Akkoyunular Karakoyunlular Babürlüler Mervaniler Diyarbakır
AKKOYUNLULAR
XV. yüzyılda Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Irak’ta hüküm
süren Türkmen hânedanı (1340-1514) Oğuzlar’ın Bayındır boyuna mensup
olduklarından kendilerine Türk kaynaklarında Bayındır Han Oğlanları, İran
kaynaklarında Bayındıriyye adları da verilir. Çeşitli oymaklardan meydana gelmişlerdir.
Muhtemelen, Moğol istilâsı üzerine Anadolu’ya gelen Türkmenler’den olup
Diyarbekir’in Ergani yöresine yerleştiler ve Artuklular’a bağlandılar. Tarih
sahnesine çıkışları, 1340’ta Tur Ali Bey idaresinde Trabzon Rum
İmparatorluğu’na yaptıkları akınlarla başlar.
Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey Osmanlılar’a karşı
Venedik ile ittifak teşebbüslerinde bulundu; ancak Fâtih Sultan Mehmed ile
1473’te Otlukbeli’de yaptığı savaşta bozguna uğradı. Âdil, ahlâklı, halka karşı
şefkatli ve ilim adamlarına saygılı bir hükümdar olan Hasan Han’ın birçok cami,
medrese ve ribât yaptırdığı bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe’ye tercüme
ettirerek huzurunda okuttuğu da kaynaklarda zikredilmektedir. O, elde ettiği
başarılar ve yaptığı hayırlı işlerle yalnız Türk tarihinin değil, İslâm
tarihinin de zirve şahsiyeetlerindendir.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yavuz Sultan Selim
tarafından Güneydoğu Anadolu’nun fethine memur edilen son Akkoyunlu hükümdarı
Murad başarılı olamadı ve bir savaşta mağlûp düşerek öldürüldü (1514). Bu
şekilde Akkoyunlu Devleti tarih sahnesinden silinmiş oldu. Fakat hânedan
mensuplarının Osmanlı hâkimiyeti devrinde de eski Akkoyunlu Devleti sahasında
yaşadıkları bilinmektedir.
Akkoyunlular devrindeki kültür hayatı hiç
incelenmemiştir. Akkoyunlu hânedanı mensupları ile büyük beyler çok kısa süren
zamanlarında gerek Türkiye’de gerekse İran’da cami, medrese, kervansaray,
hastahane, türbe ve saray gibi pek çok eser vücuda getirmişlerdi. Bu hususta
Uzun Hasan Bey başta gelmektedir. Gerçekten kaynaklarda Hasan Bey’in cami,
medrese, zâviye ve kervansaray olmak üzere birçok eser yaptırdığı söylenir.
Bunların çoğu günümüze kadar ulaşmamış ise bu sadece zamanın değil, insanların
da yaptıkları tahribattan ileri gelmiştir. FARUK SÜMER
KARAKOYUNLULAR
Doğu
Anadolu, Azerbaycan, İran ve Irak’ta hüküm süren Türkmen hânedanı (1351-1469).
İran ve Irak’ta iki yüzyıla yakın hüküm süren Moğol hâkimiyetine fiilen son
vererek buralarda Türkmen nüfuzunu tesis etmek suretiyle bilhassa Azerbaycan’ın
Türkleşme’sinde önemli rol oynayan Karakoyunlular’ın hangi Oğuz boyuna mensup
olduğu bilinmemektedir.
Karakoyunlular’ın
XIV. yüzyılın birinci yarısında Moğollar’a tâbi olarak kışın Musul bölgesinde
kışladığı, yazları da Van gölü kıyısındaki Erciş yöresinde geçirdiği
bilinmektedir.
Karakoyunlular’ın
siyaset sahnesine çıkması İlhanlı tahtı için yapılan mücadeleler sırasında oldu.
Karakoyunlular’ın ilk beyi sayılan Bayram Hoca (ö. 782/1380) Musul’u alarak
buranın idaresini kardeşi Birdi Hoca’ya verdi.
Karakoyunlular,
bütün Anadolu’yu nüfuzları altına aldıkları bu dönemde Batı İran’ı zaptetmiş
olan Timur (788/1386) Anadolu’yu da istilâ için fırsat kolluyordu.
Karakoyunlu
hükümdarı Kara Yusuf Ancak Tebriz’in güneydoğusunda Ucan’a yakın bir yerde
vefat ettiğinde (13 Kasım 1420)
devletinin hakimiyet sahası Erzincan’dan Kazvin’e, Gence’den Bağdat’a
kadar uzanıyordu.
