Abd Ve İranın Farklı Savaş Hesapları Alıntı
ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları
04:0019/03/2026, Perşembe Yeni
Şafak
Dr. Sibel Bülbül Pehlivan / Uluslararası
İlişkiler Uzmanı, TAV
Orta
Doğu’da savaşlar çoğu zaman resmi gerekçelerle açıklanır: güvenlik tehditleri,
nükleer programlar, terör ağları ya da bölgesel istikrarsızlık. Ancak tarih
bize bu gerekçelerin çoğu zaman yalnızca görünen yüz olduğunu gösterir. Büyük
güçlerin savaş kararları çoğu zaman yalnızca güvenlik kaygılarıyla değil, aynı
zamanda jeopolitik hesaplar, enerji rekabeti, bölgesel güç dengeleri ve
ideolojik mobilizasyon gibi çok daha derin stratejik motivasyonlarla
şekillenir. ABD ve İsrail’in İran ile giderek sertleşen gerilimi de bu
çerçevede yalnızca güvenlik söylemiyle açıklanabilecek bir mesele değildir.
İRAN GERİLİMİNİN ARDINDAKİ STRATEJİ
ABD
açısından İran, yalnızca ideolojik bir rakip değil aynı zamanda Orta Doğu’da
bağımsız bir güç merkezi olma iddiası taşıyan bir aktör. Uluslararası ilişkiler
literatüründe sıkça vurgulanan hegemonya teorisine göre büyük güçler, kendi
kurdukları düzeni koruyabilmek için rakip olabilecek bölgesel aktörleri
sınırlamaya çalışırlar. Bu çerçevede ABD’nin son otuz yılda Orta Doğu’da
yürüttüğü politikalar dikkat çekici. Irak’ın işgal sonrası zayıflatılması,
Libya’nın devlet yapısının çökmesi, Suriye’nin uzun süreli bir iç savaşın içine
sürüklenmesi ve İran’ın sürekli ekonomik yaptırımlarla baskı altında tutulması,
bölgedeki potansiyel güç merkezlerini kontrol altında tutmaya yönelik daha
geniş bir stratejinin parçaları olarak yorumlanmalı. Bu nedenle İran’a yönelik
baskı politikası çoğu zaman yalnızca güvenlik gerekçesiyle değil, aynı zamanda
ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonik düzenini sürdürme çabasının bir parçası olarak
görülmekte.
GÜVENLİK PARADOKSU
İsrail
açısından ise İran meselesi daha farklı bir güvenlik perspektifinden ele
alınmalı. İsrail yönetimi İran’ı yalnızca bir rakip olarak değil, varoluşsal
bir tehdit olarak tanımlıyor. İran’ın nükleer kapasite geliştirme potansiyeli,
Hizbullah gibi vekil güçlerle kurduğu ilişkiler ve İsrail karşıtı ideolojik
söylemleri uluslararası toplumda İsrail’in bu algıyı yaratmasını güçlendiriyor.
Bununla birlikte İsrail tarafından bu tehdit algısının çoğu zaman siyasal ve
stratejik bir söylem üretimi olarak kullanıldığı da görülüyor. İran tehdidinin
sürekli gündemde tutulması, İsrail’in hem iç siyasetinde güvenlik merkezli bir
mobilizasyon yaratmasını hem de bölgedeki askeri operasyonlarını meşrulaştıran
bir çerçeve sunuyor. Bu durum uluslararası ilişkiler literatüründe “güvenlik
paradoksu” olarak adlandırılan bir olguyu hatırlatıyor: Devletler bazen sözüm
ona güvenliklerini sağlamak adına tehdit algısını sürekli canlı tutarak daha
agresif güvenlik politikalarını meşrulaştırma yoluna gidiyor.
