Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Adem Aleyhisselâm Ve Hazreti Havva'nın Hayatı Kıssası

ADEM (ALEYHİSSELÂM) VE HAZRETİ HAVVA'NIN HAYATI (KISSASI)

Mukaddime: 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve Rasûlü’dür…

Bundan sonra:

Kur’ân-ı Kerim'de “Âdem” kelimesi, tek başına on yedi, isim tamlaması olarak da sekiz kez olmak üzere yirmi beş ayette geçmektedir.  

Âdem (aleyhisselâm)' ın  kıssası; 

Kur’ân-ı Kerim’de Bakara, A’râf, İsrâ, Kehf, Tâhâ, Hicr ve Sa’d sûrelerinde, kısmen farklı üslûp ve ifadelerle anlatılmaktadır. Ancak bu farklı üslûp ve ifadeler arasında öylesine bir uyum vardır ki, hepsi birbirini tamamlar, güzelleştirir; ayrıntıları netleştirir, tekrarlarla kıssayı insanın zihninde tam bir açıklığa kavuşturur. 

Âdem Kelimesi

Âdem kelimesi birçok dilcilere göre; Esmerlik ve beyazlık anlamındaki –üdme-  ادمة veya önderlik anlamındaki -edeme- ادمة ya da yeryüzü anlamındaki-edimاديم- köklerinin birisinden alınan- افعل –kalıbında başında iki hemze bulunan Arapça bir kelimedir. Morfolojik kural ve fonetik zaruretler gereği ikinci hemze elife çevrilerek ادم olmuştur. (DİA-Adem maddesi)

Âdem (aleyhisselâm)' a, insanlığın atası olması sebebiyle “Ebû’l-Beşer”, yeryüzünde halife kılındığı için de “Halifetullah” ismi verilmiştir. Kur’an’da seçkin kullar arasında zikredildiğinden dolayı 
“Safiyyullah” olarak da isimlendirilir:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰهٖيمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَمٖينَۙ
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍؕ وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌۚ

"Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

(Âl-i İmrân: 3/33)

Allah Teala Adem  (aleyhisselâm) Topraktan Yaratmıştır Onun Babası Yoktur.

Günümüzde bazı saçmalıklar serdedilerek Âdem (aleyhisselâm)' ın babasının olduğunu söyleyenler var. Bu tamamen Kuran’a aykırıdır. 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

“Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) Îsâ'nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da oluverdi.”

(Âl-İ İmran: 3/59)

Kur’ân-ı Kerim’e göre  Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılışı diğer insanların yaratılışı gibi değildir. O, anne babası olmadan ve Allah’ın (Azze ve celle) sonsuz kudretinin mûcizevî bir tecellisi olarak topraktan yaratılmıştır.

Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılış merhalelerinin tamamı ayrıntısı ile Kur'ân-ı Kerim'de bildirilmiştir. Yüce Allah, içinde yaşadığımız şu büyük evreni çeşitli merhalelerden geçirerek yarattığı gibi küçük bir evren olan insanı da değişik evrelerden geçirerek yaratmıştır.

Âdem (ALEYHİSSELÂM)' ın Yaratılışı:

Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratıldığı madde çeşitli ayetlerde değişik terimlerle ifade edilmiştir. Şöyle ki, 

Âdem (aleyhisselâm): 

ilk aşama:

topraktan:

 ( خَلَقَهُ مِن تُرَاب) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

“Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) Îsâ'nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da oluverdi.”

(Âl-İ İmran: 3/59)

ikinci aşama:

 toprak su karışımı süzme balçıktan:

(لَقْتَهُ مِن طِينٍ )

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

“Allah dedi ki: Sana emrettiğim halde, seni secde etmekten alıkoyan nedir? İblis dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!”

(A’râf: 7/12)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طٖيناًۚ 

"Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik, onlar da saygı ile eğilmişlerdi. Yalnız İblis saygı ile eğilmemiş, “Hiç ben, çamur hâlinde yarattığın kimse için saygı ile eğilir miyim?” demişti."

(İsrâ: 17/61)

اَلَّـذٖٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ طٖينٍۚ 

"O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı."

(Secde: 32/7)

قَالَ اَنَا خَيْرٌ مِنْهُؕ خَلَقْتَنٖي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طٖينٍ 

"İblis, “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi."

(Sâd: 38/76)

üçüncü aşama: 

cıvık ve yapışkan çamurdan  

(نَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ )

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقاً اَمْ مَنْ خَلَقْنَاؕ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طٖينٍ لَازِبٍ 

"(Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: “Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı?” Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık."

(Sâffât: 37/11)

dördüncü aşamada:

çamurdan süzülen bir özden

(وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ. مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍۚ 

"Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık."

(Mü’minûn: 23/12)

beşinci aşamada ise:

 “salsâl” olarak 

nitelenen kuru çamurdan ve şekillenmiş balçıktan 

(خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍۚ

 وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ 

اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ

قَالَ يَٓا اِبْلٖيسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدٖينَ

قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ

"Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti. Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler. Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı. Allah, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi. İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem.”

(Hicr: 15/26-33)

Salsal, Kur’anı-ı Kerimde farklı ifadelerle tekrarlanmıştır. 
Fahreddin Raziye göre; Bunların ilkinde 
porselen-çömlek gibi ses çıkaran kurumuş çamur (fehhar),
ikincisinde bir müddet suda kaldığından rengi 
siyahlanmaya yüz tutmuş madde (hame’), 
üçüncüsünde de kokuşmuş ya da şekillenmiş madde (mesnün) 

kastedilir. (Mefatihu’l-gayb c.8,74-75)

Bu aşamalardan sonra Allah (Azze ve Celle) kendi ruhundan üflemiştir.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ 

"Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti."

(Hicr: 15/29)

Allah’ın (Azze ve Celle ) insana ”ruhundan üflemesi” ifadesi, kuşkusuz, ona hayat, bilinç ve duyarlılık yani can bahşettiğini dile getiren "RUH" mecazi bir ifadedir. Diğer mahluklar gibi Allah  (Azze ve Celle) tarafından yaratılan “RUH”un Allah’a isnat/izafesiyle  Âdem (aleyhisselâm)' ın şerefli oluşuna, ana unsurunun güzelliğine ana maddesinin temizliğine işaret edilmektedir.

