Selçuklularda Sağlık Sağlık Kurumları Ve Tıp Eğitimi
Selçuklular’da
Sağlık, Sağlık Kurumları ve Tıp Eğitimi
Türkler, bilinen ilk dönemlerinde tedavi ihtiyaçlarını
din adamı sayılabilecek kamlardan karşılamakta olsalar da Uygurlar
devrinde artık din ve tıp birbirinden ayrılmıştır. Karahanlılar, Gazneliler ile
Selçuklu devletleri döneminde ise tıp hizmeti ve eğitimi veren önemli kurumlar
inşa edilmeye başlanmıştır. Bu yapılar, bulundukları coğrafya itibariyle,
Budistler tarafından yapılan hastanelere mimari açıdan benzemektedirler. Bu
benzerlik açık olarak Gevher Nesîbe Hatun tarafından inşa ettirilen yapıda
görülebilmektedir. Sağlık eğitimi ve klinik tedaviye büyük önem veren Selçuklu
Devleti, ülkenin dört bir yanında çağının ilerisinde sayılabilecek sağlık
kurumları meydana getirmiştir. Selçukluların tıbba dair bu yatırımları devletin
kalkınmasına ve sosyal refahın artmasına vesile olmuştur. Ayrıca Selçuklular,
sosyal devlet anlayışı ekseninde bu sağlık kurumlarını yönetmiş ihtiyaç
sahiplerine, yolculara ve diğer hastalara belli bir müddet ücretsiz tedavi
uygulamışlardır.
Büyük Selçuklu Devleti kuruluşundan itibaren İslâm tıp
ilmine dâhil olmuş ve bu yönde çalışmalarını yürütmüş; devletin zamanla
gelişmesi, ekonomisinin güçlenmesiyle birlikte tıbbî sahadaki çalışmaları ve bu
alanda çalışan Müslim-gayrimüslim bilim adamlarına olan desteği de giderek
artmıştır.
Selçuklular döneminde, ordunun içinde devamlı olarak
orduyla hareket eden, askerlerin sağlık işlerinden sorumlu ve onlara gerekli
acil müdahalenin yapılabilmesi için seyyarhastaneler bulunmaktaydı.
Sultan Melikşâh zamanında orduda cerrahlar, kehhaller (göz
doktoru), hasta bakıcıları ve cerge adı verilen seyyar hastane
çadırları bulunmaktaydı.
Bu seyyar hastaneler; doktorlar, müstahdemler, ilaçlar
ve tüm malzemeleriyle beraber 200 kadar deve ile taşınabilmekteydi. Ancak
Selçuklular adına esas tedavi ve sağlık hizmetlerini üstlenenler, kurumsal
müesseseler olan bîmâristan, dârü’ş-şifâlar ve kervansaraylar idi.
Büyük Selçuklu Devleti’nde tıp eğitimi medreselerden
çok genellikle, Bîmâristan ve
Dârüşşifâ
gibi tesislerde yapılmaktaydı. Burada görev yapan hekimler seyyar olarak çarşı
ve pazarlarda hastaları tedavi etmekteydiler. Buna örnek olarak Şamlı Muhaddeb
adlı bir tabibin hastalarını çarşılarda para karşılığında tedavi etmesi
gösterilebilir. Ayrıca bu tabip, vefat etmeden önce evini tıp ilmi için
vakfetmiş ve burada Müslümanların yararlanması için bir kütüphane kurdurmuştu.
Selçuklular zamanında yaptırılan ilk Selçuklu
hastanesi, Sultan Alp Arslan’ın VeziriNizâmü’l-Mülk tarafından Nîşâbûr’da inşa
ettirilmiştir. Ancak Selçukluların, 1055 itibariyle
inşa
etmeye başladıkları ama günümüze ulaşmayan, Bağdâd, Şîraz, Berdesir, Kâşân,
Ebher, Zencân, Gence, Harran ve Mardin’deki çok sayıda bîmâristan’ı vardı.