Cihan Şah
(1438-1467), İskender’in ölümünden sonra Irak hariç bütün Karakoyunlu
ülkelerinin yegâne hâkimi oldu. Bu hükümdar zamanında Karakoyunlu Devleti bir
imparatorluk mahiyetini alıp en parlak devrini yaşadı. Cihan Şah,
hükümdarlığının ilk dış seferini Gürcistan üzerine yaparak başarıyla
sonuçlandırdı.
Cihan Şah’ın
Tebriz’de başlıca cami ve zâviyeden müteşekkil bir külliyesi vardır. Künyesine
nisbetle Muzafferiyye adını taşıyan bu külliyenin, hatunu Can Begüm tarafından
yaptırıldığını Ebû Bekr-i Tihrânî bildirir. Mavi çinilerle süslenmiş olduğu
için Tebriz halkı tarafından Mescidi Kebûd (Gökmescid) denilen bu eser
uzmanlarca İran’ın günümüzde sanat değeri en yüksek eserlerinden biri
sayılmaktadır. Faruk Sümer
BÂBÜRLÜLER
1526-1858 yılları arasında Hindistan’da hüküm süren bir Türk devleti. Hânedanın
kurucusu ve ilk hükümdarı Çağatay Türkleri’nden Bâbür’dür. Bâbür Şah 1526’da
Pânîpet Meydan Savaşı’nı kazanarak Lûdî Sultanlığı’nı ortadan kaldırdı ve
Bâbürlü hânedanını kurdu.
Bâbürlüler’in son güçlü hükümdarı Nâsırüddin Muhammed’dir. Rûşen-ahter lakabını
taşıyan Nâsırüddin Muhammed 29 Eylül 1719’da tahta çıktı ve Seyyidler’in de
yardımıyla mevkiini sağlamlaştırarak otuz yıla yakın saltanat sürdü. Nâsırüddin
Muhammed, oğlunun Afganlılar tarafından öldürülmesinden kısa bir süre sonra 16
Nisan 1748’de vefat etti. Delhi’de XIV. yüzyılın büyük velîsi Şeyh Nizâmeddin
Evliyâ’nın türbesi yakınında toprağa verildi. Bâbürlüler bundan sonra hızlı bir
çöküş içine girdiler.
Bâbürlüler’in din işlerine “sadrü’s-sudûr” bakardı ve ülkedeki vakıflarla
zekât ve hayır işlerini yürütmek onun başlıca görevi idi.
Bâbürlüler’in hâkim oldukları topraklar XVIII. yüzyıl ortalarına kadar en
geniş sınırlarına ulaşmıştı. Pencap, Sind, Dûâb, Kuz, Orissa, Bengal, Gucerât,
Dekken ve Keşmir bölgeleri eyalet olarak kurulmuştu.
Bâbürlüler Hindistan’da kültür ve medeniyetin gelişmesinde büyük rol
oynamışlardır. Kendilerine has bir mimari tarz geliştirdikleri gibi ülkenin her
tarafını önemli eserlerle süslemişlerdir. Bâbürlü başşehirleri Kâbil, Lahor,
Delhi, Agra ve Fetihpûr Sikri’de cami, türbe, bahçe, köprü, su arkları, köşkler
meydana getirmişlerdi. Agra’daki muhteşem eser Tac Mahal, Bâbürlüler’in
ulaştığı medeniyetin en mükemmel örneğidir. Ayrıca Bâbürlüler Türk-İslâm
tarihçiliğinin gelişmesine de büyük hizmet etmişlerdir. Bâbürlü hükümdarların
saraylarında görevlendirdikleri âlimler, diğer ilimler yanında tarihçiliğe de
altın devrini yaşatmışlardı. Herat mektebi ve Hint-İran geleneği tarihçiliği
tesiri altına almıştır. M. Elliot ve J. Dowson, Bâbürlü devri tarihçilerinin
eserlerini külliyat halinde İngilizce’ye tercüme ederek yayımlamışlardır.
Bâbürlüler devrinde yazılmış başka önemli eserler de vardır. Bâbür’ün yazmış
olduğu Bâbürnâme, kızı Gülbeden Begüm’ün kaleme aldığı Hümâyûnnâme,
Ebü’l-Fazl el-Allâmî’nin yazdığı Ekbernâme bunlar arasındadır.
Ayrıca Nizâmeddin Ahmed Herevî’nin umumi Hint tarihine dair Ṭabaḳāt-ı
Ekberî’si ile Firişte’nin Gülşen-i İbrâhîmî adlı eserleri
de meşhurdur. ENVER KONUKÇU
MERVÂNÎLER
983-1085 yılları arasında Meyyâfârikīn (Silvan) merkez olmak üzere
Diyarbekir ve çevresinde hüküm süren bir İslâm hânedanı.
