Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Iı

III. Havva’nın Ayrılışı: İlk İkinci


Havva, Adem’den kopmadı. Önce; bir ağrının başladığı yer gibi, ardından karanlıkta usul usul büyüyen ikinci bir sıcaklık gibi yer değiştirdi Adem’in içinde. Suyun basıncı aynıydı, bacaların nefesi aynı, cennet aynı gözsüz karanlığın içinde duruyordu; fakat ilk bedenin derininde kendisine sığmayan bir titreşim çoğalıyordu.

Ve karanlık ilk defa kendini belli ettiğinde, Adem’in içinde göz olmayan bir görme açıldı.

Bu görme yüzün ortasında değil, ışığa bakan, mesafeyi ölçen, eşyayı dışarıdan seçen bir organ değil, daha derinde, beynin karanlık kozasında, o gizli iç bölgede, dış dünyanın güneşine muhtaç olmayan bir aydınlık gibi belirdi. Adem görmedi; ama içinde bir cennet tasviri açıldı. Görmenin ışığa ait olmadığı, bazen karanlığın da kendi hakikatini gösterebildiği ilk iç görüydü bu.

Ve artık cennet yalnız okyanusun dibinde değil; Adem’in içinde de kuruluyordu.

Irmaklar aktı.

Zihnin karanlığında, ses çıkarmayan, ışık istemeyen, kendi yatağını içeriden bilen berrak akışlar halinde. Saraylar yükseldi. Taştan mı, nurdan mı, sudan mıydı bilinmez; çünkü onları aydınlatan ışık değil, iç görünün kendisiydi. Bahçeler açıldı. Yaprakları rüzgarla değil, şefkatle titriyordu. Gölgeler serinledi. Meyveler, henüz yasak adını almadan, ağır ve parlak bir ihtimal gibi dallarında durdu.

Cennet, gözle görülmeyen eksiklik değildi.

Belki de gözle görülmediği için daha gerçekti.

Üst dünya da eşya gözün kurduğu bir kesinlikti. Işık düşüyor, göz seçiyor, seçilen şey maddeye inanıyordu. Gözle görülen dünya gerçek sayılıyorsa, karanlığın iç görüyle açtığı cennet niçin daha az gerçek olsundu ki? Madde, dış gözün rüyasıysa; cennet, karanlığın iç gözde açtığı daha eski bir uyanış olamaz mıydı?

Belki de kutsal tasvirlerin derin sebebi buydu: gözsüz girilecek bir yurdu, gözle yaşayan insana önceden içerden göstermek. İnsan, hiç görmeyeceği bir yere ancak tasvirle hazırlanırdı. Irmak denildi; zihnin karanlığında akış başladı. Saray denildi; korunmuşluk biçim kazandı. Bahçe denildi; varlık, kendini savunmak zorunda kalmadan açılabileceği bir yer hatırladı. Meyve denildi; yasak sıcaklık henüz bedene düşmeden önce, yuvarlak ve parlak bir vaat olarak içeride belirdi.

Havva da bu iç cennetin içinde hazırlandı.

Derinlerde hiçbir şey kaybolarak başlamaz; her şey başka bir yoğunluğa geçerdi. Taş çözülür, su ağırlaşır, sıcaklık yön değiştirir, karanlık kendi içinde yeni bir oyuk açardı. Bu bir eksilme değildi. Bu bir yoğunluğa geçiş, çözülüş, kendinde yenilenişti. Havva da öyle hazırlandı. Adem’in içinden alınan bir boşluk olarak değil, Adem’in içinde fazla kalan sıcaklığın başka bir biçim istemesiyle.

Önce bir sınır gevşedi. Adem’in gövdesinde kendini tutan eski karanlık, bir noktada ince ince açıldı. Ne yara denebilirdi buna ne kapı. Yaralar acı isterdi, kapılar dışarı. Oysa burada dışarı yoktu. Sadece içerinin kendi içinde ikinci bir içeriye bölünmesi vardı. İlk beden, kendi derinliğinden başka bir derinliğe yer açıyordu.

Suyun dili değişti. Adem’in çevresinde dönen akıntılar, artık tek bir gövdenin etrafında dolaşmıyor gibiydi. Aynı karanlıkta iki ayrı sıcaklık duyuluyordu; biri eski, biri henüz kendini bilmiyor. Biri ağırlığını koruyan ilk gövde, diğeri o gövdenin içinde birikmiş ince bir çağrı. Adem bunu göremezdi. Ama görmeden önceki bilgiyle duydu. Kendisinde kendisinden başka bir kıpırtı hazırlanıyordu.