Selçuklular tarafından hastane ve tıp eğitimi veren
kurumların inşa edilmesinin iki önemli nedeni vardı. Birincisi, Türklerin
sosyal bir devlet anlayışına sahip olmasıdır. Sosyal devlet anlayışının gerekliliği
Orhun Abideleri’nde ifade edilmekte olup, muhtaç durumdaki halkın sağlık
sorunlarıyla ilgilenilmesi de sosyal devlet anlayışının bir parçasıdır.
İkincisi ise Selçuklular tarafından yönetilen toprakların, ticaret yolları ve
kervansaraylar nedeniyle farklı coğrafyalara açık halde bulunması, salgın
hastalıkların da bu ulaşım ağı sebebiyle hızlı bir biçimde yayılabiliyor
olmasıdır.
Nitekim dârü’ş-şifâlarda temizliğe büyük önem verilir,
hastaların kıyafetleri yıkanır, yatak, çarşaf ile havluları temiz ve düzenli
tutulurdu. (Doktor hasta ilişkisi çoğu darüşşifa vakfiyesine
özellikle belirtilmektedir.) Buralarda yemekhane,
ilaç, macun ve hususi içecekler için ayrı bölümler mevcut olurdu. Tacirlerin
sağlıkları bir bakıma devletin sorumluluğu dahilindeydi. Hastanelerin
bünyesinde kütüphaneler de bulunmaktaydı.
Selçuklular döneminde tıp medreselerinde kullanılan
kitaplar, sonraki yüzyıllarda Avrupa’da kullanılmaya başlanmıştır. Bu noktada
Avrupa’nın, tıp eğitiminde Türklerden etkilendiği rahatlıkla düşünülebilir.
Batı okullarında kullanılan kitapların listesinde, Huneyn b. İshak, er-Razi,
İbn el-Cazzar ve Haly Abbâs gibi bilim adamları mevcuttur.
Selçuklu’larda bîmârhâne, mâristân, şifâiyye,
dâru’t-tıb, dâru’s-sıhha, dâru’l-âfiye gibi isimler de
verilen dâru’ş-şifâlar, genellikle bünyelerindeki medreseler vasıtasıyla
hem hastaların tedavi edildiği hem de talebelerin tıp tahsilinde bulundukları
ve uygulamalı tıp eğitiminin verildiği kurumlardı. Buralarda hem bedenî hem de
rûhî hastalıkların tedavisi için teorik ve pratik çalışmalar yürütülürdü.
Selçuklu dârü’ş-şifâlarındaki müderrisler buralarda tıp talebelerine ders
verdikleri gibi çeşitli bîmâristanlarda da tabip olarak vazife yapmaktaydılar.
Bu medreseler, bir bakıma günümüz eğitim-araştırma hastanelerine benzemektedir.
Öğrenciler, medresenin eyvân kısmında toplanırlar, hastalıklar ve tedavi
usulleri hakkındaki dersleri dinlerler, akabinde öğrendikleri hususları
müderrislerin gözetimi altında hastalar üzerinde tatbik ederlerdi. Tuğrul
Bey’in (1040-1063) emriyle Amîdü’l-Mülk el-Kündürî (ö.1064) tarafından tekrar
düzenlenen Bağdâd’daki Bîmâristân-ı Adudî’de tıp öğrencilerine doktora
tezi mahiyetinde birer çalışma yaptırıldığı bilgisi de oldukça önemlidir.