Mervânîler’in kurucusu Bâd (Bâz) lakaplı Ebû Şücâ Abdullah Hüseyin’dir.
Kaynaklarda önceleri çobanlık yaptığı bildirilen Bâd’ın, ilk siyasî
faaliyetleri Bağdat’a hâkim olan Şiî Büveyhîler’in emîri Adudüddevle’ye karşı
olmuştur. Bâd, Bizans’ın bölgedeki iktidar boşluğunu iyi değerlendirerek
Erciş’i ele geçirdi (978’den sonra) ve bölgedeki bazı şehirleri yağmaladı.
Bâd’ın Bağdat’ı alarak Büveyhîler’i oradan uzaklaştırmak istediği de
bilinmektedir.
Adudüddevle’nin ölümünden (Nisan 983) sonra Bâd Diyarbekir bölgesine
inerek Meyyâfârikīn’i aldı ve Mervânîler adıyla anılacak olan devletin
temellerini attı.(983) Ardından Âmid, Nusaybin, Cizre ve Ahlat taraflarını ele
geçirdi. Büveyhîler’den Samsâmüddevle’nin gönderdiği iki orduyu da yenen Bâd
373 (984) ilkbaharında Musul’a hâkim oldu. Samsâmüddevle ile yaptığı antlaşma
sonucunda Diyarbekir’in tamamına ve Tûr Abdîn bölgesinin batı taraflarına hâkim
oldu.
Mervânîler’le Büyük Selçuklular arasındaki ilişkiler Tuğrul Bey zamanında
başladı. Diyarbekir ve Musul bölgesinde yağmalar yapan Arslan Yabgu’ya bağlı
Oğuzlar’ın (Yabgulular) faaliyetlerinden şikâyetçi olan Nasrüddevle bu
vesileyle haberleştiği Tuğrul Bey ile dostane münasebetler kurdu ve Büveyhîler
adına okuttuğu hutbeyi Tuğrul Bey adına okutmaya başladı (1049). Bizans
İmparatoru Konstantinos’un ricasıyla, Selçuklular’ın elinde esir bulunan Gürcü
Prensi Liparit’in Sultan Tuğrul Bey tarafından serbest bırakılmasını sağladı.
Nasrüddevle zamanında Diyarbekir bölgesi tarihinin en parlak dönemlerinden
birini yaşadı. Ticarî ve kültürel faaliyetler yoğunluk kazandı; onun sarayı
âlim ve şairlerle doldu.
Malazgirt Muharebesi sırasında Mervânîler’in hâkimiyetindeki Diyarbekir
bölgesinden 10.000 kadar gönüllü Selçuklu ordusuna katılmıştı. Bu zaferden
sonra Ahlat ve Malazgirt Selçuklu hâkimiyetine geçti. Bizans İmparatoru
Mikhail’in, Melikşah’ın büyük önem verdiği Anadolu akınlarının durdurulması
için Meyyâfârikīn’e elçi göndermesi (1072), imparatorun Selçuklular’la yapmayı
düşündüğü barışa Mervânoğulları’nın desteğini sağlamak istediğini
göstermektedir.
Son Mervânî emîri Nâsırüddevle Mansûr, Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra
başlayan iktidar boşluğundan istifade ederek bölgeyi tekrar alıp Mervânî
Devleti’ni ihya etmek için çaba sarfettiyse de Büyük Selçuklu tahtını ele
geçirmeye çalışan Tutuş’un müdahalesiyle karşılaştı. Tutuş Diyarbekir bölgesini
zaptedip (1093) Mansûr’u esir aldı, ardından veziri İbn Bedî‘in aracılığıyla
serbest bırakılıp Cizre’ye dönmesine müsaade etti. Mansûr Ocak 1096’da ölünceye
kadar burada kaldı.
Mervânîler zamanında Diyarbekir bir ilim merkezi haline gelmişti. Bir uç
(sugūr) eyaleti olan bölge hatip, şair ve din âlimleriyle şöhret bulmuştu.
Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: Abdullah el- Kâzerûnî, Ebû Abdullah
el-Baradânî, Ebû Abdullah Hüseyin b. Seleme, Ebû Ali Hasan b. Ali el-Âmidî,
Ebü’l-Hasan el- Mağribî, Ebû Nasr el-Menâzî, İbnü’t-Tarîf, İbnü’l-Masîr, İbn
Sevdâvî, Ubeydullah b. Ferrâ, İbnü’ş-Şıhne, Ebü’l-Ganâim, Muhammed b. Ahmed
eş-Şâşî, Ebü’l-Hasan b. Gāzî, İbn Nübâte el-Hatîb.
