Varış Bir Kapının Açılışı Değil Bir İç Kapının Aralanışıdır
Her şey aynı renge bürünmüş gibi. Günler birbirinin gölgesine
karışıyor, saatler aynı ağırlığı taşıyor. Yorulmak artık bir eylem değil, bir
varoluş biçimi. İnsan, kendi içindeki sessizliği bile dinleyemez hale geliyor.
Çünkü suskunluk, sandığımız gibi boşluk değil; kendi başına bir gürültü. İçten
içe çınlayan, görünmeyen bir uğultu. Bu gürültü, dışarıdan gelen seslerden daha
yorucu geliyor. Çünkü insanın kendi içinden yükseliyor. Bir bakışın ardında,
bir nefesin içinde, bir kelimenin eksikliğinde. Yorgunluk, sadece bedenin
değil, ruhun da ağırlığına dönüşüyor. Ve işte o an, insan fark ediyor:
Sessizlik bile bir yük taşıyor. Gürültüsüz bir gürültü, görünmez bir çığlık.
Yorgunluk, bazen bir taşın ağırlığı gibi değil; görünmez bir
sisin içinden yürümek gibi. Adımların var ama yol görünmüyor. İnsan, kendi
sessizliğini taşırken bile bir uğultu duyuyor. O uğultu, içten içe çarpan
kalbin, bitmeyen düşüncelerin, söylenmemiş sözlerin sesi. Suskunluk, bir tür iç
konuşma aslında. Dışarıya çıkmayan, ama içeride yankılanan bir dil. Gürültüyle
dolu bir dil. Ve bu dil, insanı hem tüketiyor hem de ayakta tutuyor. Çünkü
sessizlikteki gürültü, var olduğunun kanıtı. Belki de bu yüzden, en yorucu
anlarda bile insan kendi içinden gelen sesle yürümeye devam ediyor. O ses, bir
çığlık değil; bir hatırlatma. “Buradasın” diyen bir uğultu.
Yol, bitmeyen bir ağırlıkla uzuyordu. Her adımda taşınan
suskunluk, içten içe çınlayan uğultu, insanı hem yoran hem de sürükleyen bir
güçtü. Fakat yolun sonunda, bir varış vardı. Varış, bir kapının açılışı değil;
bir iç kapının aralanışıdır. Yorucu günlerin ardından, insan kendi içindeki
uğultuyu kabullenerek vardığı noktada, sessizliğin gürültüsünü artık düşman
değil, yol arkadaşı olarak görüyordu. Varış, bir şehrin ışıkları değil; içteki
karanlığın kabulüydü. Çünkü insan, kendi suskunluğunun gürültüsüyle
barıştığında, yolun sonuna değil, yolun kendisine varmış olur.
Varış, bir son değil, suskunluğun gürültüsünü taşımayı
öğrenmektir.
Yol bitse de, içimdeki uğultu beni yeniden yola çıkarır.
Yol, önce taşlarla başladı. Her taş, bir günün ağırlığıydı.
Her adımda, suskunluğumun gürültüsü ayak seslerime karıştı. İnsan bazen kendi
içinden gelen uğultuyu bastırmak için yürür; bazen de o uğultuyu daha iyi
duymak için. Benim yolum, ikisini de taşıyordu. Gökyüzü griydi, ama gri bir
sessizlik değil, gri bir uğultu. Bulutların altında, kendi içimdeki çığlıkları
duydum. Yorucu, sıkıcı, ama aynı zamanda varlığımı hatırlatan seslerdi. Çünkü
suskunluğun gürültüsü, aslında bir yokluğun değil, bir varlığın işaretiydi.
Yol uzadıkça, içimdeki uğultu bir şehre dönüştü. Her sokak,
bir düşünceye... Her bina, bir hatıraya... Her köşe, bir suskunluğa büründü. Ve
ben, bu şehrin içinde yürüyen bir yolcuydum. Gürültüyle dolu bir sessizlik
şehrine doğru yürüyenim. Varış, bir kapının ardında değildi. Varış, yolun
kendisinde gizliydi. Çünkü insan, yorucu uğultusunu taşırken, aslında kendine
doğru yürüyordu. Suskunluğun gürültüsü, bir düşman değil, bir yol arkadaşıydı. Ve
sonunda, yolun bitiminde bir meydan açıldı. O meydan, içimdeki uğultunun
sessizce oturduğu bir yerdi. Yorucu günlerin ardından, kendi içimdeki
gürültüyle barıştım. Varış, bir huzur değil; bir kabul.
Varış, bir şehrin ışıkları değil, içimdeki uğultunun kabulüdür.
Suskunluğumun gürültüsüyle kendime vardım.
Yol bitmedi, ama ben artık yolun kendisiyim, vesselam.
Mehmet Aluç