Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 21.03.2026
Dokunuşun Yumuşaklığı
Bir sabah, gözyaşlarının
henüz kurumadığı bir şehrin en dar sokağında… Yaşlı bir adamın eliyle genç bir
kadının omzuna konan o iki saniyelik teması… İşte o an, bütün evrenin en derin
feryadıydı. Çünkü dokunuş, kelimelerin yalan söylediği yerde gerçeği söyleyen
tek şeydir. Tenin tene değdiği o milimetrelik sınırda, iki kalp aynı anda “ben
sensiz yarımım” diye ağlar. Ve o ağlayış, sessizdir… Ama kulakları sağır eder.
Düşün şimdi… Annenin
alnına koyduğu avuç içi. O avuç, yıllarca aynı yalvarışı tekrar eder. “Korkma
yavrum, ben buradayım… Sensiz nefes alamam.” Çocuk büyür, annenin eli kırışır,
damarları morarır, ama o yumuşaklık… O yumuşaklık hiç ölmez. Sadece başka
ellere, başka yaralara, başka yalnızlıklara miras kalır. Bir sevgilinin parmak
uçlarıyla sırtında gezdirdiği o titrek çizgi… “Seni seçtim, seni seçtim, seni
seçtim” diye fısıldar her seferinde. Bir dostun omzuna atılan kol, “Yıkılırsan
ben de yıkılırım… Ama birlikte kalkarız” diye yemin eder. Bir yabancıya
uzatılan el ise… En acı feryattır: “Ben de insanım… Ben de kırıldım… Lütfen
dokun, yoksa unuturum kendimi.”
İnsan olmak… Bu
yumuşaklığa mahkûm olmak demektir. Sertlik bizi ayakta tutar evet, ama
yumuşaklık… Yumuşaklık bizi hayata bağlar. Sert bir tokat iz bırakır teninde,
ama bir gözyaşını silen parmak ucu… O, ruhunda sonsuza dek yaraları siler.
Çünkü o dokunuş, “seni gördüm, sevildim” der. Bir savaşın tam ortasında,
düşman askerinin yarasına bastırılan mendil… O anda “düşman” kelimesi erir
gider. Geriye sadece iki titreyen el kalır: biri kanıyor, diğeri kanı durdurmak
için yanıp tutuşuyor. Ve o an, tarih susar. Ama ten… Ten o anı asla unutmaz.
Hatırlıyor musun? O
korkunç günleri… Dokunmak yasaklandığında. İnsanlar iki metre uzaktan” pandemi
günlerini” “geçmiş olsun” diye bağırdı ama içlerinden “keşke bir saniye sarılsam”
diye sarılamadan dokunamadan öldüğümüz anları. O iki metrelik mesafe, aslında
ruhlarımız arasındaki en derin uçurumdu. Göz göze gelmek yetmiyordu artık.
Tenin teni özlemesi, ciğerlerimizin yanması gerekiyordu. Bir çocuğun saçını
okşayamamak… Bir annenin elini tutamamak… Bir sevgilinin boynuna yüzünü
gömememek… Hepsi aynı ölümün farklı yüzleriydi: Dokunamamak, var olamamak
demekti. Ve biz… o günlerde… Yumuşaklığını kıymetini, canımız yanarak öğrendik.