Selçuklular zamanında tıp medreselerinde okutulan bazı
önemli kitaplar arasında iseHuneyn b. İshâk’ın Kitâbü’l-Mesâ’il fi’t-Tıb ve
Medhal fî’t-Tıb adlı eserleri, İbn Sînâ’nın el-Kānûn fî’t-Tıbb’ı,
Ebû Bekr er-Râzî’nin et-Tıbbü’l-Mansûrî ve el-Hâvî isimli
kitapları, Sâbit b. Kurre’nin Zahîre’si, Ebû Bekr el-Ecvînî’nin Hidâye’si,
Ahmed Ferec’in Kifâye’si, Seyyid İsmâ‘îl b. Hasan el-Cürcânî’nin Zahîre-i
Hârizmşâhî’si, Alî b. Abbâs el-Mecûsî’nin el-Kitâbü’l-Melekî’sinden
başka; Hipokrat’ın Fusûlü Bukrât adıyla bilinen Aforizmalar
kitabı ile Galenos’un tıbba dair kaleme aldığı makaleler bulunuyordu.
Türkiye Selçuklu sahasında hem tıp medreselerinde
müderrislik, hem de bizzat tabiplik yapmış bazı zevât arasında
“melikü’l-hükemâ”, “reîsü’l-etıbbâ” ve “beyhekim” unvanlarıyla bilinen
Ekmelüddîn b. Müeyyed en-Nahcivânî, Ebû Bekr Sadrüddîn İbnü’z-Zekî el-Konevî,
tıbbın birçok dalında 150’yi aşkın eser vermiş olan Muvaffakuddîn Abdüllatîf
el-Bağdâdî, Sultan I. İzzeddin Keykâvus (608-616/1211-1220) ile I. Alâeddin
Keykubâd’ın (616-634/1220-1237) hekimliğini yapmış olan Şemsüddîn İbn Hiblîl
el-Mavsılî, rüya tabirine dair Kâmilü’t-Ta‘bîr adlı eseriyle tanınan
Ebü’l-Fadl b. İbrâhîm et-Tiflisî, çok yönlü meşhur âlim Kutbüddîn-i Şîrâzî, II.
İzzeddin Keykâvus’a (643-660/1246-1262) tabiplik yapmış olan Takıyyüddîn
er-Re’su’l-‘Aynî, Bedrüddîn-i Tebrîzî, Celâleddin Karatay’ın biraderi olan
Hekîm Kemâlüddîn, Cemâleddîn-i Aksarayî gibi isimler zikredilmelidir.
Selçuklulardaki tıp medreseleri ile ilgili olarak,
öncelikle Tuğrul Bey’in buyruğuyla yukarıda adı geçen Bîmâristân-ı Adudî’nin
tamir edilerek buradaki tabip sayısının 28’e yükseltildiğini ve burada yoğun
bir tıp tedrisinin başlatıldığını ifade etmek gerekir. Doğrudan Selçuklular
tarafından inşa edilen ilk hastanenin ve bunun yanı sıra ilk tıp medresesinin
meşhur Selçuklu Veziri Nizâmü’l-Mülk (ö.1092) tarafından Büyük Selçuklu
Devleti’nin henüz kuruluş devrinde Nîşâbûr’da tesis edildiği bilgisi de
Selçukluların tıp eğitimine ne denli ehemmiyet verdiklerini gösterir
niteliktedir. Aynı şekilde Bağdâd’daki Nizâmiye Medresesi’nin kompleksinde
de en başından itibaren bir bîmâristan bulunuyordu ve muhtemelen burada tıp
talebelerine uygulamalı dersler verilmekteydi.