Bir padişahın muhatabını şereflendirmek için “benim kalemimle yaz” şeklinde kullandığı ifadeden

“kalemin” padişahın bir parçası olduğu yorumu çıkarılamayacağı gibi “Ruhumdan üfledim” ifadesinden de ruhun Allah’ın bir parçası olduğu değil, sahibi Allah olan bir ruh düşünülebilir.

Bu olayın uzun bir zamana yayıldığı Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا                                                                  

"İnsan henüz anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti."  

(İnsan: 76/1)

Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılış evrelerine bakarak canlıların kendi kendine ve değişik canlı türlerinden gelişerek var olduğunu savunan bir teori olan evrim teorisini çıkarmak mümkün değildir. 

Öncelikle bütün bu zikredilen merhaleler boyunca, henüz canlı bir organizma oluşmamıştır ve her bir aşama insanın oluşumunu hedefleyen bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır. Bütün bu merhalelerin sonunda “ol” diyerek “olduran” ilâhî bir güç vardır. Her şeyi var eden O'dur. Çamurun kudret sahibi bir zatın işleminden geçmeden, kendi kendine bir insana dönüşmüş olduğunu düşünmek ise akla ihanet olacaktır.

Âdem (aleyhisselâm) topraktan yaratılmış müstakil bir canlı türünün ilk atasıdır.

 عن أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ النَّبيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : خَلَقَ اللَّهُ آدَمَ عَلَى صُورَتِه                                              
          
Ebû Mûsa el-Eş'arî' (Radiyallahu Anh)’  den rivayet ettiğine göre,

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah, Âdem’i onun kendi suretinde (yani başka bir varlıktan evrimleştirerek değil, başka bir varlık örnek alınarak değil, orijinal surette yani kendi insânî yapısında) yarattı.”  

(Buhârî, İsti’zan 1)

buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.  Âdem (aleyhisselâm)  diğer varlıkların aksine, sorumlu ve mükellef tutulan ve bunun için gerekli manevi, ahlâki, zihni ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış olarak yaratılmıştır.

Hadis kaynaklarında da Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılmasıyla ilgili çeşitli bilgiler vardır. Buna göre,

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

  عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:  النَّاسُ  بَنُو آدَمَ وَآدَمُ مِنْ تُرَاب                          

"İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Âdem ise topraktandır."  

(Tirmizî (Menâkıb, 74 ve Ahmed b. Hanbel (Müsned, III/261, 524)

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'tan rivayete göre, 

Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 

"Allah, Âdem (peygamber)i (şu güzel insan kılığında) yarattı. Boyunun uzunluğu (bugünün müteâref ölçü mikyasıyla) 60 zirâ idi. (Hilkati tamamlandıktan) sonra Allah Teâlâ ona, “Haydi, meleklerden şurada oturanların yanlarına git de onlara selâm ver ve onların senin selâmını nasıl karşıladıklarını (iyi) dinle! Çünkü bu, hem senin hem de (senden sonra) zürriyetinin 
selâmlaşma (numune)sidir.” Bunun üzerine Âdem meleklere, “es-selâmü aley-
küm” (kazâdan, belâdan esenlik üzerinize olsun!) dedi. Onlar da, “es-selâmü 
aleyke ve rahmetullah” (esenlik ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun!) diye karşıladılar ve selâmlarına “ve rahmetullah” ziyade ettiler (ki bu, selâmlaşmanın ilk meşruiyetidir). Âdem, beşerin büyük atası olduğu için cennete her giren kişi, Âdem’in (bu güzel) suretinde girecektir. Âdem’in (sonra gelen) ahfadı onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihayet (bu eksiliş) şimdi (Muhammed ümmetinde) sona erdi." 

(B3326 Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 1.)

Âdem (aleyhisselâm)’ın dünyadaki boyunun 60 zirâ olmasını İbn Haldûn ve Dâiretü’l- maârif sahibi Ferîd Vecdî gibi bazı âlimler istib‘âd etmişlerdir. Bunlara göre Âdem (aleyhisselâm)’ın bu uzun boyu cennetteki kameti idi. Havvâ ile yere inince zeminin icabına göre insanın tabii kametine iade olunmuş olmaları kabul edilebilir. Ulvî âlemle süflî âlem arasında fark vardır.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ 

"Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”

(A’râf:  7/23)

Ulvî âlemin gün mikyası bile başkadır. Onun bir günü, içinde bulunduğumuz  âlemin bin gününe muadildir. Ne olursa olsun zaman, mekân, ırk tahavvüllerinin insan kameti ve uzvî hayatı üzerinde tesiri bulunduğu inkâr edilemeyen bir hakikattir. Bugün bile bir İngiliz ile bir Çinli, bir bedevî ile bir medenî arasında bugünün İngilizler ile yirmi asır evvelkiler arasında fark vardır. Âd kavmini tarih, uzun boylu olarak kaydeder. Bu cihetle hadisteki 60 zirâı te’vil etmeyerek bir hakikat olarak kabul de edebiliriz. Bu hadisin bazı rivayet tariklerinde,

“Allah, Âdem’i kendi suretinde  yarattı”

(B6227 Buhârî, İsti’zân, 1.)

vârit olmuştur. “Sûretihî” zamiri Âdem (aleyhisselâm)’a râci olduğuna göre, Allah, Âdem (aleyhisselâm)' ı rahîm atvârına tâbi olmaksızın şu görülen heyetinde yarattı demek olur. Fakat bu hadisin başka bir rivayet tarikinde sarahatle (sûreti’r-rahmân) vârit olduğuna göre bu izâfet teşrif ve tekrime hamlolunur ve Allah Âdem (aleyhisselâm)' ı kendi suretinde hüsnücemâlde benzeri bulunmamak  suretiyle yarattı demek olur. İbn Cerîr Târîh’inde Hazret-i Havvâ’nın ikiz ve biri erkek, öbürü kız olarak yirmi batında kırk çocuk doğurduğunu kaydetmiştir.

(B6227 Buhârî, İsti’zân, 1.)

Enes (radıyallahu anh)'dan rivayete göre,  demiştir ki, 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Medine’ye gelmeleri haberi Abdullah b. Selâm’a erişmişti de o  hemen Resûlullah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Ben sana üç sual soracağım ki bunların cevaplarını yalnız Peygamber olan bilebilir?” dedi: “1. Eşrât-ı sâatin  (kıyamet alâmetlerinin) evvelkisi nedir? 2. Ehl-i cennet (cennete girdiklerinde) ilk önce hangi taamı yiyecekler? 3. Çocuk ne cihetle babasına benzer, hangi bir sebeple de anne soyuna çeker?” diye sordu. 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem),

“Bu meseleleri önün sıra Cibrîl bana haber vermişti!” buyurdu. 