Sonra Havva, bir isim olmadan önce, suyun içinde bir yön oldu. Adem’in içinden dışarı doğru değil; tekliğin ortasından ikinci bir titreşime doğru. Karanlık, onun çevresinde azalmadı; bilakis daha yoğunlaştı. Sanki cennet, ilk kez bir varlığı saklamak için değil, iki varlığı birbirinden ayırmadan tutmak için kendini koyulaştırıyordu.

Havva’nın gelişiyle Adem’in içindeki cennet tasviri de değişti.

Irmaklar artık yalnız akmıyor, iki kıyı arasında bekleyen bir yaklaşmayı taşıyordu. Saraylar artık yalnız korunmuşluk değildi; içine ikinci bir varlığın sesi girmeden yankılanan geniş odalar gibiydi. Bahçeler, yalnız açılmış yerler değil, iki sıcaklığın birbirine değmeden çoğalabileceği iç avlulardı. Meyveler, dalda bekleyen nimet olmaktan çıktı; bedenin içinde olgunlaşacak daha tehlikeli bir bilgiye dönüştü.

Havva’nın yüzü yoktu. Yüz hala ışığın gelecekteki imarıydı. Onun da gözleri yoktu. Bakmak, henüz sürgünün diline yazılmamıştı. Havva, kendini görerek değil, suyun ona açtığı yumuşak dirençten, sıcaklığın derisinde bıraktığı iç izden, Adem’in yakınında değişen basınçtan bildi. Kendi varlığını bir görüntü gibi değil, karanlığın içinde büyüyen ikinci bir nabız gibi taşıdı.

Adem onu görmedi. Adem’in bütün gövdesi, o yeni varlığın varlığıyla başka türlü tutuldu. Derin su, iki beden arasında ince bir haber taşıdı. Haber kelime değildi; kelimeden daha eski bir itme, daha eski bir çekilme, daha eski bir yaklaşma isteği. Adem’in sınırı Havva’ya doğru yumuşadı. Havva’nın sınırı Adem’e doğru ısındı. Cennet, ilk kez iki ayrı gövdenin arasında kendini dinledi. 

O anda yalnızlık doğmadı; yalnızlığın ihtimali doğdu. Çünkü artık ikinci vardı. İkinci var olunca, tek olan şey kendi tekliğini geriden duymaya başladı. Adem, Havva’dan önce yalnız değildi. Havva’dan sonra yalnız kalabileceğini öğrendi. Bu bilgi henüz hüzün değildi. Fakat hüzne benzeyen ilk mineral o anda çöktü derinliğe.

Havva, Adem’in tekrarı değil. Tekrar, aynı şeyin yeniden söylenmesidir. Havva, ilk şeyin kendi içinde sakladığı başka bir anlamdı. Adem’de ağır duran ne varsa onda akışa geçti; Adem’de susan sıcaklık onda daha ince duyuldu; Adem’de taş gibi bekleyen karanlık onda suyun içinden geçen gizli bir çağrıya dönüştü. İkisi aynı cennetin iki ayrı basıncı oldular.

Ve yine de birbirlerinden habersiz değillerdi. Habersizlik, mesafenin çocuğudur. Onların arasında mesafe yoktu; yalnız su vardı. Su, onları ayırmıyor, birbirine geçmelerini geciktiriyordu. Gecikme, yaratılışın ilk terbiyesiydi belki. Çünkü her şey hemen birbirine karışsaydı, ne arzu doğardı ne tanıma. Su, iki bedeni birbirinden sakınarak birbirine hazırlıyordu.

İç görüdeki cennet de bu gecikmeyi taşıdı.

Irmaklar hemen denize varmadı. Sarayların kapıları hemen açılmadı. Bahçelerdeki meyveler hemen kopmadı. Çünkü cennet yalnız kavuşma yeri değildi; varlığın kavuşmaya hazırlanırken kendini kaybetmediği yerdi. Havva’nın oluşuyla birlikte Adem’in içinde beliren bütün tasvirler, bir vaadin acele etmeden bedene yaklaşması gibi ağırlaştı.

Belki cennet tasvirlerinde bu yüzden hep bekleyiş vardır: kapılar, gölgeler, sular, meyveler, genişlikler… Hepsi yalnız ödül değil, iç görünün bedene söylediği eski bir hazırlık cümlesidir. İnsan cenneti dışarıda bulmadan önce, onu karanlıkta görmeyi öğrenir. Çünkü dış göz kapanmadan cennetin kapısı açılmaz. 

Havva’nın gelişiyle derin cennette ilk yankı oluştu. Ses yoktu ama yankı vardı. Adem’in gövdesinde başlayan sıcaklık, Havva’nın çevresinde başka bir biçimde geri dönüyor; Havva’nın içinden geçen titreşim, Adem’in karanlığında ikinci kez duyuluyordu. Böylece ilk beden, kendisini dışarıda bulmadan önce kendi içinde kaybettiği bir parçayı değil, kendi içinde hiç bilmediği bir başka ihtimali karşısında duydu.

