Dört Rüya Iı
Üzgün Fotoğrafın Eşiği
Tekrar başka bir evrende fotoğraf açıldığında...
Güzellik oradaydı belki; yüzün kemiklerinde, gözlerin eski parlaklığından geriye kalan o ince tozda, dudakların kapanışındaki yarım zarafette. Ama fotoğrafa ilk bakan göz bunu görmezdi. Çünkü hüzün, güzelliğin üzerine oturmuştu. Ağır, koyu, yerinden kalkmak istemeyen bir kuş gibi.
Kadının yüzü ekranda belirince adamın içindeki bütün hayal ağları sustu.
Yağmurlu sokak yok oldu.
Eski kitap kokusu kapandı.
Hiç gidilmemiş şehrin sabahı yerini paslı bir pencere demirine bıraktı. Kanaviçe kenarındaki figür, sökülmüş ipliğe döndü.
Yüz, kelimeleri yine daraltmıştı. Fakat bu kez daralma güzelliğin çerçevesinden değil, acının kuyusundan geliyordu. Rüya’nın daha önce yazdığı bütün cümleler, fotoğraftaki gözlerin altına taşındı. Her kelime, anlamını kaybedip yüzün mor ışığında yeniden dizildi.
“Seninle konuşmak iyi geliyor.”
“Bazen sabaha kadar uyuyamıyorum.”
Bu cümle artık incelikli bir yakınlık değildi. Bir korkuluk demirine tutunmuş parmak, yorganın altında soluğu sıkışan bir gövdeden çıkan kuru bir çıtırtıydı.
“Beni anladığını hissediyorum.”
Adam fotoğrafa baktı.
Kadının yüzünde insanın içini hemen kendine çağıran bir perişanlık vardı. Ama bu perişanlık açıkça ağlamıyordu. Mendil uzat, sarıl, sus, bekle. Bu yüz öyle değildi. Gözyaşını göstermeden yüzün iç duvarlarına sürüyor, orada kurutuyor, sonra kurumuş tuzu bakış diye ekrana gönderiyordu.
Adamın parmağı hâlâ “engelle”ye yakındı. Ama artık kelime bir kaçış değil, bir suç mahalli gibi görünüyordu.
Rüya yazdı:
“Beni böyle görmeni istemezdim.”
Sonra bir mesaj daha:
“Ama belki de artık saklayacak hâlim kalmadı.”
Adamın içinde iki kapı aynı anda açıldı. Birinden merhamet girdi, diğerinden korku. Merhamet, yumuşak adımlarla geldi; korku, ayakkabısını çıkarmadan. İkisi de aynı sandalyeye oturmak istedi.
Üzgün fotoğraf, kendi içinde çatlamaya başladı.
Kristal Kadın Rüya
Aynı fotoğraf başka bir evrende daha açıldı.
Rüya’nın büyük bir evi vardı. Büyük evlerin yalnızlığı da büyük olurdu. Ses, salonda kaybolur; adımlar mermerin üzerinde kendi sahibine yabancılaşır; perdeler, dışarıyı saklamak için değil içerideki boşluğu örtmek için kapanırdı. Rüya’nın evinde eşyalar yerli yerinde, düzgün ve pahalıydı. Yemek masasında altı sandalye vardı ama çoğu akşam yalnızca bir gölge ile otururdu.
Fotoğraftaki yüz o evin yalnızlığından çıkmıştı.
Rüya yazdı:
“Aslında hiçbir eksiğin yok diyorlar.”
Bu cümlenin içinde, “eksik” kelimesi cam kırığı gibi parladı.
Adam cevap yazmadı.
Rüya devam etti:
“Evim var. Düzenim var. Herkesin dışarıdan bakınca iyi dediği bir hayatım var.”
Bir süre sonra:
“Ama bazen insanın hayatında her şey varsa, kendisine yer kalmayabiliyor.”
Adam bu cümleyi sevmedi. Doğru olmadığı için değil; fazla doğru yere dokunduğu için rahatsız edici buldu. Sanki bu cümle, kapının önüne gelmiş, ayakkabılarındaki çamuru silmeden içeri girmişti.
Rüya evliydi.
Bunu söylemesi zaman aldı. Önce kocasından “o” diye bahsetti. Sonra “evde yok” dedi. Sonra “zaten çoğu zaman yok” dedi. Sonra bir gece, cümle birden kendi ipinden düştü:
“Bir insanın seni aldatması, başka birini sevmesinden daha az acıtıyor. Asıl acı, seni artık hesaba katmaması.”
Adam ekranı kapatıp açtı. Cümle gitmedi.
