Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Iıı
V. İlk Dokunuş: Gözsüz Görme
Adem, Havva’ya bakmadı. Bakamazdı. Çünkü bakma, henüz yaratılışın diline eklenmemişti. İki gövde, ışığın hükmünden önce, gözün buyruğundan önce, birbirini suyun içinde çoğalan bir değişiklik olarak duydu. Havva yaklaştığında Adem’in çevresindeki karanlık yer değiştirdi; Adem yaklaştığında Havva’nın sınırlarında suyun eski soğukluğu inceldi. Aralarında görülen bir mesafe yoktu. Aralarında yalnız, dokunmayı geciktiren ve bu yüzden büyüten koyu bir su vardı.
İlk tanıma başladı. Bir yüzün hatlarıyla değil, bir sıcaklığın yönüyle. Adem, Havva’nın varlığını bir suret gibi değil, kendi gövdesinin çevresinde değişen basınçtan öğrendi. Havva, Adem’i bir şekil olarak değil, karanlıkta kendine doğru genişleyen ikinci bir varlık isteği olarak sezdi. Henüz isim yoktu, henüz “sen” yoktu, henüz “ben” kendi kabuğunu tamamlamamıştı. Ama suyun içinde iki ayrı sıcaklık birbirine doğru eğilirken, yaratılışın kör hafızası ilk defa iki beden arasında çalışmaya başladı.
Ve sonra ilk temas...
İlk dokunuş, derinin deriye değmesi kadar basit değildi. İlk dokunuş bu ilk temas; bütün bir dünyanın ilk yazgısı gibiydi. Adem’in sınırına Havva’dan gelen ince bir titreşim yürüdü. Havva’nın karanlığına Adem’in ağırlığı başka bir sıcaklık açtı. İki varlık, birbirini görmeden tanıdı. Göz araya mesafe koyar, dokunuş mesafeyi kendi içinde eritirdi.
Su onları artık eskisi gibi taşımadı. Yine çevrelerindeydi, yine koyu ve karanlıktı, yine ışığın bilmediği o eski rahim gibi duruyordu. Ama iki bedenin arasına giren su, kendi soğukluğunu koruyamadı. Havva’nın teninden Adem’e, Adem’in gövdesinden Havva’ya geçen şey, yalnız sıcaklık değil; sıcaklığın kendini bilmeye başlamasıydı. Suyun içinde alev yoktu, kıvılcım yoktu, duman yoktu. Ve yine de derinlik, ilk kez yanmanın mümkün olduğunu duyuyordu.
Adem, Havva’ya dokunduğunda kendi varlığının eksik olduğunu değil, fazla olduğunu sezdi. Tekliğin içinde kapanmış duran kapı açılmadı; kapı kendinin bir eşik olduğunu hatırladı. Havva, Adem’in dokunuşuyla kendinden ayrılmadı; kendi içinde daha önce adı olmayan bir bölgeyi duydu. İkisi de birbirine sahip olmadı. Sahip olmak, ışık görenlerin icadıydı. İki gövde, birbirinin içinde kendi sıcaklığını tanımladı.
İlk öpüş, ağızların buluşması değildi yalnız; suyun içinde iki karanlığın birbirine geçici bir yol açmasıydı. Ağız henüz söz için kullanılmamıştı. Dil henüz yalanı, yemini, adı, duayı taşımıyordu. Ağız, o vakit nefesin kapısı bile değildi; suyun içinde saklanan iç ateşin ilk oyuk yeriydi. Havva’nın ağzı Adem’e değdiğinde, Adem ateşin işaretini dışarıda değil, bedenin içinden gelen kör bir yükselişte buldu. Havva da Adem’de aynı yükselişi duydu; iki beden, birbiriyle değil, birbirinin içinde uyanan harla irkildi.
Bu irkilmede korku belirmedi. Korku için gelecek gerekti. Har, geleceğin henüz farkına varmadan ateşin gövdede belirmesiydi. Adem’in karanlığında sıcak bacaların nefesinden başka bir sıcaklık çoğaldı. Havva’nın içinde suyun saklayamadığı ince bir kızıllık yürüdü. Kızıllık denemezdi belki; çünkü renk yoktu. Ama renklerin ileride taşıyacağı bütün suç, o anda ışıksız bir halde bedende bir yerleşkeye bürünmüştü.
Göz yoktu; bu yüzden utanmadılar. Göz yoktu; bu yüzden birbirlerini dışarıdan ele geçirmediler. Göz yoktu; bu yüzden çıplaklık henüz bir bilgiye dönüşmedi. Çıplaklık için bakış gerekti. Onlar bakmadan yakınlaştılar. Bu nedenle ilk birleşme, yargısızdı; fakat yargısız olduğu için daha yakıcıydı. Hiçbir yasayı çiğnemediklerini düşündüler. Ama bir yasadan daha eski olan şeyi; bedenin kendi sınırını aşma isteğini uyandırdılar.