Bunun üzerine Abdullah, “(Bırak onu) o Cibrîl melekler arasında yahudi düşmanıdır!” dedi. 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) (asıl cevaba başlayarak), 

“1. Kıyamet alâmetlerinin en öncesi bir ateştir ki o, insanları meşrikten mağribe sürecektir. 2. Ehl-i cennetin yiyeceği ilk taam da balık ciğerinin (sarkmış olan) fazlasıdır. 3. Çocuğun (baba ve anne soylarına) benzemesine gelince, erkeğin kadına cinsî münasebette bulunduğu sırada erkeğin suyu kadınınkinin önüne geçerse, çocuk babaya benzer. Kadının suyu erkeğinkinin önüne geçerse, çocuk anneye benzer” buyurdu. 

Bunun üzerine Abdullah b.  Selâm, “Kati surette ben şehâdet ederim ki sen yâ Muhammed! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sen Allah’ın (Hak)  peygamberisin!” dedi. 

Bundan sonra İbn Selâm (devamla), “Yâ Resûlellah! Yehûd, insanı hayrette bırakacak surette yalan söyleyen, asılsız isnat ve iftiralarda bulunan haksız bir millettir. Eğer siz (benim seciyemi, her halim)'i onlardan sormazdan önce benim müslüman olduğumu duyup öğrenirlerse muhakkak onlar yanınızda bana (akla gelmedik) bühtan ve iftiralarda bulunurlar. (Siz beni onlardan sorunuz!)” dedi. Bunu müteakip idi ki Resûlullah’ın huzuruna bir Yehûd (zümresi) geldi. Abdullah da (evin mahfuz bir tarafın)'a çekiliverdi. Şimdi 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)  yahidilere, 

“Aranızdaki Abdullah b. Selâm nasıl adamdır?” diye sordu. 

Yahudiler, “O, bizim en yüksek bir âlimimizdir. Bu derece yüksek bir âlimimizin de oğludur. Yine İbn Selâm, bizim en hayırlımızdır ve en hayırlı bir simamızın da oğludur!” dediler. 

Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), 

“Abdullah müslüman olduysa ne dersiniz, (siz de müslüman olur musunuz?)”  diye sordu. 

Yahudiler, “Böyle şeyden onu Allah korusun!” diye karşıladılar. Bunun üzerine Abdullah yahudilere karşı çıktı ve “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” (bilirim (ey yahudi cemaati, size de) bildiririm ki Allah’tan başka yoktur tapacak. Yine bilirim, bildiririm, Allah’ın elçisidir Muhammed) dedi. Bu defa da yahudiler, “O bizim şeririmizdir, şeririmizin de oğludur!” demeye başladılar ve (İbn Selâm’ın ırzı, namusu, nesep ve şerefi) hakkında türlü iftiralarda bulundular. (Bu mütenâkız şehâdet üzerine 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)

“Birinci şehâdetiniz bize kâfidir, ikincisi ise lüzumsuzdur!” buyurdu). 

{B3329 Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 1.}

Bu hadis de “Âdem ve Zürriyetinin Hilkati” hakkındaki babın ikinci hadisidir. Fakat babın bu unvanıyla hadisin mazmunu arasındaki münasebet pek azdır: 

Çocuğun baba veya anne soyuna çekmesi keyfiyetidir. Hadisin en sonuna tercümemizde eklenen ziyade  Beyhakī’nin Delâilü’n nübüvve’sinden alınarak gösterilmiştir. Şunu hassaten kaydetmek isteriz ki, şu sualler yahudi âlimlerinin İsrâilî telakkilerine göre irat edilmiş, yine onların telakkilerine göre cevap verilmiştir. Münazara âdâbının bir yolu da hasmı kendi silâhıyla susturmaktır. Bunun en kuvvetli şahidi hadiste bildirildiği üzere Peygamber efendimize yahudiler gelmezden önce Cibrîl (aleyhisselâm)  gelerek bu İsrâil'î suallerin sorulacağını ve onların telakkilerine göre bu suretle cevap verilmesi icap ettiğini bildirmesi, bunu da Peygamberimizin açıkça mübâhislerine haber vermesidir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye o günlerde yeni gelmişti. Medine’de hâkim bir vaziyette bulunan yahudilerle hoş geçinmek için onların telakkilerine göre görüşülmesi lüzumlu idi. Binaenaleyh bu sualleri ve cevapları ilmî ve fennî hakikatlerle mukayese külfetini ihtiyara lüzum yoktur. 

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'dan rivayete göre, 

Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, 

“Eğer Benî İsrâil olmasaydı et kokmazdı. Sonra Havvâ (anamız) olmasaydı kadın cinsi zevcine hıyanet edip aldatmazdı” dediği rivayet olunmuştur. 

(B3330 Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 1.)

Bu hadisin “Hilkat” bahsiyle alâkası, Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i Havvâ’nın cennetteki hayatlarıyla alâkalı bir vâkıanın hadiste zikredilmiş bulunmasıdır. Benî İsrâil’in kokuttuğu et, bıldırcına benzeyen bir kuşun etidir. Türkçe’si “yelve”dir. 
Tîh sahrâsında Benî İsrâil’in merzûk olduğu iki nevi yemeğin bir nevidir. Öbürü de “menn”dir ki bazı iklimlerde havadan taşlar ve ağaçlar üzerine kar gibi yağan ve bal kıvamında olan beyaz ve tatlı bir rutubettir. Türkçe “kudret helvası”dır. Bakara sûresinin 57. âyetinde işaret olunduğu üzere 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىؕ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْؕ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ 

"Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı."

(Bakara: 2/57)

Benî İsrâil Tîh sahrâsında kırk sene gökten inen bu yiyeceği yemişlerdir. Bu iki nevi yemekten her gün kifayet miktarı almaya ve taze taze yemeye mezun idiler. Cuma günü cumertesinin nasibi de birlikte alınırdı. Bundan fazla alıp saklamaktan memnû idiler. Fakat bu haris millet bu memnuiyet hilâfına bıldırcın eti saklamaya  başladılar ve tabii kokuttular.