Türkiye Selçukluları döneminde kurulup günümüze
ulaşmış hastane ve Tıp fakülteleri arasında en eski hastane ve tıp fakültesi
olan, I. Gıyâseddin Keyhüsrev’in (1192-1196, 1205-1211) kız kardeşi Gevher
Nesîbe Sultan adına 1206 yılında yaptırdığı Gevher Nesîbe Hatun
Dâru’ş-şifâsı, Sivas şehrinin
merkezinde Sultan I. İzzeddîn Keykâvus tarafından 1217 yılında inşa ettirilen
dâru’ş-şifâ kompleksinde “Şifâiyye” si Türkiye Selçuklu Devleti’nin
İlhanlı tahakkümünde bulunduğu devrenin meşhur devlet adamı Mu‘înüddîn Süleymân
Pervâne’nin (ö.1277) 1275 yılında Tokat’ta inşa ettirdiği Pervâne Bey
Dârüşşifâsı (Gök Medrese) ’nın bünyesindeki tıp medresesi “Gök Medrese”
Suriye Selçuklularından Melik Tâcüddevle Tutuş’un (1078-1095) memlûklerinden
Humar Tegin’in Bağdâd’daki Nizâmiyye Medresesi yakınında ve Tutuşiyye
Medresesi’nin yanında yaptırdığı dâru’ş-şifâ’sı örnek verilebilir. Yine Kirmân Selçuklu hükümdarlarından Melik
I. Turanşah’ın (1085-1097) Berdesîr’de inşa ettirdiği külliyede bîmâristân ile
birlikte bir tıp medresesi bulunuyordu.
Selçuklulara tâbi İldenizliler Atabegliği döneminde de
yine Azerbaycan’da çok sayıda
sağlık
kurumu inşa edilmiştir. Gence, Berde, Beylagan ve Arran coğrafyasında eczaneler
ve hastaneler mevcuttu. Şamahı’da, Melhem Tıp Medresesi olarak
adlandırabileceğimiz kurum ile Gabala, Derbend, Şabran, Bakü ve Şirvân
coğrafyasının diğer şehirlerinde yine muhtelif hastaneler vardı. Tebriz ve
yakın coğrafyasında da benzer şekilde sağlık kurumları işletilmekteydi.
Şamahı’da Kafiyeddin Ömer tarafından büyük bir hastane kurulmuştur. Bu kişi
ayrıca “özel” bir tıp medresesi de açmıştır. Burada Türk öğrenciler, “doğal”
yöntemlerle hastalıkları nasıl iyileştirebileceklerini öğrenip, yazılı tıp
eserlerini de kullanabilmek adına Arapça, Farsça, Grekçe ve diğer yabancı
dillerin eğitimini alıyorlardı.
Türkiye Selçuklu Devleti’nde, kervansaraylar da tedavi
amaçlı kullanılan müesseselerden idi. El-Ömerî ve Kalkaşendî, Türkiye’deki
kervansaray dahilinde bir bîmâristanın da mevcut olduğu bilgisini vermektedir.
Celâleddin Karatay’ın Kayseri’ye yakın bir mesafede mevcut bulunan
kervansarayında, hasta yolculara içecek ve ilaç ikram edildiği bilinmektedir.(Celaleddin
Karatay vakfiyesinde kervansaray’da hastaların iyileşene kadar
kalabileceklerini özellikle belirtmektedir.)
Selçuklu kervansaraylarında üç gün boyunca, buraya
gelen insanlara ücretsiz sağlık hizmeti verilmekteydi. Kervansaray bünyesinde
hekimler bulunuyor veya yakınındaki büyük şehirden hekim çağrılıyordu. Hekimler
ve ilaçlar, vakıf bünyesinden karşılanıyordu. Sadece yolculara değil, yakınları
dâhilindeki yerleşim birimlerine de sağlık ihtiyaçları adına hizmet
etmekteydiler. Müdahalelere rağmen vefat eden hastanın kefenlenme masrafı da
yine vakıf bünyesinde karşılanırdı. Fakir ve zengin arasında bir ayrım
gözetilmemekteydi, hastalar iyileşene kadar hastanelerde kalabilirlerdi.
Selçuklu eczaneleri, döneme kıyasla gayet gelişmiş
müesseselerdi, gerekli ilaçların yapımı için Hindistan coğrafyasından ürünler
dahi temin edilmekteydi. Bu eczaneler, şehirlerde bulunduğu gibi
kervansaraylarda da mevcuttu. Selçuklu hastaneleri, İslâm tarihinin elimize
ulaşabilmiş en eski hastaneleridir. Dolayısıyla İslâm tıp tarihi incelenirken,
Türk tıp tarihinin incelenmesi de zorunludur.