Cennet hala karanlıktı. Göz hala yoktu. Işık hala derine inememişti. Fakat artık karanlığın içinde iki ayrı sıcaklık vardı. Dışarıda görünen hiçbir şey yoktu; içeride ise ırmaklar, saraylar, bahçeler ve meyveler kendi hakikatini kurmuştu. İki sıcaklık birbirine yaklaştıkça suyun hafızası değişiyor, iç görüdeki cennet kendi tasvirlerini ateşe doğru eğiyordu.

Henüz dokunmamışlardı.

Ama dokunma, daha olmadan önce bile, hem suyun içinde bekleyen ateşi

hem de zihnin karanlığında açılmış cenneti uyandırmaya başlamıştı.


IV. Işık Taşıyanın İnemediği Yer


Işık taşıyan, derinliğin kapısında kaldı. Oysa okyanusun dibinde kapılar yoktu, yalnız inilemeyen basınçlar vardı. Yukarıda parlayan ne varsa, aşağı indikçe kendi dilini kaybediyordu. Işık, suyun katmanlarında yoruluyor, parçalanıyor, inceliyor; en dibe varmadan kendi haberini bile unutuyordu. O yüzden derin cennete ışığın kendisi değil, yalnız uzak bir imkânsızlığı değebilirdi.

Oraya sadece parıltı değil, bakış da inemezdi. Gözetlemek, ayırmak, seçmek, işaretlemek; bütün bunlar ışığın çocuklarıydı. Derinlikte hiçbiri çalışmıyordu. Adem ve Havva, henüz bir bakışın hükmüne verilmemiş iki gövdeydi. Üzerlerinde dışarıdan gelen hiçbir göz yoktu. Bu yüzden cennet, korunmuş bir bahçe gibi değil; bakışın ulaşamadığı bir iç ülke gibi kapalıydı.

Ama bakışın ulaşamadığı yer, boş demek değildi.

Işık inemeyince cennet kararmadı; başka türlü görünmeye başladı. Dış gözün bütün iktidarı suyun üst katlarında kalmış ama içeride, beynin karanlık kozasında, sonradan insanın gizli bir bez, küçük bir iç düğüm, geceyle konuşan bir merkez gibi düşüneceği yerde, ışığa muhtaç olmayan bir içgörü açılıvermişti. Bu görüş, eşyayı dışından seçmiyordu. Mesafe ölçmüyor, sınır çizmiyor, yüzleri birbirinden ayırmıyordu. Karanlığın kendi içindeki nurundan yükselen bir tasvir gücüydü bu. Yalnız epifize açılan. Ve cennet göz kapandığında içeride belirdiği için daha az gerçek değildi.

Çünkü madde de bir tür görme anlaşmasıydı. Işık düşer, göz seçer, zihin seçileni sabitler, sonra insan buna dünya der. O hâlde ışığın kurduğu dünya ne kadar gerçekse, karanlığın iç görüde kurduğu cennet de o kadar gerçek olabilirdi. Hatta belki daha eskiydi; çünkü dış göz sürgünden sonra açılmıştı, epifiz ise yaratılışın ilk rahminden beri oradaydı.

Bu yüzden cennet, derinlikte görüntüsüz kalmadı.

Irmaklar aktı.

Saraylar yükseldi.

Bahçeler açıldı.

Gölgeler serinledi.

Meyveler dallarında ağırlaştı.

Işık taşıyan oraya kendi suretiyle giremedi. Çünkü suret için ışık gerekirdi. Gözsüz bir cennette yüzün kışkırtması yoktu, güzelliğin gösterisi yoktu, parlayan kabukların ayartısı yoktu. Orada kandırılacak bir bakış bulunmuyordu. Görmek olmadığı için gösterilecek meyve de dışarıda değildi. Meyvenin rengi, ağacın gölgesi, yasağın parlak kabuğu; bunların hepsi göz isteyen hilelerdi. Derinlik, ayartının en eski oyununu boşa çıkarıyordu: görünmeyi.

Ayartı biçim değiştirdi.

Yukarıdan bir ışık olarak değil, aşağıdan bir ısı olarak yaklaştı. Gözün kapısından giremeyince derinin karanlık bilgisine sızdı. Çünkü ten, ışığı beklemeden de hatırlar; yaklaşanı görmeden de bilir; kendine değmeyen sıcaklığı bile suyun içindeki ince değişimden sezer. Işığın taşıyamadığı haber, belki de bu yüzden ateşin tohumu olarak gönderildi: parlamayan, adını söylemeyen, fakat iki gövdenin arasında usul usul çoğalan bir sıcaklık.