Emevîler ve Abbâsîler’in ilk dönemlerinde Hâricî fikirleri benimsemiş olan
Diyarbekirliler IX. asırdan itibaren Hanbelî ve Mâlikî, Selçuklu hâkimiyetinden
itibaren de Hanefî mezheplerini kabul ettiler; Mervânîler devrinde ise Abbâsî
halifelerinin desteğiyle Şâfiîliğin yerleşmeye başladığı görülmektedir.
Nasrüddevle zamanında Şâfiî fakihi Ebû Abdullah Muhammed b. Beyân
el-Kâzerûnî Diyarbekir’e giderek mezhebini yaymaya başlamıştı. İbnü’l-Esîr,
Şâfiî mezhebinin bölgede onun döneminde yerleştiğini söyler. Hanbelî fakihi
Ebü’l-Hasan Ali el-Âmidî aslen Bağdatlı olmasına rağmen Halife
Kāim-Biemrillâh’ın isteği üzerine 1058 yılında Âmid’e giderek ölümüne (1074)
kadar burada ders vermiştir. Âmid’deki Mesûdiye Medresesi’nde bulunan 1194
tarihli kitâbede şehirde dört mezhep fakihinin ders verdiği zikredilmektedir. Abdürrahim Tufantoz
DİYARBAKIR
Tarihi geçmişi M.Ö 2300 lü yıllara kadar giden Diyarbakır, İslâmî dönemde
Âmid ismini alarak XVII. yüzyıla kadar hem şehir hem de onun merkez olduğu
sancağın adı olarak kullanıldı. Diyarbakır Anadolunun tadim şehirlerinden
birisidir. Osmanlılar döneminde bazan Kara Âmid adıyla da anılan şehrin daha
sonraki adı olan Diyarbekir ise müslüman Araplar bölgeyi fethettikten sonra,
Rebîa Arapları’nın iki büyük kabilesinden biri olup Dicle kenarlarında yaşayan
Bekir b. Vâil kabilesinin yayıldığı topraklara verilen Diyâr Bekr veya Diyâr-ı
Bekr adına dayanır.
Bu bölge için ne zamandan beri kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle
birlikte VIII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda geçtiği tesbit edilen Diyâr-ı
Bekr Osmanlı hâkimiyeti döneminde Diyarbekir şeklini alarak Âmid şehri ve
sancağı merkez olmak üzere teşkil edilen beylerbeyiliğin adı olmuş, XVII.
yüzyıldan sonra ise şehir merkezi için kullanılmaya başlanmış, 1937’de
Diyarbakır şekline çevrilmiştir.
Diyarbekir bölgesi Abbâsîler
devrinde, Emevî Halifesi Abdülmelik zamanından itibaren bu yöredeki Araplar
arasında taraftar bulan Hâricîler’in isyanı ile karışıklıklar içine düştü. X.
yüzyıl başlarında Bizans tehdidi karşısında tamir ettirilmiş (297/909), bu
kuvvetli tahkimat sebebiyle çevredeki kaleler teker teker Bizanslılar’ın eline
düştüğü halde Âmid müslümanların elinde kalmıştır. İslami dönemde pek çok haçlı
muhasarasına maruz kalmış ancak bu hasaraların hepsi sonuçsuz kalmıştır. 1021
yılında Mervanoğulları Emirliğinin başkenti oldu. Mervânîler zamanında Diyarbekir bir ilim merkezi
haline geldi. Bir uç (sugūr) eyaleti olan bölge hatip, şair ve din âlimleriyle
şöhret bulmuştu.
Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: Abdullah el- Kâzerûnî, Ebû
Abdullah el-Baradânî, Ebû Abdullah Hüseyin b. Seleme, Ebû Ali Hasan b. Ali
el-Âmidî, Ebü’l-Hasan el- Mağribî, Ebû Nasr el-Menâzî, İbnü’t-Tarîf,
İbnü’l-Masîr, İbn Sevdâvî, Ubeydullah b. Ferrâ, İbnü’ş-Şıhne, Ebü’l-Ganâim,
Muhammed b. Ahmed eş-Şâşî, Ebü’l-Hasan b. Gāzî, İbn Nübâte el-Hatîb.
Bu dönemin en dikkat çeken gelişme
Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’in verdiği destekle Şafii mezhebi önce
Diyarbakır’da ardından Mervani coğrafyasında yerleşmiş ve güç kazanmıştır.