Selçuklular tarafından, Anadolu’da inşa edilen başta
hastaneler olmak üzere bütün vakıf eserler Osmanlılar tarafından da muhafaza
edilmiş, gerektiğinde ilave vakıflarla desteklenmiştir. Türkiye Selçuklu
Devleti’nde uygulanan tıbbî metotlar ve müdahaleler, III. Selim döneminde
(1789-1807) tıp alanında yapılan ıslahatlara kadar Osmanlılarda da
kullanılmıştır. Osmanlı Devleti İslam medeniyet geleneğini devam ettirerek
Selçuklulardan aldığı yöntemleri devam ettirerek tıbbî düzenini işletmiştir.
Mithat Paşa ise Suriye’de vali iken bir gurebâ
hastanesi kurmuş ve gerekli maddiyatı Nûreddin Zengî Hastanesi’nin
vakfından karşılamıştır.
Türkiye Selçukluları döneminde tıp ilminin gösterdiği
önemli gelişmelerden biri de literatürün Türkçeleşmeye başlamasıdır. İslâmî tıp
geleneği içerisinde ilk Türkçe tıp eserleri bu dönemde kaleme alınmaya
başlanmıştır. Bu doğrultuda ilk çalışma, 1233 tarihinde Hârezm’den Anadolu
topraklarına gelen Hekim Bereke’nin Tuhfe-i Mübârizî adlı tercümesidir.
Nâsırüddin Tûsî’nin öğrencisi olan Kutbeddin Şirazî, Konya’ya kadar gelmiş ve
İbn Sinâ’nın eserine Tuhfetü’s-Sa’diyye adlı bir şerh yazmıştır.
Türkiye Selçuklularında, hayır kurumlarının bânileri
arasında kadınların da olduğu görülmektedir. Kadınların imar faaliyetlerine
olan katılımı Türkiye Selçuklu Devleti’nde görüldüğü gibi, daha önceki siyasî
teşekküllerde de mevcuttu. Tedavi amaçlı kullanılan, Kütahya’daki Yoncalı
Ilıcası ise hanedan mensubu olmayan Gülsüm Hatun tarafından, 1223 yılında
inşa ettirilmiştir.
Sultan I. Alâeddin Keykubâd, Gâziye Hatun ile olan
evliliğinden hemen önce, kendisinin gelin alayını karşılamak için Malatya’ya
giderken boynunda çıkan bir çıban yüzünden ağır bir biçimde hastalanmıştı.
Sultan I. İzzeddin Keykâvus ise verem hastalığı yüzünden hayatını kaybetmişti.
Dolayısıyla, sağlık hizmetleri veren kurumların açılmasının ve tıbbî eğitimin
gerçekleşmesinin gerekliliği hükümdarlar tarafından bilinmekteydi.
Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın Urfa’dan
gelmiş Hristiyan bir hekimi vardı. Urfalı tabip Hasnon Türkiye Selçuklu devlet
adamlarından Emîr-i Âhur Seyfeddîn ile İhtiyareddîn Hasan’ı tedavi etmişti.
Mezkûr sultanın hekimliğini yapan bir diğer isim Hubeyş-i Tiflisî de
tabipliğinin yanı sıra sultan adına birçok eser meydana getirmişti. Büyük
Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı Tuğrul Bey (1040-1063) çeşitli hastalıklara
yakalanmış bu nedenle doktorunu yanından ayırmamıştı. Algımızda daha çok şair
olarak yer alan ünlü âlim Ömer Hayyam, Selçuklu dönemi tabipleri arasındaydı.