Enes b. Mâlik (radıyallahu anh)'dan rivayet olunduğuna ve müşârün ileyh, rivayetini Resûlullah’a ref‘ ve îsâl ettiğine göre, 

Allah Teâlâ (kıyamet gününde)  cehennemliklerin azap cihetiyle en hafifi olan (Ebû Tâlib gibi) birisine, 

“Farzedelim ki yeryüzünde mal olarak ne varsa hep senin olsa, şu azaptan kurtulmak için onu feda eder miydin?” diye soracaktır. 

O da, “Evet, feda ederdim, yâ rabbi!” diyecek. 

Bunun üzerine Allah Teâlâ, 

“Fakat sen, Âdem (atan)ın sulbünde iken ben senden (şimdi göze aldığın fedakârlıktan) daha ehven bir şey istemiştim ki bana şirk ve küfür etmemendi. Fakat sen (dünyaya gelince tevhidden) imtina edip şirki iltizam ettin!” diyecektir. 

(B3334 Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 1.)

Abdullah b. Mes‘ûd (radıyallahu anh)' dan rivayete göre, 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)  şöyle buyurmuştur: 

"Hiçbir âdemoğlu zulüm ile öldürülmez, ancak onun kanı(nın günahı)ndan birinci Âdem (atanın) oğlu (Kābil hesabı)'na bir pay ayrılır. Çünkü bu cinayeti âdet edenlerin önderi odur (kardeşi Hâbil’i öldürmüştür)." 

(B3335 Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 1.)

İnsanların soy, sop veya ırk üstünlüğü olmadığını, herkesin aynı kökenden Âdem (aleyhisselâm)' dan geldiğini belirtir.

Hadislerde Âdem (aleyhisselâm)' ın Cuma günü yaratıldığı ve o günde Cennet’e konulduğu, yine bir Cuma günü Cennet’ten çıkarıldığı, tövbesinin o gün kabul edildiği ve aynı gün vefat ettiği haber verilmektedir.

Ebû Hureyre (Radiyallahu Anh)' den rivayet edildiğine göre,

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Üzerine Güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün Cennet’e konuldu ve o gün Cennet’ten çıkarıldı. Kıyamet de ancak Cuma günü kopacaktır." 

(Müslim Cum'a, 18) 

Böylece Cuma günü, insanoğlunun varoluş serüveninde ve ilâhî rahmete nâil oluşunda çok önemli bir dönüm noktası olarak tebarüz etmektedir.

Âdem (aleyhisselâm)'a  Halifelik Verilmesi:

Âdem (aleyhisselâm) yaratılmadan önce Yüce Allah'ın iradesi melekler arasında yankılandı:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَلٖيفَةًؕ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فٖيهَا مَنْ يُفْسِدُ فٖيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَؕ قَالَ اِنّٖٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ 

"Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti."

(Bakara: 2/30)

Âdem (aleyhisselâm), kendisine özel olarak bahşedilen aklını, iradesini ve ilmini kullanarak yeryüzünde, yaratılmışların üzerinde birtakım tasarruflarda bulunabilecekti. Orayı imar edecek, kâinatın hikmetini araştıracak, toprağa bürünmüş olan enerji kaynaklarını ve madenleri çıkaracak, onları işleyip yeni maddeler icat edecekti. Âdem (aleyhisselâm)' ın şahsında temsil edilen insan, yeryüzünde bütün bu işleri ve asıl olarak da Allah’ın iradesinin hâkim kılınması görevini Allah'ın izniyle ortaya koyarak O'nun hilafetini gerçekleştirecekti.

Âdem (aleyhisselâm)' ın halife oluşu, Allah'ın -hâşâ- ona muhtaç oluşundan kaynaklanan bir sorumluluk verme işi değil, bilakis yüce kudreti ve engin rahmetiyle ona bahşettiği bir şeref ve lütûftur. 

Meleklerin “Fesat Çıkaracak Bir Varlık Mı Yaratacaksın?” Sorusu

Melekler, en şerefli varlık olarak yaratılan Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılış hikmetine tam olarak vakıf olamadığından, Allah'ın “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” fermanını kavrayamayarak: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"'Ya Rabbi! Biz Seni hamd ile tesbih edip dururken, orada kan dökecek, fesat çıkaracak bir varlık mı yaratacaksın?' dediler.” 

(Bakara: 2/30.) 

Âdem (aleyhisselâm)  ile neslinin, yeryüzünde halife olarak yaratılması meleklerde merak uyandırmış ve onlar insanın olumsuz yönüne dikkat çekerek Rabbimize hayretlerini bildirmişlerdir. Onlarınki bir itiraz değil, öğrenme çabasıdır. Yüce Allah, bütün isimleri Âdem (aleyhisselâm)’a öğretmiş sonra da meleklere: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنٖي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ 

"Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi."

(Bakara: 2/31)

Bunun üzerine melekler, 

"Ey Rabbimiz! Biz Seni tenzih ederiz ki bizim bildiğimiz Senin bize öğrettiklerinden ibarettir. Biz ancak Senin öğrettiklerini bilebiliriz. Şüphesiz ki her şeyi en iyi bilen, her şeyi yerli yerince yapan Sensin’ dediler.” 

(Bakara: 2/32)

Melekler insan türü hakkında, Yüce Allah’tan öğrendikleri bilgiler sebebiyle hayrete düştüklerinden bu şekilde konuşmuşlardır. Rabbimiz ise bu türün olumsuz potansiyeline karşılık bundan daha ağır basan olumlu yönlerini onlara göstermiştir. Bu imtihan sonucunda itiraz gibi görünen kelamlarının ardındaki teslimiyetleri apaçık meydana çıkmıştır.  

Âdem (aleyhisselâm)  İlk İnsan’dır:

Yeryüzünde halife kılınan  Âdem (aleyhisselâm)' dan  önce başka insanlar gelip geçmiş midir? Elbette Hayır!

Fakat bu soruya bazıları şöyle cevap vermiştir:

Âdem (aleyhisselâm)  halife kılındığına göre daha önce yaşamış birtakım insanlar olmalı ki onların arkasından o halife kılınsın. Çünkü “halife” tabiri, “halef olma, birisinin ardından gelme” gibi manalara da sahiptir. Ayrıca melekler henüz yaratılmayan insanı, kan dökücü ve fesat çıkarıcı özelliğiyle nasıl tanısınlar? Demek ki bunlar daha önce yaşadılar, kan döktüler, fesat çıkardılar ve bu yüzden helak edildiler. Onların yerine de Âdem (aleyhisselâm)  ve zürriyeti gönderildi...” 