Kadın kocasının başka bir hayatı olduğunu biliyordu. Bunu kanıtlardan değil, evin havasından öğrenmişti. Yastığın soğuk tarafından, banyodaki hediye kolonya kokusundan, akşam yemeğinin geciken yalnızlığından, kapının kilidinin geç çevrilmesinden...
Kocası çalışıyordu. Hep çalışıyordu. Çalışmak bu evde bir meslek değil, kusursuz bir saklanma biçimiydi. Eve geldiğinde yorgundu. Yorgun insan konuşmazdı. Yorgun insan sorgulanmazdı. Yorgun insan suçüstü yakalanmazdı. Yorgunluk, bazı erkeklerin en kullanışlı maskesiydi.
Rüya o maskeyi artık tanıyordu.
Ama tanımak kurtarmıyordu.
Adam onunla konuştukça, kadının kelimelerinde bir örtü aradığını fark etti. Açık bir aşk istemiyordu belki. Belki adını koymak istemiyordu. Belki koyarsa kendini suçlu bulacaktı. Fakat birinin ona “buradayım” demesine ihtiyacı vardı. Evin içinde adı söylenmeyen bir çürüme vardı ve kadın o çürümenin kokusunu tek başına taşıyamıyordu.
Adamın mesajları, kristal evin çatlak camına tutulan avuç içi gibi oldu.
Bir gece Rüya yazdı:
“Bazen balkona çıkıyorum. Aşağıya bakıyorum. Sonra korkup içeri giriyorum. Bunu sana neden söyledim bilmiyorum.”
Adamın göğsüne bir taş yerleşti.
Yazdı:
“Böyle hissettiğinde yalnız kalma.”
Sildi.
Yazdı:
“Ben buradayım.”
Sildi.
Yazdı:
“Bunu bir uzmana anlatmalısın.”
Bunu da sildi. Çünkü insan bazı geceler doktor değil, insan sesi isterdi. Ama insan sesi de bazen kendini doktor sanmaya başlardı. Adam o ince çizgide durdu.
Sonunda yalnızca şunu yazdı:
“Şu an bana cevap vermesen de olur. Ama telefonu elinde tut. Odayı tarif et.”
Rüya uzun süre sonra cevap verdi:
“Beyaz bir koltuk var. Üstünde oturmuyorum. Koltuk benden daha rahat görünüyor.”
Adam gözlerini kapattı.
O beyaz koltuk, birden odanın ortasında değil, kadının göğsünde durdu. Rahat görünen ama kimseyi dinlendirmeyen bir eşya. Bazı evlilikler de böyleydi; dışarıdan kumaşı düzgün, içerden süngeri çökmüş.
Geceler ilerledi.
Adam, Rüya’nın evinde görünmeyen üçüncü kişi olmaya başladı. Rüya salonda otururken adama yazıyor; kocası başka bir odada telefonuyla gülüyor; evin içinde iki ayrı ekran iki ayrı yalanı parlatıyordu.
Kadın adamdan birşey istemedi.
Kaç demedi.
Al beni demedi.
Sev beni demedi.
Ama her cümlesinin dibinde küçük bir çanak duruyordu. Adam oraya ilgi damlatıyordu. Kadın içiyordu. Sonra çanak yine boşalıyordu. Adam bunu fark ettikçe yoruldu. Birinin susuzluğuna su olmakla, onun bütün kuraklığını üstlenmek arasında görünmez bir sınır vardı. Adam o sınıra her gece biraz daha yaklaşıyordu. Rüya’nın yüzündeki hüzün, önce merhamet uyandırmıştı. Sonra merhamet alışkanlığa döndü. Alışkanlık, sorumluluğa. Sorumluluk, adamın boğazında düğümlenen bir ipliğe.
Bir gece Rüya şöyle yazdı:
“Seninle konuşmasam artık dayanamazdım sanırım.”
Adam ekrana baktı.
Bu cümle, aşk gibi görünmedi. Bir anahtar gibi de görünmedi. Daha çok, adamın göğsüne bırakılmış küçük ve canlı bir kuşa benziyordu. Tutsa ezilecek. Bıraksa nereye uçacağı belli değil. Kuşun kalbi, avucunun içinde çok hızlı atıyordu. O an adam kendine sormadı. Sorsa cevap vermesi gerekecekti.
Bu kadın onu seviyor muydu?
Yoksa onunla, kendi evliliğinin duvarına küçük bir pencere mi açıyordu?
Adam bu pencere miydi?
Yoksa pencerenin önüne konmuş bir sandalye mi?
Kristal evin içinde Rüya bekliyordu.