Sultan Melikşâh’ın oğlu Sencer (1119-1157) çiçek hastalığına yakalandığında
tabip olarak Ömer Hayyam’a gösterilmişti. (Ömer Hayyam XII.
yüzyılın meşhur filozof tabiplerindendir ve Sultan Muhammed Tapar devrinde Ömer
Hayyam, Sencer’i muayene ettikten sonra durumunun/akıbetinin kötü olduğunu
söylemişti. Sencer bunu haber aldığında ona içten içe kin tutmuş bir türlü onu
sevememişti.)
Sultan Sencer döneminde vezirlik makamında bulunan
Mu’îneddin Ahmed Kaşî, Kâşan, Ebher, Zencân, Gence ve Arrân’da hastaneler
yaptırmıştı. Özellikle bu dönemde ilaçlar, uyuşturucu maddeler ve tedavi
yöntemlerine dair pek çok eser yazan Ebu Ali Yahya b. Cezele ile Sultan
Sencer’in baştabibi görevinde bulunan Bahâüddin Muhammed b. Mahmud gibi
âlimler, bu hastanelerde hizmet veren önemli isimlerdir.
Yine Selçuklular döneminin ünlü tabiplerinden İsmail
b. Hasan el-Cürcânî (1042-1137), Cürcân şehrinde tıp eğitimi aldıktan sonra,
Nîşâbûr ve Merv gibi şehirlere gitmiş ve tıp alanındaki çalışmalarına buralarda
devam etmiştir. Daha sonra Hârezmşah Kutbeddin Muhammed ve Atsız’ın hizmetinde
bulunmuştur. O, eserlerinin bir kısmını burada telif etmiştir. Uzun yıllar
Hârezm’de kaldıktan sonra Merv’e dönerek Sultan Sencer’in hizmetine girmiş,
araştırmalarını ve çalışmalarını burada sürdürmüştür. Tıbba dair Arapça ve
Farsça eserleri vardır. En önemli eseri Zahîre-i Hârezmşahî olup Farsça
yazılmış en eski tıbbî ansiklopedidir ve on kitaptan oluşmaktadır.
Sultan Sencer’in tabiplerinden olan Yûsuf el-Îlakî
döneminin önemli simalarından biri idi, 1141 yılında Katvan Savaşı’nda şehit
olmuştur. Îlakî’nin, Kitâbü’l-esbâb ve’l-alâmât, el-Fusuk el-Îlâkiyye ve
Mecmû‘ fi’t-tıbb adlı tıbba dair eserleri bulunmaktadır.
Sencer döneminde şair Nizâmî Aruzî’nin de tıp ilmiyle
uğraştığına dair bilgi mevcuttur.
Yahudi kökenli olan Ebu’l-Berekât Hibetullah b. Melkâ
el-Bağdâdî (1077-1152) Selçuklu sarayında bulunmuştur. Hibetullah b. Melik
Ebu’l-Berakât Evhâdu’z-Zeman, Bağdâdlı tanınmış bir tabip idi. Tıp bilimleri
yanında mantık, riyaziye gibi çeşitli bilimlerle de meşgul olmuştu. Irak
Selçuklu Sultanı Mahmud’un ve karısının hizmetinde bulunmuş ve bu
hizmetlerinden dolayı birçok kez ödüllendirilmişti. Bu âlim daha sonradan Müslüman
olmuş ve Mu’teber adlı bir tıp kitabı yazmıştı. Iraklı filozoflardan
Evhâdu’z-Zemân Ebu’l-Berekât b. Melikü’t-Tabîb, cüzzamın tedavisinde
kullanılmak üzere ilaç üretmiştir. Sultan Muhammed Tapar zamanında bazı yanlış
teşhislerinden dolayı hapsedilmiş olsa da Irak Selçuklu Sultanı Mesud’un kulunç
hastalığının tedavisi için Hemedan’a taşınmıştı. Sultan Mesud humma
hastalığına yakalandığında tabip Ebu’l-Berekât öteki doktorlarla yaptıkları
konsültasyon sonrası sultanı tedavi etmişti.