Şafiî ulemanın en belirgin çehresi Ebu
Abdullah Muhammed b. Beyân el-Kâzerûnî olmuştur. Birçok talebe yetiştiren
Kazerûnî, el-İbâne adlı eseri telif etmiştir. Kazerûnî’nin ardından, öğrencilerinden
Nizamiye Medresesi’nde müderrislik yapan ve “Şafiî’nin kitapları yansa tekrar
yazar” denilen Rûyânî de birçok eser telif etmiştir.
Aynı şekilde Muhammed b. Ahmed
b. Hüseyin b. Ömer Ebubekir eş-Şâşî el-Fârikî, Muhammed b. Yahya b.Serakat
Ebü’l-Hasan el-Âmidî el-Basrî, Ebu Yusuf Abdüsselam b. Muhammed b. Yusuf
b.Bündâr el-Kazvînî el-Mukrî, Hasan b. İbrahim b. Ali b. Berhûn Kadı Ebu Ali
el-Fârıkî ve Fakih Ebü’l-Fütûh Nasr b. İbrahim el-Makdisî en-Nablusî gibi
alimler hem talebe yetiştirmiş hem de eser telif etmişlerdir.
Bunun dışında Dabbe b. Ahmed,
Kadı Ebü’l-Muzaffer Abdülcelil b. Abdülcebbar el-Mervezî, Ebu Talib
Afif b. Abdullah el-İs’irdî, Muhammed b. Hibetullah İbn Yahya
el-Muvassal, Hafız Ebü’l-Kasım Mekki b. Abdüsselam b. Hüseyin er-Rümeylî,
Hüseyin b. Nasr b. Abdullah en-Nihâvendî el-Eydebnî Âmid’deki ilmi
faaliyetlerle anılan alimlerdir.
Şafiî âlimlerin haricinde Amid’de
Hanbelî ulemanın da etkin olduğu görülmektedir. Bunlardan Umdetü’l-Hâdır,
Kifâyetü’l-Misâfir adlı eserin sahibi olan Ebü’l-Hasan Ali el-Âmidî
el-Hanbelî’nin talebe yetiştirdiği ve dönemin meşhur Hanbelî âlimlerinde
Kadı Ebu Ya’la’nın oğlunun yanında ders aldığı anlaşılmaktadır. Cevâbâtu Mesâile Veredet min Meyyâfârikîn”
adlı eserin sahibi Ebü’l-Kasım İbnü’l-Ferrâ el-Hanbelî de adı geçen
bir başka Hanbelî alimidir.
Mervani hükümdarı Nasrüddevle’nin uzun süren saltanatı esnasında
(1021-1061) şehrin surları tamir edildi, Dicle Köprüsü yaptırıldı; âlimler,
şairler, İbn Butlân gibi hekimler de burada toplandı. Böylece şehir İslâm
âleminin en büyük merkezlerinden biri haline geldi. Bu devirde yavaş yavaş
Hâricîlik yerine Sünnîlik yayılmaya, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfiî, nihayet Hanefî
mezheplerinde büyük fakihler şehirde görev yapmaya başlamışlardır. Nitekim
şehirde bulunan Mesûdiye Medresesi içindeki 1194 tarihli kitâbeye göre burada
dört mezhebin fakihleri bir arada öğretim faaliyetinde bulunmaktaydılar.
Diyarbakır, Hısnıkeyfa Artuklu Emiri Nureddin Muhammedin tahrikiyle
Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından 1183 yılı başında kısa bir kuşatma sonucunda ele
geçirildi. İmâdüddin el-Kâtib el-İsfahânî’nin bildirdiğine göre o tarihte
şehirde halı, kilim ve çadır imal ediliyor, ayrıca çok daha sonra Mısır’a
götürülen zengin bir de kütüphane bulunuyordu. 1185’te Nûreddin Muhammed’in
vefatı üzerine yerine oğlu II. Sökmen geçti. Bu hükümdar zamanında Âmid’de
Mesûdiye Medresesi yaptırılmış ve babası gibi o da şehrin surlarını tamir
ettirmişti.
Çaldıran savaşının ardından bazı karışıklıklar çıksa da 10 Eylül 1515’te
şehir kesin olarak Osmanlı idaresine girdi. 1518 tarihli tahrire göre şehirde
bir darphâne, bir kirişhâne, birer de boyahane, macunhâne, tabakhâne, bozahâne
ve başhâne bulunuyordu. Şehirdeki boyahanenin yıllık gelirinin 150.000 akçe
olması, şehirde dokumacılığın ne kadar ileri gitmiş olduğunu gösterir. Bu gelir
1568’de 213.617 akçeye yükselmiştir. Ayrıca Diyarbekir beylerbeyiliğine bağlı
pek çok yerde de boyahaneler vardı. Diyarbekir’in bilhassa kırmızı kök boya ile
boyanmış iplikleri meşhurdu.