Öte
yandan İran’ın bölgesel politikalarının da ciddi eleştirilere açık olduğu bir
gerçektir. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta bazı Şii milis gruplar,
Yemen’de Husiler ve Suriye’de çeşitli paramiliter yapılar üzerinden yürüttüğü
vekil güç stratejisi bölgedeki birçok çatışmanın derinleşmesine neden oldu. Bu
grupların faaliyetleri zaman zaman ciddi sivil kayıplara ve insani krizlere yol
açtı. Bu nedenle İran’ın bölgesel stratejisinin de masum veya savunma amaçlı
bir politika olarak görülmesi mümkün değil. Ancak bu durum, İran’a karşı
yürütülen geniş çaplı askeri operasyonların ya da olası bir bölgesel savaşın
meşru olduğu anlamına gelmiyor.
JEOEKONOMİK FAKTÖRLERİN ROLÜ
İran
ile yaşanan gerilimin arka planında jeoekonomik faktörler de önemli bir rol
oynuyor. İran dünyanın en büyük enerji rezervlerinden bazılarına sahip ve aynı
zamanda Asya ile Avrupa arasında stratejik ticaret yollarının merkezinde yer
alıyor. Çin’in Kuşak ve Yol girişimi kapsamında İran’ın jeostratejik konumu
daha da önem kazanıyor. İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği ekonomik ve
askeri ilişkiler Batı merkezli küresel düzen açısından alternatif bir güç
ekseni oluşabileceği yönündeki kaygıları da artırıyor. Bu nedenle İran’a
yönelik baskı politikası yalnızca bölgesel güvenlik meselesi değil aynı zamanda
küresel ekonomik ve stratejik rekabetin bir parçası olarak da değerlendirilmeli.
SAVAŞ RETORİĞİNİN TEOLOJİK BOYUTU
Bunun
yanında Orta Doğu’daki savaş retoriğinin ideolojik boyutu da göz ardı
edilmemeli. ABD’de etkili olan bazı Evanjelik siyasi hareketler Orta Doğu’daki
gelişmeleri teolojik bir perspektiften yorumluyorlar. Bu çevrelerde İsrail’in
güçlenmesi ve Orta Doğu’da yaşanacak büyük bir savaşın kıyamet anlatılarıyla
ilişkilendirildiği biliniyor. Bu yaklaşım doğrudan devlet politikalarını
belirleyen tek unsur olmasa da özellikle Amerikan iç siyasetinde İsrail’e
verilen güçlü desteğin ideolojik zeminlerinden biri olarak önemli bir rol
oynuyor. Böylece Orta Doğu’daki çatışmalar zaman zaman jeopolitik hesaplarla
dini sembolizmin iç içe geçtiği bir alan haline gelmiş durumda.
TARİHSEL BİR DÖNÜM NOKTASI
Bütün
bu faktörler bir arada değerlendirildiğinde ABD ve İsrail’in İran ile yaşadığı
gerilimin tek bir nedene indirgenemeyeceği açıkça görülüyor. ABD için mesele
büyük ölçüde küresel güç dengeleri ve bölgesel hegemonya ile ilgiliyken, İsrail
açısından bu gerilim güvenlik doktrini ve stratejik tehdit algısıyla ilişkili.
Orta
Doğu’nun son yirmi yıllık tecrübesi göstermiştir ki bölgede başlatılan her
büyük savaş yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, bütün bölgeyi
istikrarsızlaştırmakta ve milyonlarca insan için yeni insani krizler doğurmakta.
Bu nedenle İran etrafında şekillenen askeri gerilimi yalnızca güvenlik
söylemleri üzerinden okumak yerine, bu söylemlerin arkasındaki stratejik
hesapları da sorgulamak gerekmekte. Çünkü çoğu zaman savaşların görünen nedeni
ile gerçek nedeni aynı değildir. Orta Doğu’da bugün yükselen gerilim, yalnızca
İran ile sınırlı bir çatışma ihtimali değil; aynı zamanda uluslararası sistemin
güç politikalarıyla nasıl şekillendiğini gösteren daha büyük bir jeopolitik
mücadelenin parçasıdır. Bu nedenle mesele yalnızca bir güvenlik krizi değil,
aynı zamanda bölgenin geleceğini belirleyecek tarihsel bir dönüm noktasıdır.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.