Âdem (aleyhisselâm)’ den önce başka insanların yaşadığına dair Kur'ân’da ve Sünnette hiç bir bilgi mevcut değildir. Ayrıca dikkatten kaçırılmamalıdır ki, Âdem (aleyhisselâm)  daha önceki varlıkların değil, Allah'ın halifesidir. 

Bunun yanında meleklerin, insan için “kan döken ve fesat çıkartan” şeklindeki kanaate nereden vardıkları akla gelebilir. Allah (Azze ve Celle) ayeti kerimede:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ

"Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık."

(Hicr: 15/27)

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ 

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

(Zâriyât: 51/56)

Buyurmuştur. Yaratılış gayesini anlatan bu ayeti kerimede de görülecektir ki, cinler insanlardan önce zikredilmiştir. Ayetteki sıralama, yaratılış sıralamasıdır. Cinlerin, insanlardan daha önce zikredilmesinden yaratılışların da daha önce olduğunu anlaşılıyor ki; onların iyi ya da kötü olan hayat tarzlarına melekler de şahit olmuşlar ve bu sebeple de insanoğlu hakkında olumsuz olan “kan dökecek ve fesat çıkaracak” ifadelerini zikretmişlerdir. 

“İnsan kayda değer bir varlık olmadan/yaratılmadan önce çok uzun bir zaman geçti” âyeti kerimesinden de Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılışının çok uzun bir zaman sonra olduğu anlaşılıyor ki, zikredilen o zaman zarfında kainat, dünya ve cinlerin de akabinde İlk İnsan Adem (aleyhisselâm)  yaratılmıştır.

Bunlarla beraber Allah (Azze ve Celle) bizlere şöyle bir misal vermektedir:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ 

“Allah katında İsa’nın yaratılış misali Adem’in yaratılmasına benzer. Allah Adem’i topraktan yaratmış, ona ol demiş ve o da oluvermiştir.” 

(Âl-i İmrân: 3/ 59)

Yani, bir mücize olarak babasız dünyaya gelen İsa (aleyhisselâm)' ın bir benzeri, ilk insan olan Adem (aleyhisselâm)' da da  vuku bulmuştur. Ayeti kerimede çok açık olarak belirtilmektedir ki, Adem (aleyhisselâm)' ın  da İsa (aleyhisselâm)  gibi bir babası yoktur. İkisinin de ortak özelliği babasız yaratılmalarıdır. Bu itibarla Adem (aleyhisselâm), emsalsiz olarak topraktan yaratılan ilk insan ve ilk peygamberdir.

Âdem (aleyhisselâm)’a Secde Edilmesi:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ 
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ

"Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti. Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler."

(Hicr: 15/28-30)

Bu secde Âdem (aleyhisselâm)' ın şahsında bütün insanlığı kapsayan bir saygı ve üstün görme secdesiydi. Allah Teâlâ bu emriyle meleklerin ve bütün varlıkların nezdinde Âdem (aleyhisselâm)' ın ve zürriyetinin şeref ve üstünlüğünü tescillemiş oluyordu. İlâhî kelâm yeryüzünün en şerefli varlığını şöyle takdim etmektedir:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

           وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً 

"Şüphesiz ki biz, Âdemoğullarını mükerrem (şerefli ve saygın) kıldık. Karada ve denizde onları taşıttık. Helal ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”

(İsrâ: 17/70)

İnsan bu şeref ve üstünlüğe ancak Allah’ın emirlerine uyduğu, yasaklarından kaçındığı ve yeryüzünde Allah’ın kanunlarının hâkimiyeti için var gücüyle çalıştığı; yani gerçekten Allah’ın halifesi olduğu takdirde ulaşabilir. Böyle bir durumda olan insanın meleklerden üstün olacağı hadis-i şeriflerde müjdelenmiştir.

Âdem (aleyhisselâm)' a secde esnasında meleklerle beraber bulunan İblîs'in gurur, kibir ve kıskançlığı yüzünden, Allah'ın emrine rağmen secde edenlerden olmadığını ve direndiğini görüyoruz. Melekler ise yeryüzünde Allah’ın halifesi olacak insan türüyle ilgili endişelerini belirtip yaratılmasındaki hikmeti anlamaya çalışmışlar, Rabbimizin onlara doğruyu göstermesinden sonra ise verilen emre itaat ederek secdeye kapanmışlardır. Ancak İblîs, Allah’ın emrine rağmen kibir ve gururuna yenik düşerek  Âdem (aleyhisselâm)' ın hilafetine, karşı çıkarak,

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ 

“Ben ondan daha hayırlıyım/iyiyim. Zira beni ateşten onu ise topraktan yarattın.” 

(Sâd: 38/76)

diyerek karşı çıkmış ve Rabbine âsi olmuştur.

İblis cinlerdendi:

İblîs, meleklerden farklı bir yaratılışa sahiptir. O, nurdan yaratılmış bir melek değil; ateşten yaratılmış bir cindir. Onun cinsiyeti ve zürriyeti vardır; meleklerin ise zürriyeti ve cinsiyetleri yoktur. Öyleyse, İblîs neden meleklere verilen secde emrine muhatap olmuştur?

İblîs, bir dönem meleklerle beraber olacak bir ilme ve Allah’a yakınlık getirecek bir kulluk derecesine sahipti. İlahi emir yalnızca meleklere değil; onlarla beraber bulunan herkese verilmişti:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا 

"Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin,’ demiştik. İblîs'ten başka hepsi secde etti. O cinlerdendi; Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi siz, Beni bırakıp da onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. Zâlimler için bu ne kötü bir tercihtir.” 

(Kehf: 18/50)

Bu âyet-i kerimede bahsedilen olaydan itibaren İblîs, kovulmuş ve taşlanmış anlamına gelen şeytan ismiyle anılmıştır.

Allah Teâlâ İblîs’e, meleklerle beraber niçin secde etmediğini sorunca o, yaratılmışların tarihindeki ilk ırkçı düşünceyi ortaya koyarak şöyle cevap verdi: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَؕ قَالَ اَنَا خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَنٖي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طٖينٍ 

"Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi."

(A’râf:  7/12)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجٖيمٌ 

وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّٖينِ 

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنٖٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرٖينَۙ

اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

"Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap, mükâfat ve ceza gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi. İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi. Allah da, “O hâlde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin” dedi.

(Hicr: 15/34-38)

Böylece o, insanların imtihanı için bir sebep kılınmış oldu.