Şehirde Osmanlı ümerâsı tarafından yaptırılan cami, han ve benzeri eserlere
fetihle birlikte rastlanmaktadır. Bunlardan birisi Fâtih Paşa Camii adını
taşımakta olup Bıyıklı Mehmed Paşa tarafından inşa ettirilmiştir. Şehrin
1514-1515’te Kara Han tarafından kuşatılması sırasında yardıma gelen Yiğit
Ahmed Bey de bir mescid yaptırmış, bunun etrafında bir mahalle oluşmuştur. XVI
ve XVII. yüzyıllarda Âmid’de Diyarbekir beylerbeyileri Hüsrev Paşa 1521-1528,
Hadım Ali Paşa 1534-1537, İskender Paşa 1551, Behram Paşa 1564-1572, Melek
Ahmed Paşa 1587-1591 ve Defterdar Ahmed Paşa da 1594 yıllarında birer cami inşa
ettirmişlerdir. Deliller Hanı (1527, Hüsrev Paşa), Hasan Paşa Hanı (1574-1575),
Çifte Han da aynı yüzyıldan kalan önemli yapılardır. Şehirde, önünde avlusu ile
görünen Ulucami dışında beş cami farkedilmekte, birçok başka büyük bina da
görülmektedir.
1613’te buraya gelen Polonyalı Simeon indiği Hasan Paşa Hanı’nı üç katlı,
kâgir, 500 beygiri barındırabilecek iki ahırlı, şadırvanlı, pek çok odalı bir
yapı olarak tarif eder. Bunun yanında Kuyumcular Hanı olduğunu, şehirde iki
Ermeni kilisesi bulunduğunu, aşçı, kebapçı, ekmekçi, bakkal, kasap gibi esnafın
çoğunu, hancıların, darphâne ve gümrük hizmetlerinde çalışanların önemli bir
kısmını Ermeniler’in oluşturduğunu, Şemsîler’in de Mardin Kapısı’ndaki
ibadethânelerinde cumartesi günleri toplanarak eğlendiklerini yazar.
Evliya Çelebi, 1655-1656’da Âmid’in kırk yedisi müslüman, yedisi Ermeni
elli dört mahallesi olduğunu belirtir; şehrin bir kısım camilerinden,
mescidlerinden, medrese ve hanlarından bahseder. XVII. yüzyılın ilk yarısında
yaptırılan Nasuh Paşa Camii ve ona bitişik medreseden (Servisehî Hatun), Kara
Mustafa Paşa Camii’nden söz etmez. Onun bahsettiği Hüsreviye Medresesi,
Beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın cami ile birlikte yaptırdığı, XVI. yüzyılda ünlü
âlim ve tarihçi Muslihuddîn-i Lârî’nin de müderrislik yaptığı medresedir.
Evliya Çelebi, Hasan Paşa Hanı’ndan başka Mardin Kapısı dibindeki Bezirgân
Hanı’ndan, içerisinde pek çok esnafı barındıran 1008 dükkânlı bir bedestenden
de bahseder. Bu yapı, harap olduğu için 1900 tarihlerinde Diyarbekir Valisi
Hâlid Bey tarafından tamir ettirilen, 800 dükkânlı ve “çarşû-yı kebîr” diye
tavsif edilen bina olmalıdır. Bezirgân Hanı da Hüsrev Paşa’nın 1527-1528’de
yaptırdığı binadır.
Mervânîler Zamanında Âmid’de İlmî
Terakkî ve İlim Adamları
Mervânî ülkesinde ilmin
terakkisinde en önemli etken ülkedeki istikrar olmuştur. Takip ettikleri
barışçıl politikalar sayesinde servetleri artmış ve bu da kültürel hayatı
beslemiştir. Sükunet istikrar ve zenginlik sayesinde Âmid, Meyyâfârikîn,
Cezîre, Tanza, Şâtân, Erzen, Bitlis ve diğer şehirler kültür merkezleri olup
ilim ehli olan talebelerle dolmuştur. Bu dönem Mervânî coğrafyasında
Meyyâfârikîn ve Âmid’in ilmi terakkide kendini göstermiştir. Âmid’de birçok
alim yaşamış, yetiştirdikleri talebeler İslam dünyasının çeşitli yerlerine
dağılmış ve birçok eser kaleme alınmıştır. Bu dönemde tedrisatın dışında şair
ve tabiplerin de Mervânî ülkesinde tıp ve edebiyatı öteye taşıdıkları
görülmektedir.
Âmid kenti X ve XI. asırda Yakubi
ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı önemli bir yerdi.