O anda cennet, içinde sakladığı iki varlığın aynı kalmayacağını anladı. Suyun basıncı onları yerinde tutmaya çalıştı, fakat sıcaklık yukarı doğru çekilmeye başlamıştı. Adem ve Havva birbirine değdikçe, suyun en derin yerinde yukarıya ait olmayan bir hareket doğdu. Derinlikte kalması gereken şey, yüzeye doğru kendi gizli arzusunu büyüttü.
Havva’nın bedeninde ateş, alevlenerek değil, Adem’in içinde karşılığını bularak çoğaldı. Adem’in gövdesinde ateş, yakarak değil, Havva’nın sıcaklığını tanıyarak açıldı. İki ayrı bedenin yanması değil; suyun içinde saklanan yaratılış ısısının, ilk kez arzu biçiminde kendini hatırlamasıydı. Sıcak bacalar canlılığı başlatmıştı; fakat bu yeni sıcaklık canlılığı kendi dışına çağırıyordu. İlk ateş, yaşamak için değil, birbirine doğru değişmek için doğdu.
Sonra bütün derinlik, onların etrafında ağır ağır yön değiştirdi. Karanlık aynı karanlıktı ama artık masum değildi. Su aynı suydu ama artık sır saklamakta zorlanıyordu. İki gövdenin birbirine değdiği yerde, Adem, Havva’nın içinde açılan sıcaklığı kendi varlığında duydu. Havva, Adem’i görmedi; fakat Adem’in yaklaşmasıyla kendi sınırlarının eski halinde kalamayacağını bildi. Bilgi, aklın değil, tenin bilgisiydi. Ve ten, yaratılışın en eski kitabıydı.
O kitap o an ilk defa kendini okudu.
Suyun altında, ışığın ulaşamadığı cennette, göz henüz doğmamışken, iki beden birbirini görmeden gördü. Bakışın kuramayacağı kadar derin, sözün taşıyamayacağı kadar eski bir tanımaydı bu. Adem’in Havva’ya dokunduğu yerde su ısındı; Havva’nın Adem’e değdiği yerde karanlık kendi içinden çekildi; ikisinin arasında görünmeyen bir ateş, adını beklemeden büyüdü.
Henüz kovulmamışlardı.
Henüz ışığa değmemişlerdi.
Henüz göz, bedenin üstünde açılacak sürgün yarasını bulmamıştı.
Ama cennet, ilk defa kendi dibinde bir yükselme duydu.
Ve ateş, Havva’nın bedeninde saklandığı yerden Adem’e doğru konuşmaya başladı.
VI. Ateşin Havva’da Bulunması
Su, Havva’nın bedeninde başlayan harı söndüremedi. Çünkü yalımı yoktu, rengi yoktu, havaya ihtiyacı yoktu. Karanlığın içinde parlamıyor, suyun içinde tütmüyor, hiçbir şeyi dışından yakmıyordu. O, içeriden çoğalan bir ateş; tenin en eski bilgisinden uyanan, gövdenin kendini aşmak istediği yerde beliren, suyun bile adını koyamadığı gizli bir sıcaklıktı.
Adem onu önce kendi içinde sandı. Havva’ya dokundukça gövdesinin derinlerinde bir yükselme oluyordu; sıcak bacaların çevresinde başlayan ilk canlılığın daha kişisel, daha keskin, daha yasak bir biçimi. Fakat sonra anladı. Hayır anlamak yukarı dünyanın ışığın işiydi. O duydu. Sıcaklık kendisinden çıkmıyor, Havva’nın bedeninden geçerek kendisinde yankılanıyordu. Havva, suyun içinde saklı duran ateşin ilk yeri olmuştu.
Havva da o ateşi dışarıdan almadı. Ateş ona verilmedi. Onun içinde, Adem’in yakınlaşmasıyla kendi karanlık yerinden uyandı. Bir meyvenin olgunlaşması gibi değil; bir yıldızın henüz ışığa kavuşmadan kendi çekirdeğinde basınca dayanması gibi. Havva’nın bedeni, Adem’in dokunuşuyla alev almadı; kendi sıcaklığının yaratılışı aşan bir bilgi taşıdığını sezdi.
İki beden birbirine yaklaştıkça okyanusun dili bozuldu. Derinlik, yüzyıllardır sakladığı serin rahmi bir anda daralmış gibi hissetti. Karanlık, onların etrafında eski masumiyetini tutmak istedi; ama ateş, karanlığın içinden geçerek karanlığı da değiştirdi. Suyun içinde ilk defa serinlik yenildi. Ne Adem ne Havva bunu zafer olarak bildi. Zafer yoktu. Yenilgi yoktu. Yalnız suyun taşıyamadığı, iki beden arasında çoğalan yeni bir yasa vardı.