İblîs istediği izni alınca, kendi özgür iradesiyle yaptığı isyanın suçunu kadere bağlayan ilk mahlûk olarak, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَالَ رَبِّ بِمَآ أَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ ﴿*﴾ إِلاَّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ ﴿*﴾

“Rabbim, madem beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun yeryüzünde (dünya hayatını ve günahları) onlara çok güzel gösterecek ve onların hepsini azdırıp saptıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna, dedi”  

(Hicr: 15/39–40)

ve insanoğluna olan kin ve düşmanlığını açığa vurdu.

İblîs’in gurura kapılarak Rabbine asi olması ve ilahi huzurdan kovulup lanetlenmesi onun için ne kadar acı bir durum ise; aynı şekilde meleklerin kendisine hürmet ettiği ve şerefi tescillenmiş insanın aşağıların aşağısına düşmüş şeytana uyması da o denli acı ve hazin bir durumdur.

Âdem (aleyhisselâm)' a secde emri, şeytanın iç yüzünü ortaya koyan ve onu meleklerden ayıran bir imtihan olurken, onun insanları saptırmak hususundaki dileğinin kabul edilmesi ve kıyamete kadar kendisine süre verilmesi de Âdem (aleyhisselâm)  ve soyu için bir imtihan vesilesi olmuştur.

Hazret-i Havvâ’nın Yaratılması:

İnsanlığın annesi Hazret-i Havvâ’nın yaratılışı, Kur’ân-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
                
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

هُوَ الَّذٖي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفٖيفاً فَمَرَّتْ بِهٖۚ فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحاً لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرٖينَ 

"Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. (İnsan) eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklenir (gebe kalır) ve (bir müddet) onu taşır. Gebeliği ağırlaşınca her ikisi de Rableri Allah’a, “Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız” diye dua ederler."

(A’râf: 7/189)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثٖيراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذٖي تَسَٓاءَلُونَ بِهٖ وَالْاَرْحَامَؕ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقٖيباً 

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip kabileler ve boylar halinde) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir."

(Nisâ: 4/1)

Bazı âlimler, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in, Hazret-i Havvâ’nın yaratılışına dair biyolojik bilgi vermekten ziyade, Hazret-i Havvâ üzerinden kadınların genel psikolojilerini mecâzi bir benzetmeyle anlatarak onlarla iyi geçinme yolunu öğrettiğini düşünmüşlerdir. Yine de en doğrusunu Allah bilir.

Kur’ân ayetlerinde Âdem (aleyhisselâm)' ın yaratılışıyla ilgili bulduğumuz teferruatı eşinin yaratılışıyla ilgili bulamayız. Hazret-i Havvâ’nın da Âdem (aleyhisselâm) gibi yaratılış evrelerinden geçmesi Allah’ın kudreti dâhilinde bir iştir. Bununla birlikte eğer Allah dilemişse, Hazret-i  Havvâ’nın  Âdem (aleyhisselâm)' ın eğe kemiğinden yaratılması da mümkündür. Allah’ın her şeye kâdir olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu iki durumdan herhangi birinin  kabulü sakınca doğurmaz. En doğrusunu Allah bilir.

Âdem (aleyhisselâm) Ve Hazret-i Havvâ'nın Cennete Konulmaları Ve Şeytanın Onları Kandırması:

Allah Teâlâ,  Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i  Havvâ’yı bir cuma günü Cennete yerleştirip onları bir ağaç ile imtihan etmek istedi. Onlara:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

         وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ  

“Ey Âdem sen ve eşin birlikte Cennete yerleşin,  Cennetin meyvelerinden istediğiniz yerden bol bol yiyin! Fakat şu ağaca yaklaşmayın! Yoksa her ikiniz de zalimlerden olursunuz! ”

(A’raf: 7/19)

diye ferman buyurdu. Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i Havvâ Cennette mesut bir hayat sürmeye başladılar. Sonsuz nimetlerle dolu olan Cennette yalnızca bir ağaca yaklaşmaları yasaklanmıştı. Allah (Azze ve Celle) Cennete yerleştirdiği Âdem (aleyhisselâm) ile eşine şeytana karşı uyanık olmalarını emretmiş ve şeytanın kendilerini rahatlık, huzur ve mutluluk yurdundan çıkarabilecek büyük bir düşman olduğunu bildirerek onları uyarmıştı:         

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى  اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ فٖيهَا وَلَا تَعْرٰىۙ  وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُا فٖيهَا وَلَا تَضْحٰى

"Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. Şüphesiz senin için orada aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Orada ne susuzluk çekersin, ne de güneş altında kalırsın.”

(Tâhâ:  20/117119)

Kur’ân-ı Kerim'de Allah’ın Cennette Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i  Havvâ’ya yasakladığı ağacın hangisi olduğuna dair bilgi verilmemiştir. Burada önemli olan Allah’ın emrinin yerine getirilmesidir. Neden ve niçin demeden biz kullara "İnandık itaat ettik"  demek düşer. Allah’ın emrine Bu kulluk burada şeklî ibadetler olmadan devam etmiştir. Tâ ki İblîs vesvese verinceye kadar…

Cennetten Çıkış:

Şeytan, Âdem (aleyhisselâm)' ı Cennetten çıkarmak için yalan söylemiş ve onları şöyle kandırmıştır.   

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:      
                    
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى 

"Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?”

(Tâhâ:  20/120)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُرِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدٖينَ  وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّٖي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحٖينَۙ 

"Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı. (Öyle ise, yasak ağacın meyvesinden yiyin ki melek olasınız yahut cennette ebediyen kalasınız.) Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti."

(A’râf: 7/20-21)

Şeytan onların zayıf noktaları olan melek olma, sonsuza kadar mutlu ve hükümrân olarak Cennette kalma arzularının yasak meyveden yerlerse gerçekleşeceği hususunda onları ikna etmek için yeminler etmişti.

Âdem (aleyhisselâm)  şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttu. Bir kimsenin Allah adına yemin ederek yalan söyleyebileceği aklının köşesinden bile geçmiyordu.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِؕ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبٖينٌ 

"Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi."

(A’râf: 7/22)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

        فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ                                                                                                   .
“Böylece şeytan onların ayağını kaydırdı, onları içinde bulundukları (Cennetten) çıkardı. Biz de:  “Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve geçim vardır” dedik." 

