Bunlardan birisi Fâtih Paşa Camii adını taşımakta olup Bıyıklı Mehmed Paşa tarafından inşa ettirilmiştir. Şehrin 1514-1515’te Kara Han tarafından kuşatılması sırasında yardıma gelen Yiğit Ahmed Bey de bir mescid yaptırmış, bunun etrafında bir mahalle oluşmuştur. XVI ve XVII. yüzyıllarda Âmid’de Diyarbekir beylerbeyileri Hüsrev Paşa 1521-1528, Hadım Ali Paşa 1534-1537, İskender Paşa 1551, Behram Paşa 1564-1572, Melek Ahmed Paşa 1587-1591 ve Defterdar Ahmed Paşa da 1594 yıllarında birer cami inşa ettirmişlerdir. Deliller Hanı (1527, Hüsrev Paşa), Hasan Paşa Hanı (1574-1575), Çifte Han da aynı yüzyıldan kalan önemli yapılardır. Şehirde, önünde avlusu ile görünen Ulucami dışında beş cami farkedilmekte, birçok başka büyük bina da görülmektedir.

1613’te buraya gelen Polonyalı Simeon indiği Hasan Paşa Hanı’nı üç katlı, kâgir, 500 beygiri barındırabilecek iki ahırlı, şadırvanlı, pek çok odalı bir yapı olarak tarif eder. Bunun yanında Kuyumcular Hanı olduğunu, şehirde iki Ermeni kilisesi bulunduğunu, aşçı, kebapçı, ekmekçi, bakkal, kasap gibi esnafın çoğunu, hancıların, darphâne ve gümrük hizmetlerinde çalışanların önemli bir kısmını Ermeniler’in oluşturduğunu, Şemsîler’in de Mardin Kapısı’ndaki ibadethânelerinde cumartesi günleri toplanarak eğlendiklerini yazar.

Evliya Çelebi, 1655-1656’da Âmid’in kırk yedisi müslüman, yedisi Ermeni elli dört mahallesi olduğunu belirtir; şehrin bir kısım camilerinden, mescidlerinden, medrese ve hanlarından bahseder. XVII. yüzyılın ilk yarısında yaptırılan Nasuh Paşa Camii ve ona bitişik medreseden (Servisehî Hatun), Kara Mustafa Paşa Camii’nden söz etmez. Onun bahsettiği Hüsreviye Medresesi, Beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın cami ile birlikte yaptırdığı, XVI. yüzyılda ünlü âlim ve tarihçi Muslihuddîn-i Lârî’nin de müderrislik yaptığı medresedir. Evliya Çelebi, Hasan Paşa Hanı’ndan başka Mardin Kapısı dibindeki Bezirgân Hanı’ndan, içerisinde pek çok esnafı barındıran 1008 dükkânlı bir bedestenden de bahseder. Bu yapı, harap olduğu için 1900 tarihlerinde Diyarbekir Valisi Hâlid Bey tarafından tamir ettirilen, 800 dükkânlı ve “çarşû-yı kebîr” diye tavsif edilen bina olmalıdır. Bezirgân Hanı da Hüsrev Paşa’nın 1527-1528’de yaptırdığı binadır.

Mervânîler Zamanında Âmid’de İlmî Terakkî ve İlim Adamları

Mervânî ülkesinde ilmin terakkisinde en önemli etken ülkedeki istikrar olmuştur. Takip ettikleri barışçıl politikalar sayesinde servetleri artmış ve bu da kültürel hayatı beslemiştir. Sükunet istikrar ve zenginlik sayesinde Âmid, Meyyâfârikîn, Cezîre, Tanza, Şâtân, Erzen, Bitlis ve diğer şehirler kültür merkezleri olup ilim ehli olan talebelerle dolmuştur. Bu dönem Mervânî coğrafyasında Meyyâfârikîn ve Âmid’in ilmi terakkide kendini göstermiştir. Âmid’de birçok alim yaşamış, yetiştirdikleri talebeler İslam dünyasının çeşitli yerlerine dağılmış ve birçok eser kaleme alınmıştır. Bu dönemde tedrisatın dışında şair ve tabiplerin de Mervânî ülkesinde tıp ve edebiyatı öteye taşıdıkları görülmektedir.

Âmid kenti X ve XI. asırda Yakubi ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı önemli bir yerdi.

