Avuçlarımıza sığmayan o devasa zamanlardan,
cebimizde taşıdığımız
küçük, kırık cam bilyelere dönüşür hatıralar.
İlk adımı attığımız,
o uçsuz bucaksız koridorlar daralır da,
biz yine o geniş gökyüzünün altında ,
dizleri kanayan birer çocuk olarak kalırız .
Çocukken gökyüzü daha geniştir;
yollar daha uzun, evler daha büyük...
Babamız dev gibidir.
Sonra âlem değişir.
Bir şeyleri ele geçirmeye başlarız;
bunun büyümek olduğunu ileri sürerler.
Belki öyledir,
belki büyüyen sadece zamandır.
Zaman bize dokunarak geçtikçe,
büyüdüğümüzü düşünürüz.
Geçmişte ki taşrayla mesafeler açıldıkça,
Herkesin içinde kapanmayan bir şeyler de kalır.
Bunu bazen bir ölüm aniden kapatıverir.
Sonradan herkesin yaşayacağı
o babanın ölüm yolculuğu
akılda hapsedilir.
Sansasyon bir haber misali...
Çeşme susuz, toprak kuru, ağaç yapraksız,
anne ihtiyar, çocukluk uzaktır artık
Ve inadına…
Şiirlerde bereketli topraklar,
çok yapraklı ağaçlar
ve gülümseyen anneler
gürül gürül çeşmeler çizersin
susuzluğun geçsin diye.
Lakin geçmez.
Elden ne gelir?
Zamanı harflerde dondurmak istersin,
bunun tesellisine muhtaçsındır.
Anne ölür.
İçinde ağzından köpükler çıkan
beyaz ve hırçın bir at koşmaya başlar.
Sen de gitgide uzaklaştığını duyduğun
o alfabeye
geri dönersin
Çocukken başladığın yere...
Babandan kalan hatıraya,
küçük bir odanın zamanı boğduğu yere,
büyümek ile ilgili yalanın son nefesini verdiği yere...
anne kucağına ,
dizinin dibine o annenin
Kendime bir şeyler anlatıyorum
Fark ettim ki her cümlemin bir muhatabı var
ve onlar kendiliğinden bazı kişilere doğru kıvrılmakta.
Kendime anlatıyordum ki
yalancı şahitlerimin kulak kesildiklerini fark ettim.
Hangisi yatıştırıcı bilemem:
Şiirler mi ?
Hayat mı?
Hangisinin çekilmezliğini hangisiyle dindirmeliyim?
Ben kiminle konuşursam konuşayım
kendimle konuşuyorum.
Yazışıyorum,
karşıda kim olursa olsun.
Kimse olmasa da olur;
kendimden kendime,
uçsuz, bucaksız şiirler yazıyorum.
Kendime anlatırken fark ediyorum ki,
bir akşam şarkısı gibi parlıyorum oralarda.
Meselenin ne olduğu hakkında bir fikrim olmasa da
Yokluğun damarlarını eski bir ruhla dolduruyorum ki,
yalancı çıkmayayım.
Şiir bir bahane çoğu zaman.
Size "bey" diyesim geldi,
Demem odur ki; ben "bey" dedikçe
elim sıcak bir kalem tutar gibi genişliyor
kentin kuytu bir evinde ...
Bir yığın,
ne sokağı olduğu bilinmeyen sokağın oralarda...
Ona bakıyorum
ve yüzünden bana hiçbir şey düşmese de
ben zoraki muzipliğimi devreye sokuyorum,
oralarla alakalı bir cümleler yığını kurabilmek için.
Bunu kendime söylüyorum.
Bunu o an ve gece kendime anlatıyorum böyle.
O beyefendinin yüzüne .
Aynada ki suretime .
Siz beyefendi,
yine de eğer bir dağınıklığınız ve bakımsızlığınız varsa
onun üzerine gitmeye bakın.
Bakın sadece; belki size o yeter.
Şimdi ötelere daha yakın belki çok şey...
İstesen de
gitmemezlik edemezsin.
Tamam güzel, belki doğru da;
ama bende bu sözlerden o kadar var ki
yerim yok almaya.
Sizin bahsettikleriniz bana uymuyor .
Ama ben,
ne zaman altın başaklı buğdayların üzerinde
uçuşan rüzgârlar görürsem
o çocuğun sarı saçlarını hatırlayacağım.
Ve ona teşekkür edeceğim.
"gitme" diyeceğim .
Bakımsız... Dağınık... Dalgınım...
Boyası dökülmüş evler gibiyim,
bu gece.
redfer