Adem, Havva’nın teninde ateşin yolunu aramadı; yol kendiliğinden açıldı. Ten, harita değildi henüz; ama bütün haritalardan daha eski bir yön bilgisi taşıyordu. Havva’nın sıcaklığı Adem’in gövdesine değdiğinde, Adem kendi sınırının artık kendisine yetmediğini duydu. Havva, Adem’in yaklaşan ağırlığında kendi içindeki ateşin yalnız kendisi için uyanmadığını sezdi. Ateş, iki bedenden birinde değil; ikisinin arasında, suyun kapatmaya çalıştığı o görünmez aralıkta çoğalıyordu.
O aralık, cennetin ilk yarığıydı.
Adem ateşi Havva’nın bedeninde bulduğunda, aslında bir şeyi keşfetmedi; bir şey tarafından keşfedildi. Ateş, Adem’i buldu. Havva’nın içinde uyanıp Adem’in karanlığına geçti, oradan tekrar Havva’ya döndü, sonra ikisinin arasında dönerek suyun en eski düzenini gevşetti. Böylece ateş bir nesne olmadı. Taşın içinde saklı bir kıvılcım, gökten düşen bir yıldırım, elde taşınan bir güç olmadı. Ateş, ilk kez iki bedenin birbirine artık eskisi gibi uzak kalamamasında belirdi.
İlk ateş, yakılan bir şey değil, saklanamayan bir şeydi.
Saklanamadıkça büyüdü. Adem’in gövdesinde Havva’ya doğru yükselen karanlık, Havva’nın bedeninde Adem’e doğru açılan sıcaklıkla birleşti. Orada günah henüz bir söz değil, yasak henüz emir değildi. Cennet henüz kaybedilmemişti. Ama beden, cennetten daha eski bir buyruğa uymaya başlamıştı. Adem ve Havva, birbirlerine yaklaştıkça ateşin ışık olmadan önceki iç bilgisi, kızıllığın renk olmadan önceki sıcak hayali, arzu denen şeyin henüz kelimeye düşmemiş yoğunluğu çoğalıyordu.
Havva’nın bedeni o an bir ülke değil, bir bahçe değil, bir meyve değildi. Havva’nın bedeni, ateşin su içindeki ilk evreniydi. Adem oraya girerek değil, orada kendini kaybederek öğrendi ateşi. Havva da Adem’in kayboluşunda kendi sıcaklığının sınırını duydu. İki varlık birbirini tüketmedi; birbirinin içinde, suyun saklayamayacağı bir başlangıcı çoğalttı.
Ve her çoğalma, derinliğe sığmayan bir hareket doğurdu.
Har yukarıyı hatırlamıyordu belki; ama yukarıyı istiyordu. Bu istek düşünce değil, irade değil, bedende başlayan sıcaklığın doğal yönüydü. Sıcaklık yükselmek ister. Su ne kadar derin olursa olsun, ateş kendi imkânsız yukarısını arar. Adem ve Havva’nın birbirinde bulduğu şey de bunu yaptı: onları cennetin dibine bağlayan eski serinliği gevşetti, gövdelerinin çevresindeki karanlığı hafifletti, basıncı içeriden çatlatmadan inceltti.
Derinlik, onları ilk kez tutmakta zorlandı.
Havva’nın bedeninde bulunan ateş, Adem’in gövdesini yalnız ısıtmadı; ona eksik olmayan ama yerinde duramayan bir şey verdi. Karanlık bitmedi ama geçirgenleşti. Cennet kapanmadı ama kendi içinde yukarı doğru bir kapı sezdi.
Adem ateşi Havva’nın bedeninde bulduğunda, okyanusun dibindeki cennet ilk kez kendi dışını düşündü. Düşünmek de değil; kendi dışına doğru ısındı. Havva’nın sıcaklığı Adem’de, Adem’in karşılığı Havva’da çoğaldıkça, suyun altında alevsiz bir yükseliş başladı. Göz hala yoktu, fakat gözün açılacağı boşluk ilk defa bedende yer aradı. Işık hala ulaşmamıştı, fakat ışığa değecek organın sürgün tohumu çoktan sıcaklığın içine düşmüştü.
Ateş, cennetin taşıyamadığı ilk dış bilgiydi. Havva’nın bedeninde uyanmış, Adem’in dokunuşunda kendini tanımış, ikisinin arasında suya rağmen büyümüş ve derinliği yukarı doğru zorlamaya başlamıştı.
Henüz kovulmadılar.
Ama artık cennet, onları eskisi gibi içinde tutamazdı.
Suyun dibinde, ışığın ulaşamadığı yerde, Havva’nın bedeninde bulunan ateş Adem’e geçmiş; Adem’de çoğalan ateş Havva’ya dönmüştü. İkisinin arasında, henüz gözün görmediği, henüz dilin günah demediği ilk yasak sıcaklık ağır ağır yükseliyordu.
-Devam Edecek-
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.