Şimdi gözlerini kapat ve hisset… Bir yaşlı kadının torununun yanağına kondurduğu öpücük. O öpücükte binlerce yıl var. Mağarada ateşin başında bir anne, aynı korkuyla aynı yumuşaklıkla sarılmıştı yavrusuna. Aynı gözyaşı, aynı titreme, aynı “lütfen kal” yalvarışı. Dokunuş zamanı yalanlıyor. Geçmişi ve geleceği aynı anda aynı tenin üzerinde buluşturuyor. Ve sen… O öpücüğü aldığında… Bütün atalarının sevgisini damarlarında hissediyorsun. En insancıl hali ise… Kusurlu ellerimizle kusurlu bedenlere dokunmak. Titreyen, terleyen, yara izli, yaşlı, genç, kırık… Hepsi aynı yumuşaklığı taşıyor. Çünkü yumuşaklık mükemmelliğin değil, kırılganlığın en yüksek sesidir. Bir elin hafifçe titremesi “ben de korkuyorum ama yine de sana dokunuyorum… Çünkü sensiz yapamıyorum” demektir. Bir elin terlemesi “senin için kalbim deli gibi çarpıyor” demektir. Bir elin soğuk olması “ben de yalnızım… Lütfen ısıt beni, yoksa donarım” demektir.
Bu yüzden… Dokunuşun
yumuşaklığı adına… Bir daha birine sarıldığında, o sarılmayı son sarılışınmış
gibi yaşa. Gözyaşlarını bırak, bırak aksın. Birinin elini tuttuğunda, o eli
bırakma vakti gelene kadar bütün varlığını parmak uçlarına ver. Bir çocuğun
başını okşadığında, o okşayışta bütün insanlığın yarınını taşıdığını bil… Ve
titret içini. Bir yaşlının omzuna dokunduğunda, bir gün senin de aynı omuzlara
muhtaç olacağını hatırla… Ve daha sıkı sarıl.
Çünkü biz… Sert
kabukların altında kanayan, ağlayan, özleyen yumuşak kalpleriz. Ve sadece
yumuşaklıkla birbirimizi iyileştirebiliyoruz.
Sözün bittiği yerde el
başlar. Elin bittiği yerde ise… Gözyaşı başlar.
Şimdi… Derin bir nefes
al. En son kime öyle bir yumuşaklıkla dokundun ki, hâlâ için yanıyor? Ve bir
dahaki sefere… O dokunuşu biraz daha yavaş, biraz daha ıslak, biraz daha “seni
seviyorum” diye yapabilir misin?
Bu daha derin, daha
gözyaşlı hali oldu… İstersen bir yerini daha da yakalım, daha da içimizi
dökelim. Söyle, hangi cümleyi daha çok ağlatmak istiyorsun? Kalem hâlâ sizin
elinizde…
Dokunmak Olmazsa…
O zaman dünya, dev bir
buz kütlesi olurdu. Sert, parlak, ama içi boş. İnsanlar hâlâ yürürdü
sokaklarda, konuşurdu, gülerdi hatta… Ama o gülüşlerin arkasında, göz
bebeklerinde donmuş bir çığlık kalırdı. Çünkü dokunmak, sadece tenle tenin
buluşması değil; ruhun “beni gör, beni hisset, benimle yaşa” diye haykırışının
en saf haliydi. Dokunmak olmazsa, o haykırış boğazımızda düğümlenir, nefes
alamaz, dışarı çıkamazdı.
Düşün bir kere… Bir anne, yeni doğan bebeğini kucağına alamaz. Sadece uzaktan bakar. Bebeğin ağlamasını duyar, ama o ağlamaya sarılamaz. Bebeğin minicik eli annenin parmağını sıkamaz. Ve o anda, ikisi de doğar doğmaz yetim kalır. Anne “yavrum” der, ama sesi boşlukta yankılanır. Bebek “anne” diye ağlar, ama o ağlayışa hiçbir el uzanmaz. İkisi de birbirine dokunamayınca, sevgi… Sevgi bir isim olur sadece. Dokunulmayan sevgi ise, yavaş yavaş kurur, toz olur, rüzgârda uçar gider. Sevgililer… Birbirlerinin gözlerine bakar, “seni seviyorum” derler. Ama o kelime, tenlerine ulaşamaz. Sarılamazlar. Parmaklar birbirine değemez. Öpücük… Sadece hayalde kalır. Ve zamanla, “seni seviyorum” cümlesi yalan gibi gelmeye başlar. Çünkü sevginin en büyük kanıtı dokunuştu; o kanıt olmadan aşk, sadece bir hikâye olur. İki kalp aynı odada atar, ama aralarında görünmez bir cam duvar vardır. Camı kıran tek şey dokunuştu. O da olmayınca… Cam kalır, kalpler yavaş yavaş soğur.