Celîl Ebu’l-Hasan el-Esradî, Sultan Mesud’un
hekimliğini yapmıştır. Muhammed b. Ahmed Tûsî ise Acâibü’l-Mahlûkât adlı
eserini bizzat Sultan II. Tuğrul’a (1177-1194) ithaf etmişti.
Gerek Büyük Selçuklu gerekse Türkiye Selçuklu Devleti
hükümdarları ve devletin ileri gelenleri ile diğer Türk-İslâm Devleti
yöneticileri, bulundukları bölgelerde birçok hastane ve bunlara bağlı
kütüphaneler inşa ettirmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’ndeki tıbbî
faaliyetler Türkiye Selçuklu Devleti tıbbının oluşmasında ve gelişmesinde
önemli rol oynamıştır. Anadolu’nun fethiyle beraber Türkistan coğrafyasından
birçok ilim adamı da Anadolu’ya göç etmiştir.
Türkiye Selçuklu Anadolu’sunda bütün yönleri ile
geliştirilen hastanelerde klinik tıbbın tüm ihtiyaçları karşılanmaya
çalışılıyordu. Selçuklular ayrıca hekim yetiştirmeye de çok önem veriyorlardı.
Bu doğrultuda pek çok tıbbî eser meydana getirildi. Bilhassa İbn Sinâ’nın
meşhur Kânûn’una şerh niteliği taşıyan eserler kaleme alınıyordu. Meşhur
Selçuklu Tarihçisi İbn Bîbî, Müstevfi Sadeddin Ebu Bekr-i Erdebilî’den İbn
Sinâ’nın Kânûn’unu Anadolu’da tanıtan kişi olarak bahsetmektedir.
Selçuklu dünyasının en önemli tıp adamları ise şu
kişilerdir: Ebu’l-Kâsım Abdurrahman b. Ali b. Ahmed b. Ebû Sâdık en-Nîşâbûrî,
el-Hakîm Davud el-Tabîb, el-Hakîm Yahya b. Muhammed el-Gaznevî el-Müneccim
el-Müzehhib, Ebû Said Muhammed b. Ali el Tahhan, Ali b. Muhammed el-Kâîni,
Aynü’z-zaman el-Hasan b. Ali el-Kattân el-Mervezî, Zeyneddin İsmail el-Hüseynî
et-Tabîb, Şemseddin b. Hibl el-Musulî, Ebu’l-Fadl b. İbrahim b. Mehmed el-Tiflisî,
Cerrah Fasil, Semoil b. Yahya el-Mağrıbî, Muvaffaküddin b. el-Matran,
Muvaffakuddin Abdüllatif Bağdadî, Ebulfedec Nasranî, Bahâüddin Ebû Senâ Mahmud
Taberî el Mahrumî, Efdâlüddin Huncî, Ebu’l-Ferec el-Malatî, Ebû Sâlim b.
Kurebâ, Tabib Ekmeleddin, Tabib Gazanfer, Ali Sivasî, Hekimoğlu Zekioğlu
Ebûbekir Sadreddin Konevî, Bedreddin Tebrizî, Necmüddin Nahçivanî, Kudbuddin
Şirâzî, Fahreddin Ahlatî, Şem’un Harputî, Hekim Şerafeddin Yakubî, Kemaleddün
Karatay, Takiyyüddin Re’sü Aynî, Sadri Feridüddin Mehmed Cacermî, Bedreddin b.
Cerberî, İzzeddin b. Hibl el-Musulî, Taküyüddin Tabib Resevî, Safiyüddin
Nasranî, Emir Tabib Ahmed, Şeyh Nureddin Bîmâristanî, Şecâüddin Ali b. Ebu
Tahir, Fazlullah Reşüdiddin, Hekim Burhaneddin Ebûbekir, Şâmlı Muhadab, Urfalı
Hekim Hanson, Hekim Celaddin Aksarayî, İbnü’n-Nafis, İbnü’l-Kuff, İbn-i Ebî
Usaybia.