Ünlü Arap şairi Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed Tihamî, Âmid’e gelip İbn Dimne’nin sarayında kalmış ve onun için şiirler kaleme almıştır. Meşhur Arap şairi Mütenebbî’nin şiirlerini İbane ‘an Serikati’l-Mütenebbî adlı eserinde eleştiren Muhammed b. Ahmed el Âmidî’nin haricinde Âmid’de doğup Bağdat, Şam ve Isfahan’a kalan Hüseyin b. Sa’d b. Hüseyin b. Muhammed Ebu Ali el-Âmidî adlı şairler bu dönemde yaşamışlardır.

1047 ile 1050 yılları arasında Âmid’de kalan ve yazdığı Davetü’l-Etibbâ adlı eseri Mervânî hükümdarı Nasrüddevle Ahmed’e ithaf eden dönemin en tanınan hekimi İbn Butlan, eserinde tıbbi konuları izah etmiş, çeşitli hastalıklar, tedavileri ve ilaç isimlerini anlatmış ayrıca 26 tıp malzemesini tanıtmıştır.

Mervaniler döneminde şehirdeki ticaretin nişaneleri kervansay, han ve çarşılardı. Mervânîler zamanında Âmid’de altmıştan fazla çarşının olduğu bilgisi şehirdeki ticari hareketliliği göstermektedir.

Çalışmamızda bahsi geçen şehirlerde ki çarşı, han ve kervansaraylardan özellikle bahsettiğimi fark etmiş olmalısınız. İslam coğrafyasında ticari canlılık beraberinde vakıf eserlerindeki canlılığı getirmiştir. Ayrıca İslam medeniyetinde çarşı. Han vb. ticari yapılar her zaman vakıflara gelir getirici akar olarak yapılırdı.

 

Âmid’deki Eserler

Âmid’de sur, çeşme, ibadethane, saray ve köprü gibi yapılarda Mervânî izleri günümüze ulaşmıştır. Günümüze ulaşan eserlere dayanarak Mervânî imar faaliyetlerinin Meyyâfârikîn ve Âmid’de yoğunlaştığı sanucuna varılmaktadır.

Nasrüddevle’nin Dağkapı’daki surda yaptırmış olduğu Mervânî Mescidi de 1056 tarihini taşıyan muazzam kitabesi ile günümüze ulaşmıştır.

Nasrüddevle’nin Âmid’e kuşbakışı 15 km uzakta Köprübaşı mevkiinde yaptırdığıve 20 gözlü olduğu söylenen köprünün 3 ayağı görünmektedir. 431/1039-40 tarihinde yaptırılan köprünün kitabesinde Mervânî hükümdarı Nasrüddevle Ahmed, Âmid valisi olan oğlu Sa’düddevle Ebü’l-Hasan Muhammed, Âmid kadısı Kadı Ebu Ali ve Âmid halkından İbn Ukayl’ın ismi yazılıdır.

            Nizâmüddîn zamanında yaptırılan ve günümüze ulaşmış olan On Gözlü Köprü’nün üzerinde ise 1064-1065 tarihini taşıyan kitabesi bulunmaktadır. Son Mervânî hükümdarı Nâsırüddevle Mansûr ve eşi Sittünnâs’ın türbeleri Âmid şehrinin içkalesinde bulunmakta ve İnce Arap Türbesi olarak bilinmektedir. Döneminin en güzel örnekleri olduğu söylenen surlardaki kitabelerin haricinde Mervânî döneminden saray, mescit, köprü ve zamanımızda izine rastlanmayan bir çeşmeden bahsedilmektedir.

2. Uluslararası Bilimsel Araştırmalar ve Yenilikçi Çalışmalar Sempozyumu 2-5 Mart 2022Mervânîler Döneminde Âmid Arafat YAZ

MEB, Diyarbakır, Türkiye

 

Buckingham Süryânîler’in 400 aile kadar olduğunu, yahudilerin Bağdat, Halep ve İstanbul’a göç ettiklerini ve onlardan ancak birkaç düzine ev kaldığını, az sayıda da Rum bulunduğunu belirttikten sonra şehirde yirmi beş cami, iki Ermeni, içerisinde iki İtalyan rahibin oturduğu bir Katolik, birer Süryânî ve Rum kilisesiyle bir küçük sinagogun mevcut olduğundan da bahseder. Şehirde ayrıca yirmi hamam, on beş kervansaray veya han bulunduğunu bildirerek bunlardan bazılarının isimlerini verir.