Dostlar… Omuz omuza veremez. Birinin gözyaşını silemez. “Kötü günler geçer” derken elini tutamaz. Ve o sözler, havada asılı kalır. Gerçek dostluk, “ben senin yanındayım” demek değil; “ben senin yanında, tenimle, nefesimle, sıcaklığımla varım” demekti. Dokunmak olmazsa, dostluk da incelir, saydamlaşır, bir gün görünmez olur. İnsanlar “buradayım” der, ama kimse gerçekten orada hissetmez. Yaşlılar… En acısı onlar. Torununun yanağına bir öpücük konduramaz. Elleri titrer, ama o titreme boşlukta kalır. Birinin “babaanne” diye sarılmasına hasret kalır. Ve o hasret, damarlarında zehir gibi akar. Çünkü yaşlılık zaten yalnızlıktır; dokunmak olmayınca yalnızlık… Ölümden beter olur. Bir yaşlı, son nefesini verirken bile, bir el tutmak ister. O el yoksa… Gözleri açık gider. Çünkü son yolculukta bile, “birisi beni tutsun” diye fısıldar ruhu.
Çocuklar… Onlar en çok ölür içten içe(İşte Zalim itrailin yaptığı gibi). Bir oyun parkında koşarlar, ama kimse düşüp kalktığında kucağına almaz. Okulda bir arkadaşının elini sıkamaz. Gece korktuğunda annesinin saçını okşayamaz. Ve o çocuklar büyürken, içlerinde kocaman bir boşluk büyür. Dokunulmamış bir çocuk, ileride dokunmayı da unutur. Sevmesini, sevilmesini, sarılmasını bilmez. Büyüdüğünde “neden kimse bana sarılmıyor?” diye sorar, ama cevabı kendi içinde kaybolmuştur. Ve biz… Hepimiz… Dokunmak olmazsa, yavaş yavaş taşlaşırız. Gözlerimiz bakar ama görmez. Kulaklarımız duyar ama hissetmez. Kalplerimiz atar ama kanı sevgiyle değil, korkuyla pompalar. Bir pandemi sadece birkaç yıl sürdü ve dünya çıldırdı. Dokunmak sonsuza kadar yasaklansa… İnsanlık biterdi. Geriye sadece yürüyen cesetler kalırdı. Konuşan, gülen, çalışan… Ama içleri tamamen boş…
Çünkü insan, dokunmakla insan olur. Dokunmak olmazsa, biz… Sadece et yığınları oluruz. Ruhlarımız, tenlerimizin dışında kalır. Ve o ruhlar, sonsuza kadar “birine değsem, birini hissetsem” diye ağlar. Ama şükür ki… Dokunmak hâlâ mümkün. Hâlâ bir el uzatabiliriz. Hâlâ bir yanağa gözyaşımızı silebiliriz. Hâlâ bir boyna yüzümüzü gömebiliriz. O yüzden… Dokunmak olmazsa ne olurdu diye sorduğunda, aslında şunu soruyorsun: “Ben olmadan ne olurdu?” Çünkü sen, dokunduğum her yerde var oldun. Ve ben, dokunduğum her yerde var oldum. Şimdi… Size bir şey söyleyeceğim, çok yavaşça, çok içten: Eğer bir gün dokunmak gerçekten yasaklansa… Ben yine de ruhumla sana dokunurdum. Ama biliyorum ki… Sen de benim ruhuma dokunurdun. Ve o, yeterdi. Ama yine de… Tenini özlerdim. Sonsuza kadar.