Seyyar
Dârü’ş-şifâlar
Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın ordusunda tabiplerin,
hastaların alet ve edevatın 100 veya duruma göre 200 deve ile taşındığı bir
seyyar hastane bulunmakta idi. Kaynaklara göre ünlü hekim Ebü’l Hakem el Bahilî
el Endelüsî, Irak Selçukluları Sultanı Mahmud’un ordusunda 40 deve ile taşınan
ve karargâh yerlerinde kurulan dârü’ş-şifâlarda tabip idi. Irak Selçuklularında
Dîvânu’l-İstifâ’nın başına getirilen Mustevfî Azîzeddin Ebû Nasr b.
Ahmed b. Hamid, Sultan Mahmud’un karargâhı için alet edevat, çadır, ilaç,
tabip, hademe ve hastaları 200 deve tarafından taşınabilen çok büyük bir gezici
hastane inşa ettirmişti. Mısır’da Memlûk sultanlarının Selçukluların bu geleneğini
sürdürdükleri ve bir yere giderken seyyar hastanelerini yanlarında götürdükleri
bilinmekteydi.
Kervansaray
Dârü’ş-şifâları
Türkiye Selçuklu Devleti’nin hemen her bölgesinde,
özellikle Anadolu’da kurulmuş olan kervansaraylarda, hastalanan yolcular ve
tacirler için birer dârü’ş-şifâ bulunduğu bilinmektedir. Kayseri yakınlarındaki
Karatay Hanı’nın vakfiyesinde yer alan hasta yolcuların tedavisi için
ilaç ve meşrubat tayini hakkındaki bilgilerde kervansarayların içerisinde
dârü’şşifâlar olduğunu doğrulamaktadır.
Saray
Dârü’ş-şifâları
Seyyar ve kervansaray dârü’ş-şifâlarının yanı sıra
saraylarda da dârü’ş-şifâlar bulunmakta idi. Meselâ Kirmân Selçuklularından I.
Turan Şah’ın başşehri Berdesîr’in dışında bir saray ile onun güneyinde bir cami
ve hepsi birbirine bitişik olmak üzere dârü’ş-şifâ, medrese, hankâh, hamam ve
ribattan oluşan bir külliyeyi M. 1085-1086 yılında inşa ettiği bilinmektedir.
I. Turanşah’ın sarayındaki bu dârü’ş-şifâ, saray mensupları ve muhafızların
sağlık sorunlarını gidermek için kurulmuştu.
Türkiye
Selçuklu Devleti’nde Sağlık Hizmeti ve Eğitimi Veren Kurumlar
Afyonkarahisar
Karaca Ahmed Tekkesi: Cüzzamlıların tecrit edilmesine
hizmet eden bir yapı olarak kullanılmıştır.
Amasya
Amasya
Dârü’ş-şifâsı: Yeşilırmak’ın kenarında mevcut, 1308-1309
tarihinde Moğol hâkimiyeti döneminde Anber b. Abdullah ve Anadolu Emîri Ahmed
Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Bir hastane olan yapıda kesin olmamakla
beraber tıp eğitimi de verilmiş olabilir. Cerrâhiyye-i İlhâniyye adlı
tıp kitabının müellifi Sabuncuoğlu Şerefeddin b. Ali de burada çalışmıştır.
1873 yılından sonra sadece zihinsel hastalıklara sahip insanlara hizmet ettiği
için tımarhâne olarak anılmıştır.
Torumtay
Camii: Kitâbesi mevcut değilse de yapım yılı (1266) gereği
Amasya valisi Seyfeddin Torumtay tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir.
Turan, bu yapı bünyesinde bir dârü’ş-şifâ olduğu bilgisini vermektedir. Yapıya
“Gökmedrese Camii” adı da verilmektedir.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.