(Bakara: 2/36)

Âdem (aleyhisselâm)’ ın şahsında insanoğlunun Cennetten çıkarılışı büsbütün bir kaybedişin ifadesi değildir. 

Bu olayda insanların, ataları Âdem (aleyhisselâm)’ ı suçlamaları da uygun olmaz. Çünkü insanoğlunun ilâhi kaderinde Cennet’ten sonra dünya gurbetini yaşamak vardır. Zaten insanoğlu Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmıştır. Onun imtihanı burada, dünyadadır. İnsanoğlunun Cennetin kıymetini anlaması ve onu hak etmesi için dünyaya gelmesi gerekiyordu. İnsanoğlundaki ebediyet duygusu da bunun bir yansıması idi. Yokuşu çıkmadan inişin, yorgunluğu yaşamadan rahatlığın ve üzüntüyü çekmeden sevincin kıymeti tam olarak anlaşılamazdı. Korku ve hüznün olmadığı Cennet’in değerini anlamak ve onu hak etmek için bu dünyada korku ve hüznü yaşamak, dahası bunları Allah yolunda seve seve yudumlamak gerekiyordu. Dolayısıyla  Âdem (aleyhisselâm)  atamızın yerinde hangi insan olsaydı onun düştüğü hataya düşecekti.

Böylece Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i  Havvâ Cennetten çıkarılmış ve yeryüzüne gönderilmiştir. 

Bu konuda, Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ 

"Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir vakte kadar barınma ve nasibiniz var."

(Bakara: 2/36)

Bu âyet-i celîledeki “birbirinize düşmanlar olarak inin” ifadesiyle Âdemoğulları arasındaki potansiyel düşmanlık kastedilmiş olabileceği gibi Âdem (aleyhisselâm) ile şeytan arasındaki apaçık ve sürekli mücadele de kastedilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Bundan sonra Rabbimiz, peygamberler göndermek suretiyle insanlığa merhamet buyurmuş, hadislerde bildirildiği rivayete göre, Adem (aleyhisselâm)'dan itibaren  son Peygamber dahil toplam 124.000 Peygamber göndermiştir. Yüce Kitabımız Kur'anı kerimde Peygamberlerden sadece 25' nin ismi geçmektedir. En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir. Âhir zaman peygamberi olarak da Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' i göndermiş ve son. Kitab olarakta Kur’an-ı Kerim'i indirmiştir. Bu yüce kitap bizlere gurbetten ana vatana dönme yolunu şöylece göstermektedir:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

           قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ 

“Hepiniz inin oradan. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için (Cennette) herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.”

(Bakara: 2/38)

Bu Cennet Dünyada mıydı?

Tabi ki, Hayır!

Âdem (aleyhisselâm) ile Havva validemizin içinde bir müddet kaldıkları Cennet hakkında farklı yaklaşımlar vardır. Buna göre, kimileri Cennet’e giren bir kimsenin oradan asla çıkmayacağı ve Cennet’in teklif (emir ve yasak) mahalli olmadığı görüşlerini ileri sürerek söz konusu Cennetin dünya hayatının sonrasında gideceğimiz Cennet olmayıp yeryüzünde bulunan bir bahçe olduğunu iddia etmektedirler.

Yeni bir görüş gibi savunulan bu düşünce aslında eski bir iddianın yeni bir ambalajla sunulmasından ibarettir. Bu görüşe itibar etmek mümkün değildir. 

Zira (A’râf: 7/20); (Tâhâ: 20/117,118,119 120). ayetlere bakıldığında böyle bir yerin yeryüzünde olma ihtimali düşünülemez. Çünkü bu âyetlerde bahis konusu olan Cennet, içinde yorgunluğun, sıkıntı ve mutsuzluğun; ayrıca açlığın, çıplak kalmanın, susuzluğun ve güneş sıcağında bunalmanın asla olmadığı bir Cennet’tir. Yeryüzünde böyle bir Cennet tasavvur edilemez.

Arapçada “Cennet” kelimesinin “bahçe” manasına gelmesi, bu Cennetin yeryüzünde bilinmeyen bir bahçe olmasını gerektirmez. Bilakis ayetlerde söz edilen Cennet, Arapçada bilinen şeyleri ifadede kullanılan belirlilik takısıyla “el-Cenneh” şeklinde kullanılmıştır. Bu keyfiyet söz konusu Cennet’in, İblîsin  Âdem (aleyhisselâm)' ı  kandırmak için öne sürdüğü meleklik, ebedilik ve zeval bulmaz saltanatın mümkün olabileceği ahiretin Cennet’i olduğunu gösterir.

Cennet’ten çıkmanın söz konusu olamayacağı ve Cennet’te yasaklama bulunmayacağı yönündeki iddialarla Cennet’i dünyaya indirebileceklerini zannedenler büyük yanılgı içindedirler. Cennet’le ilgili sözü edilen bu özellikler Cennet’in hesap gününden sonra, mükafat yurdu olarak kazandığı özelliklerdir. Cennet’in ilk yaratıldığında da böyle olduğu kesin olarak iddia edilemez. Kaldı ki Yüce Allah kendi kanunlarıyla -haşa- bağlı değildir ve dilerse her zaman onlardan istisna yapabilir. Nitekim dünya hayatı için belirlediği sünnetullâha göre ateşin yakma ve bıçağın kesme kanunlarını İbrahim (aleyhisselâm) ve  İsmail (aleyhimesselâm) için geçici olarak değiştirmiştir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın Cennet’in şartlarını onu ilk yaratmasında farklı kılması her hâlükârda mümkündür. Hem Cennet yeryüzünde olsaydı, ondan çıkarılmanın ne hüznü olurdu? Yeryüzünün bir yerinden başka bir yerine gitme olayı üzerinde Kur’ân, bu kadar önemle durur muydu?

Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i Havvâ, kaybettikleri nimetin büyüklüğünü hemen anladılar ve İblîs gibi kibirlenip suçu kadere atmak yerine kişisel sorumluluklarını kabul ederek pişmanlık ve tevazu içinde tevbeye sarıldılar.

Âdem (aleyhisselâm)’ ın Tevbesi:

Âdem (aleyhisselâm) ve Hazret-i  Havvâ’nın hataları Rabbimizin onları Cennetten çıkarmasına sebep olmuştur. Fakat Âdem (aleyhisselâm)  şeytan gibi kibirle hâşâ,  Allah’a kafa tutmak yerine tevazuuyla tevbeye yönelmiş, ağlamış ve bağışlanma dilemiştir.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Âdemoğlunun her biri hata eder, hata edenlerin en hayırlısı ise tevbe edenlerdir."