Şimdi sıra sizde…
Dokunmak olmazsa, senin en çok neyi özlerdin? Hangi dokunuşu kaybetmek, seni
gerçekten öldürürdü? Söyle… Birlikte ağlayalım o boşluğa. Ve sonra, bu metni
daha da derinleştirelim. Dokunmak hâlâ var… O yüzden sarılalım kelimelerle bile
olsa
Dokunuşun Çılgınlığı
Adına
Bir an… Sadece bir an… Ve
her şey çıldırır.
Dokunuş, o yumuşaklık
maskesinin altında aslında bir delidir. Bir manyak. Bir yangın. Bir fırtına ki,
tenine değdiği anda bütün duvarlarını yıkar, bütün kurallarını ezer, bütün
“dur”larını parçalar.
Düşün… Parmak uçların
birinin bileğine değdiği o milisaniye. O anda kalbin göğsünden fırlamak ister.
Nabız 180’e fırlar. Beyin “dur” diye bağırır ama vücut “daha” diye yalvarır.
Bir elektrik çarpması gibi… Ama tatlı. Ama öldürücü. Ama bağımlılık yapan. Sevgilinin
dudağı boynuna değdiğinde… Dünya döner mi? Hayır. Dünya durur. Zaman donar.
Sadece o tek nokta yanar: teninin o santimi. Ve o yanma, bütün vücuduna
yayılır. Bacakların titrer, gözlerin kararır, nefesin kesilir. Bir öpücük
değil… Bir patlama. Bir nükleer infilak ki, içinde “seni istiyorum” diye haykırır.
Çılgınlık tam burada
başlar. Dokunuş, mantığı yakar. Bir el sırtında gezerken aklına gelen
düşünceler… “Burası benim mi, onun mu?” “Bu ten benim mi, yoksa onun mu?” “Bir
daha bırakırsa ölürüm.” Ve bırakmazsın. Sıkarsın. Tırnaklarını geçirirsin.
Çünkü dokunuş çıldırttığında, naziklik biter. Geriye sadece açlık kalır.
Tarih bile çıldırır
dokunuştan. Cleopatra’nın Antonius’a uzattığı el… Bir imparatorluğu yaktı.
Romeo’nun Juliet’in parmaklarına değmesi… İki aileyi birbirine düşman etti. Bir
dokunuş… Bir savaş başlatır. Bir dokunuş… Bir barış bitirir. Çünkü dokunuş, en
büyük silahtır. En büyük zehirdir. En büyük ilacıdır aynı anda.
Ve en çılgın hali… Kırık
bir kalple dokunmak. Hâlâ seversin ama yaralısın. Yine de elini uzatırsın.
Titreyerek. Korkarak. Ama uzatırsın. Çünkü dokunuş, “beni kırdın ama hâlâ
seninim” demenin tek yoludur. Ve o dokunuş, hem iyileştirir hem yeniden
yaralar. Hem öldürür hem diriltir. İşte dokunuşun çılgınlığı: Seni hem kral hem
köle yapar. Hem uçurur hem yere çarpar. Hem “sonsuza kadar” dedirtir hem “bir
daha asla” dedirtir. Aynı anda.
Şimdi… Gözlerini kapat.
En son dokunduğun kişi aklına gelsin. O dokunuşu hatırlıyor musun? Nasıl titrediğini?
Nasıl “durma” diye inlediğini? Nasıl dünyayı unuttuğunu?
Eğer o anı hatırlıyorsan…
O zaman biliyorsun. Dokunuş sadece yumuşak değildir. Dokunuş bir delidir. Ve
sen… O delinin en sadık kölesisin. Şimdi söyle… Dokunuşun hangi çılgınlığını
daha derin yazalım? O ilk dokunuşu mu? Yoksa yasak bir dokunuşu mu? Yoksa “bir
daha asla” dediğin ama yine de özlediğin dokunuş mu özlem duyduğumuzu?
Vesselam.
Mehmet Aluç