Diyarbekir’de XVII-XIX. yüzyıllarda valilik yapan bazı paşalar çeşitli hayır eserleri bırakmışlardır. Nasuh Paşa (1606-1611), Silâhdar Murtaza Paşa (1631-1633), Kara Mustafa Paşa (1644 ve 1650), İsmâil Hakkı Paşa (1868-1875) birer cami, Köprülü Abdullah Paşa (1717-1720) bir dârülkurrâ, Sarı Abdurrahman Paşa (1763-1766) bir kütüphane yaptırmıştır. 1900 yıllarında vali bulunan Hâlid Bey ise büyük çarşı dışında pek çok cami, mescid ve medreseyi yeniden yaptırmış, bazılarını da tamir ettirmiştir.

Diyarbakır şehrinde mevcut çok sayıda tarihî eser de sur içindeki kesimde bulunur. İçkale dışında kalan kesimde bulunan birçok cami arasında en büyüğü ve en ünlüsü Ulucami’dir. İslâm fethinin ardından eski bir kilise yerinde inşa edilen bu cami Selçuklu döneminde Sultan Melikşah’ın emriyle 1091 yılında onarılmıştır. Çok geniş bir alan kaplayan bu camiden başka Ömer Şeddad Camii (halk arasında Hz. Ömer Camii denir, inşa tarihi 1150-1151), Nebî Camii (Peygamber Camii, 1530), Safâ Camii (İparla Camii, XV. yüzyıl), Hoca Ahmed (Ayni Minare Camii, 1499), Şeyh Mutahhar (halk arasında Şeyh Matar, 1500), Lala Bey (XV. yüzyıl), Şeyh Yûsuf (XVI. yüzyıl), Fâtih Paşa (1516-1520), Hüsrev Paşa (1521-1528), Ali Paşa (1534-1537), İskender Paşa (1551), Behram Paşa (1564-1572), Melek Ahmed Paşa (1587-1591), Defterdar (1594), Nasuh Paşa (1606-1611), Kürt İsmâil Paşa (1868-1875) camileri şehrin önemli camileridir. Ayrıca çok sayıda mescid (1056 tarihli Mervânî Mescidi, XVI. yüzyıla ait Cağaloğlu Mescidi, Salos Mescidi, Kavvâs-ı Kebîr ve Kavvâs-ı Sagīr mescidleriyle XVII. yüzyıla ait Dabanoğlu Mescidi) şehrin sur içindeki mahallelerine dağılmış vaziyettedir. Akkoyunlu dönemine ait İbrâhim Bey Mescidi, Tâceddin Mescidi, Hacı Büzürg Mescidi bunlar arasında en tanınmış olanlarıdır.

Eski bir kültür merkezi olan Diyarbakır’da medrese mimarisinin de güzel örneklerine rastlamak mümkündür. Bunlardan bazıları günümüze ulaşmamış olsa da Zinciriye Medresesi (1198), Mesûdiye Medresesi (1194), Ali Paşa Medresesi (1537), Muslihuddîn-i Lârî Medresesi (XVI. yüzyıl) ayakta kalan eserlerdendir. Sur içinde bulunan tarihî eserler bu sayılanlarla sınırlı değildir. Bunlara çok sayıda türbe ve han da ilâve edilebilir. Türbelerden Sultan Şücâ (1208-1209), Şeyh Yûsuf el-Hemedânî (XV. yüzyıl), Şeyh Abdülcelîl (XVI. yüzyıl), Lala Bey (XVI. yüzyıl), yapım tarihleri belli olmayan Sarı Saltuk ve Zincirkıran türbeleri, halk arasında Karadeniz Türbesi olarak tanınan Mîr Seyyaf Türbesi (yapım tarihi belli değil), Fâtih Paşa (1522), İskender Paşa (1565’ten önce) ve Özdemiroğlu Osman Paşa (1585) türbeleri en tanınmış olanlarıdır. Hanlar arasında, Mardin Kapısı’ndan şehre girilince ana cadde üzerinde bulunan Deliller Hanı ile (Hüsrev Paşa Hanı da denir, 1527-1528) bunun biraz kuzeyinde aynı cadde üzerinde bulunan Hasan Paşa Hanı (1574-1575), bunun biraz güneyinde sokak içindeki Çifte Han (XVI. yüzyıl) ve Ulucami yakınında bulunan Yenihan (1788-1789) en iyi şekilde korunarak günümüze ulaşmış olanlardandır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1992 yılı istatistiklerine göre Diyarbakır’da il ve ilçe merkezlerinde 200, kasaba ve köylerde 1119 olmak üzere toplam 1319 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı ise 99’dur.  NEJAT GÖYÜNÇ

 

 

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Akkoyunular Karakoyunlular Babürlüler Mervaniler Diyarbakır

Mustafa ESER Mustafa ESER