Ünlü Arap şairi Ebü’l-Hasan Ali
b. Muhammed Tihamî, Âmid’e gelip İbn Dimne’nin sarayında kalmış ve onun
için şiirler kaleme almıştır. Meşhur Arap şairi Mütenebbî’nin şiirlerini İbane
‘an Serikati’l-Mütenebbî adlı eserinde eleştiren Muhammed b. Ahmed el
Âmidî’nin haricinde Âmid’de doğup Bağdat, Şam ve Isfahan’a kalan Hüseyin
b. Sa’d b. Hüseyin b. Muhammed Ebu Ali el-Âmidî adlı şairler bu dönemde
yaşamışlardır.
1047 ile 1050 yılları arasında
Âmid’de kalan ve yazdığı Davetü’l-Etibbâ adlı eseri Mervânî hükümdarı
Nasrüddevle Ahmed’e ithaf eden dönemin en tanınan hekimi İbn Butlan, eserinde
tıbbi konuları izah etmiş, çeşitli hastalıklar, tedavileri ve ilaç isimlerini
anlatmış ayrıca 26 tıp malzemesini tanıtmıştır.
Mervaniler döneminde şehirdeki
ticaretin nişaneleri kervansay, han ve çarşılardı. Mervânîler zamanında Âmid’de
altmıştan fazla çarşının olduğu bilgisi şehirdeki ticari hareketliliği
göstermektedir.
Çalışmamızda bahsi geçen şehirlerde
ki çarşı, han ve kervansaraylardan özellikle bahsettiğimi fark etmiş
olmalısınız. İslam coğrafyasında ticari canlılık beraberinde vakıf
eserlerindeki canlılığı getirmiştir. Ayrıca İslam medeniyetinde çarşı. Han vb.
ticari yapılar her zaman vakıflara gelir getirici akar olarak yapılırdı.
Âmid’deki Eserler
Âmid’de sur, çeşme, ibadethane,
saray ve köprü gibi yapılarda Mervânî izleri günümüze ulaşmıştır. Günümüze
ulaşan eserlere dayanarak Mervânî imar faaliyetlerinin Meyyâfârikîn ve Âmid’de
yoğunlaştığı sanucuna varılmaktadır.
Nasrüddevle’nin Dağkapı’daki surda
yaptırmış olduğu Mervânî Mescidi de 1056 tarihini taşıyan muazzam kitabesi ile
günümüze ulaşmıştır.
Nasrüddevle’nin Âmid’e kuşbakışı 15
km uzakta Köprübaşı mevkiinde yaptırdığıve 20 gözlü olduğu söylenen köprünün 3
ayağı görünmektedir. 431/1039-40 tarihinde yaptırılan köprünün kitabesinde
Mervânî hükümdarı Nasrüddevle Ahmed, Âmid valisi olan oğlu Sa’düddevle
Ebü’l-Hasan Muhammed, Âmid kadısı Kadı Ebu Ali ve Âmid halkından İbn Ukayl’ın
ismi yazılıdır.
Nizâmüddîn zamanında yaptırılan ve
günümüze ulaşmış olan On Gözlü Köprü’nün üzerinde ise 1064-1065 tarihini
taşıyan kitabesi bulunmaktadır. Son Mervânî hükümdarı Nâsırüddevle Mansûr ve
eşi Sittünnâs’ın türbeleri Âmid şehrinin içkalesinde bulunmakta ve İnce Arap
Türbesi olarak bilinmektedir. Döneminin en güzel örnekleri olduğu söylenen
surlardaki kitabelerin haricinde Mervânî döneminden saray, mescit, köprü ve
zamanımızda izine rastlanmayan bir çeşmeden bahsedilmektedir.
2. Uluslararası
Bilimsel Araştırmalar ve Yenilikçi Çalışmalar Sempozyumu 2-5 Mart
2022Mervânîler Döneminde Âmid Arafat YAZ
MEB, Diyarbakır, Türkiye
Buckingham Süryânîler’in 400 aile kadar olduğunu, yahudilerin Bağdat, Halep
ve İstanbul’a göç ettiklerini ve onlardan ancak birkaç düzine ev kaldığını, az
sayıda da Rum bulunduğunu belirttikten sonra şehirde yirmi beş cami, iki
Ermeni, içerisinde iki İtalyan rahibin oturduğu bir Katolik, birer Süryânî ve
Rum kilisesiyle bir küçük sinagogun mevcut olduğundan da bahseder. Şehirde
ayrıca yirmi hamam, on beş kervansaray veya han bulunduğunu bildirerek
bunlardan bazılarının isimlerini verir.