O vakit derin cennette dışarıdan görülebilecek hiçbir şey değişmedi. Suyun rengi aynı karanlıktı. Bacalar aynı ağır nefesi veriyordu. Mineral dumanı aynı kör sabırla yükseliyor, taş ağızlar aynı siyah sessizliği üflüyordu. Fakat Adem’in ve Havva’nın arasında, henüz dokunulmamış yerde, su başka türlü ısınmaya başladı. İki bedeni birbirine doğru çağıran, suyun bile saklamakta zorlandığı tehlikeli bir sıcaklık.

İç görüdeki cennet de bu sıcaklığı duydu.

Irmaklar hızlanmadı belki ama akışın anlamı değişti. Saraylar yıkılmadı ama odalarında bekleyen sessizlik ağırlaştı. Bahçeler solmadı ama meyvelerin içindeki vaat daha koyu bir sıcaklıkla doldu. Çünkü ayartı artık dışarıdan gösterilen bir meyvenin rengiyle gelmiyordu. İçeride çoktan tasvir edilmiş meyvenin bedene doğru yaklaşan sıcaklığıyla geliyordu.

İşte ayartı belki de böyleydi: bir emrin bozulması değil, bir sıcaklığın yön değiştirmesi. Henüz yasak söylenmemişti; çünkü söz yoktu. Henüz günah yazılmamıştı; çünkü yazı yoktu. Ama iki gövde arasındaki karanlık, eski masum dengesini kaybetmeye başlamıştı. Su, Adem’i ve Havva’yı aynı rahmin içinde tutuyor, fakat onları artık eskisi kadar ayıramıyordu. Aralarında gözsüz bir çekim çoğalıyor, kendilerini görmeden, birbirlerine doğru yaklaşıyorlardı.

Işığı taşıyanın inemediği yerde, ışığın yerine ateşin ihtimali dolaşmaya başladı. Ateş henüz alev değildi; alev olabilmek için hava isterdi. Suyun içinde doğmaya çalışan. Sönmeyen değil, sönmeyi bilmeyen. Parlamayan değil, parlamaya gerek duymayan. Kendi rengini göstermeden bedeni içeriden değiştiren, dokunmadan önce dokunmayı öğreten bir sıcak öz.

Adem, Havva’nın yakınlığında suyun değiştiğini duydu. Havva, Adem’in çevresinde karanlığın başka türlü sıklaştığını sezdi. İkisi de bunun ne olduğunu bilemezdi. Bilmek için kavram gerekir; onlarda kavram yoktu. Ama gövde, kavramdan önce gelen her şeyi anlar. Adem’in sınırı kendi kendine gevşedi. Havva’nın içindeki sıcaklık kendi çevresine yetmemeye başladı. Su, iki bedenin arasında ince bir kararsızlık gibi kaldı.

Irmaklar kurumadı, saraylar devrilmedi, bahçeler kapanmadı. Ama hepsi, henüz yaşanmamış bir yasağın ağırlığını taşımaya başladı. Meyve artık yalnız nimet değildi. İç görüde parlayan o yuvarlak vaat, bedende olgunlaşacak ateşin habercisine dönüştü. Cennet, kendi tasvirinin içinde ilk kez tehlikeyi güzellikten ayıramadı.

Böylece ayartı, bir varlık gibi değil, bir sıcaklık biçimi gibi dolaştı derinlikte. Ne adı vardı ne gölgesi. Suyun altında gölge olmazdı; gölge, ışığın bir ahlâkıydı. Orada yalnız temasın öncesinde kabaran kör bir haber vardı. Adem ve Havva, henüz birbirlerine değmeden, birbirlerinde başlayacak felaketin suyunu ısıtıyorlardı.

Belki de ilk yasak meyve bir ağaçta asılı değildi. Belki de meyve, önce zihnin karanlığında beliren, sonra bedenin içinde olgunlaşan ateşti. Görünmediği için daha güçlü, koparılmadığı için daha eski, yenmediği halde bütün varlığı değiştiren bir meyve. Havva’nın bedeninde henüz adı konmamış bir sıcaklık büyüyordu; Adem’in gövdesi o sıcaklığı suyun içinden duyuyor, ona doğru kendi karanlığını açıyordu.

Işık hala derine inememişti.

Göz hala yoktu.

Cennet dışarıdan görünmüyordu.

Ama içeride ırmaklar akıyor, saraylar yükseliyor, bahçeler açılıyor, meyve ağırlaşıyordu.

Ve ateş, o meyvenin içinde değil yalnız;

Havva’nın bedeninde, Adem’in karanlığına doğru,

görünmeden başlamıştı.

- Devam Edecek -
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Iı

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