(Tirmizî, Kıyâme, 4)

Âdem (aleyhisselâm) ve eşi, bir olan Allah’a samimiyetle yönelerek şöyle dua ettiler: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz." 

(A’râf: 7/23)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ 

"Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır."

(Bakara: 2/37)

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Şeytan: “Ya Rabbi! İzzetine yemin ederim ki, kulların can taşıdığı sürece onları azdıracağım” dedi. 

Bunun üzerine Allah Teâlâ da: “İzzetim ve Celâlim hakkı için onlar benden bağışlanma diledikleri sürece, bende onları bağışlayacağım” buyurdu.”

( Ahmed İbn Hanbel, III, 29)

Bu ifadelerden,  Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i  Havvâ’nın Cennetten çıkarılmalarının temelli bir kovulma veya ilâhî rahmetin dışına çıkma anlamına gelmediğini anlıyoruz. Onlar sadece yaratılış amaçlarına uygun olarak geçici bir süreliğine dünyaya gönderilmişlerdir. Burada önemli olan,  insanın dünya hayatını tecrübelerden ders çıkararak iyi değerlendirmesi ve ezeli düşmanının tuzaklarına düşmeden imtihanını başarıyla tamamlamasıdır.

Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i Havva’nın Cennetten çıkarılmalarından sonraki dönem hakkında Kur’ân-ı Kerim’de fazla bilgi bulunmamaktadır. Onlarla ilgili bir kısım kitaplarda rivayet edilenler ise genellikle isrâil'iyat kaynaklıdır. Böylesi bilgilerin Müslümanlara kazandıracağı pek bir şey yoktur. Yalnız biz, Kur’ân-ı Kerim’de Âdem (aleyhisselâm) ile Hazret-i  Havva’nın Rablerinden hayırlı evlat istediklerini ve 

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ 

 “Eğer bize salih bir çocuk verirsen andolsun şükredenlerden olacağız” 

(A’râf: 7/189.)

diye yalvardıklarını görüyoruz. Allah Teâlâ, Âdem (aleyhisselâm)’ a pek çok çocuk verdi.  Âdem (aleyhisselâm)’ ın zürriyeti çoğaldı. Buna karşılık iblîs ve zürriyeti de boş durmadılar ve bütün güçleriyle Âdem (aleyhisselâm)’ ın çocuklarını yoldan çıkarmaya çalıştılar.

Âdem (aleyhisselâm)’ ın Peygamberliği:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰهٖيمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَمٖينَۙ 
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍؕ وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌۚ 

"Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

(Âl-i İmrân:  3/33-34)

فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ 

"Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır."

(Bakara:  2/37)

Âdem (aleyhisselâm)’ ın peygamberliğini ispatlayan kesin delillerdir.

Adem (aleyhisselâm)' ın ve neslinin halife kılınması, onların yeryüzünde istedikleri şekilde hükümran olmaları manasına gelmez. Halifelik görev ve yetkisi, onlara verilen bilgi, akıl, irade ve kabiliyetlerle Allah’ın adına, O’nun gösterdiği şekilde orayı idare edip düzene koymak ve adaletle hükmetmek içindir. İnsan yeryüzünde ibadet, itaat üzere bulunacak, Rabbinden aldığı vahiy çerçevesinde orayı imar edip düzene koyacaktır. Ekini ve nesli bozanlara karşı Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak mücadele edecek, çevreyi ve nesli koruyacaktır. Bu konuda sınırlı ve sorumlu bir varlık olarak özgür iradesiyle kendisine verilen emrin gereğini en titiz bir şekilde yerine getirecektir.

sonuç  olarak:

Adem (aleyhisselâm)' ın (insanın) topraktan yaratılmış olması onun maddî ve nefsânî eğilimlerinin, ona ilâhî ruhun üflenmesi ise manevî ve ahlâkî yönelişlerinin temel dinamiğidir. İnsana düşen maddî varlığını ve nefsini ihmâl etmeden ruhî yönünü ibadet ve salih amellerle besleyip yüceltmektir.

Allah’ın (Azze ve Celle) bildirdikleri dışında hiç kimse gaybı bilemez. Allah (Azze ve Celle), gayb'ı ne meleklere ne de cinlere bildirmiştir. Fakat Peygamberlerden dilediğine gayb bilgisini ihsân buyurmuştur. Gayb'a iman takva sahibi mü’minlerin temel özelliğidir. 

İnsanın Allah Teâla’nın halifesi olarak yaratılması büyük bir sorumluluktur. Hayatın ve zamanın değeri işte bu sorumluluktan kaynaklanmaktadır. Hayatta takip edilecek iki yol vardır; kul ya Allah’a iman edip emirlerine itaat ile İslâm’ın yoluna girecek ve tekrar asli vatanı olan Cennete dönecektir ya da apaçık düşmanı olan şeytanın adımlarını takip edip onun vesvese ve telkinlerine uyarak cehennemi boylayacaktır.

İnsanın günahkâr olarak doğması söz konusu olmadığı gibi onu Cennetten çıkaranın kadın olduğu düşüncesi de yanlıştır. Hata ve kusur kişiseldir. Kişinin kendi arzu ve isteğiyle gerçekleşir, sorumluluğu da sadece kendisine aittir.

İblîs yüce makamdan kovulmasının sorumlusu olarak Allah'ı görmüş ve Rabbini suçlamıştır. Sebep olarak da Âdem (aleyhisselâm)’ ı göstermiştir. Ona düşman kesilmiş ve hayatını bu düşmanlığa adamıştır. Âdem (aleyhisselâm) ise suçu nefsinde bulmuş, Allah’a yönelmiş; 

“Bizi bağışlamaz ve affetmezsen kaybedenlerden oluruz” 

diyerek tevbe etmiş ve Allah’a kulluk yolunu seçmiştir. İblîs kibriyle aşağılık bir duruma düşerken, Âdem (aleyhisselâm) tevbesi ile yükselmeyi başarabilmiştir.

Allah’ın (Azze ve Celle)' nin Selâmı  Râhmet ve bereketi Âdem (aleyhisselâm)' ın, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in  ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.

Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.

KAYNAK:

KUR'AN VE SAHİH SÜNNET

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Adem Aleyhisselâm Ve Hazreti Havva'nın Hayatı Kıssası

Polat Akyol Polat Akyol