Diyarbekir’de XVII-XIX. yüzyıllarda valilik yapan bazı paşalar çeşitli
hayır eserleri bırakmışlardır. Nasuh Paşa (1606-1611), Silâhdar Murtaza Paşa
(1631-1633), Kara Mustafa Paşa (1644 ve 1650), İsmâil Hakkı Paşa (1868-1875)
birer cami, Köprülü Abdullah Paşa (1717-1720) bir dârülkurrâ, Sarı Abdurrahman
Paşa (1763-1766) bir kütüphane yaptırmıştır. 1900 yıllarında vali bulunan Hâlid
Bey ise büyük çarşı dışında pek çok cami, mescid ve medreseyi yeniden
yaptırmış, bazılarını da tamir ettirmiştir.
Diyarbakır şehrinde mevcut çok sayıda tarihî eser de sur içindeki kesimde
bulunur. İçkale dışında kalan kesimde bulunan birçok cami arasında en büyüğü ve
en ünlüsü Ulucami’dir. İslâm fethinin ardından eski bir kilise yerinde inşa
edilen bu cami Selçuklu döneminde Sultan Melikşah’ın emriyle 1091 yılında
onarılmıştır. Çok geniş bir alan kaplayan bu camiden başka Ömer Şeddad Camii
(halk arasında Hz. Ömer Camii denir, inşa tarihi 1150-1151), Nebî Camii
(Peygamber Camii, 1530), Safâ Camii (İparla Camii, XV. yüzyıl), Hoca Ahmed
(Ayni Minare Camii, 1499), Şeyh Mutahhar (halk arasında Şeyh Matar, 1500), Lala
Bey (XV. yüzyıl), Şeyh Yûsuf (XVI. yüzyıl), Fâtih Paşa (1516-1520), Hüsrev Paşa
(1521-1528), Ali Paşa (1534-1537), İskender Paşa (1551), Behram Paşa
(1564-1572), Melek Ahmed Paşa (1587-1591), Defterdar (1594), Nasuh Paşa
(1606-1611), Kürt İsmâil Paşa (1868-1875) camileri şehrin önemli camileridir.
Ayrıca çok sayıda mescid (1056 tarihli Mervânî Mescidi, XVI. yüzyıla ait
Cağaloğlu Mescidi, Salos Mescidi, Kavvâs-ı Kebîr ve Kavvâs-ı Sagīr mescidleriyle
XVII. yüzyıla ait Dabanoğlu Mescidi) şehrin sur içindeki mahallelerine dağılmış
vaziyettedir. Akkoyunlu dönemine ait İbrâhim Bey Mescidi, Tâceddin Mescidi,
Hacı Büzürg Mescidi bunlar arasında en tanınmış olanlarıdır.
Eski bir kültür merkezi olan Diyarbakır’da medrese mimarisinin de güzel
örneklerine rastlamak mümkündür. Bunlardan bazıları günümüze ulaşmamış olsa da
Zinciriye Medresesi (1198), Mesûdiye Medresesi (1194), Ali Paşa Medresesi
(1537), Muslihuddîn-i Lârî Medresesi (XVI. yüzyıl) ayakta kalan eserlerdendir.
Sur içinde bulunan tarihî eserler bu sayılanlarla sınırlı değildir. Bunlara çok
sayıda türbe ve han da ilâve edilebilir. Türbelerden Sultan Şücâ (1208-1209),
Şeyh Yûsuf el-Hemedânî (XV. yüzyıl), Şeyh Abdülcelîl (XVI. yüzyıl), Lala Bey
(XVI. yüzyıl), yapım tarihleri belli olmayan Sarı Saltuk ve Zincirkıran
türbeleri, halk arasında Karadeniz Türbesi olarak tanınan Mîr Seyyaf Türbesi
(yapım tarihi belli değil), Fâtih Paşa (1522), İskender Paşa (1565’ten önce) ve
Özdemiroğlu Osman Paşa (1585) türbeleri en tanınmış olanlarıdır. Hanlar
arasında, Mardin Kapısı’ndan şehre girilince ana cadde üzerinde bulunan
Deliller Hanı ile (Hüsrev Paşa Hanı da denir, 1527-1528) bunun biraz kuzeyinde
aynı cadde üzerinde bulunan Hasan Paşa Hanı (1574-1575), bunun biraz güneyinde
sokak içindeki Çifte Han (XVI. yüzyıl) ve Ulucami yakınında bulunan Yenihan
(1788-1789) en iyi şekilde korunarak günümüze ulaşmış olanlardandır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1992 yılı istatistiklerine göre
Diyarbakır’da il ve ilçe merkezlerinde 200, kasaba ve köylerde 1119 olmak üzere
toplam 1319 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı ise 99’dur. NEJAT GÖYÜNÇ
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.