Kelimelerin içinden aldatılmış bir ev, beyaz bir koltuk, balkona çıkıp geri dönen bir gölge sızıyordu.
Adamın eli “engelle” kelimesine yaklaştı.
Sessiz Kadın Rüya
Aynı fotoğraf başka bir evrende daha açıldı.
Başka bir çatlakta Rüya’nın karanlık, nemli ve küçük evi duruyordu..
Burada kristal avize yoktu. Beyaz koltuk yoktu. Dışarıdan iyi görünen düzen yoktu. Burada duvarın bir köşesinden kabarmış boya; yağmur yağınca kireç kusan, yazın bile üşüten duvar vardı. Mutfakta iki sandalye, birinin ayağı kısa. Kapının arkasında asılı eski bir hırka. Lavabonun kenarında pas lekesi. Pencerenin önünde solmayı bile başaramamış bir fesleğen.
Fotoğraftaki hüzün bu evde başka türlü duruyordu. Bu evde hüzün, horlanmanın sesiyle delik deşik olmuştu. Rüya yazarken kelimeleri sık sık yarım kalıyordu. Sanki biri odadan geçiyor, o da cümlelerini hemen avucunun içine saklıyordu.
“Bugün yine kötü geçti.”
Sonra susuyordu.
Adam “ne oldu?” diye sorduğunda, kadın bazen cevap vermiyordu. Bazen “boş ver” diyordu. Bazen de birkaç saat sonra tek kelime bırakıyordu:
“Alıştım.”
Bu kelime, adamı fotoğraftan daha çok ürküttü. Çünkü alışmak, her zaman dayanıklılık değildi. Bazen insanın kendi acısından vazgeçmesiydi. Kendi onurunun sesini kısması. Kendi yarasını evin bir eşyası gibi kabullenmesi. Rüya’nın kocası çalışıyor muydu, bilmiyordu adam. Belki çalışmıyordu. Belki çalışıyor ama her akşam eve yenilmiş bir öfkeyle dönüyordu. Belki cebindeki eksik parayı, kadının varlığına kesiyordu. Belki kadının yaptığı yemeği küçümsüyor, giydiğini beğenmiyor, konuşmasını bölüyor, susmasını bile yanlış buluyordu.
Adam bunları açık açık okumadı.
Rüya bir gece şöyle yazdı:
“Ben artık kimseye güzel görünmek istemiyorum. Sadece birine yük gibi görünmemek istiyorum.”
Adamın içi yerinden oynadı.
Fotoğrafa yeniden baktı. Gözleri, yardım isteyen insanların gözlerine benzemiyordu. Daha çok yardım istemekten utanmış insanların gözlerine benziyordu. Aradaki fark küçüktü ama acı oradaydı. Rüya adamla karanlık bir eşiğin yakınında tanışmıştı. O gece, telefon son anda ışığı yanan küçük bir balık gibi avucuna düşmüştü.
Adamın mesajı basit bir cümleydi belki. Belki “burada mısın?” kadar sıradan. Belki “uyumadın mı?” kadar küçük. Ama bazı gecelerde en küçük cümle, karanlığın boğazına takılan bir düğme olurdu. Ölümü durdurmazdı belki; sadece gömleğini iliklemesini geciktirirdi.
Rüya adama bunu sonra söyledi.
Tam söylemedi.
Kenarından söyledi.
“Sen yazmasaydın o gece sabaha çıkmazdım gibi geliyor.”
Adam bu cümleyi okuyunca odadaki her şey ağırlaştı. Bir insanın sabaha çıkma ihtimaline dahil olmak, sevgi gibi parlamıyordu; daha çok sırtına görünmeyen bir ıslak palto almak gibiydi. Soğuk, yapışkan, çıkarınca suçluluk bırakan.
Adam ona yardım etmek istedi.
Fakat yardım kelimesi de tuhaftı. Yardım, bazen bir insanı ayağa kaldırırdı. Bazen de onu yardım edenin gölgesine bağlardı. Adam bunu sezdi. Rüya’nın “liman” aradığını hissetti; ama kendi içinde deniz yoktu. Bir insanın sığınacağı yer olmak başka, bütün fırtınasını içine almak başkaydı.
Rüya yazdı:
“Seninle konuşunca evin sesi azalıyor.”
Adam o sesi düşündü.
Tabak sesi. Kapı sesi. Erkeğin boğazında biriken azar sesi. Paranın yetmemesinden doğan kuru sürtünme. Eski buzdolabının iniltisi. Komşunun duvar arkasından gelen televizyonu. Kadının kendi nefesini bile kısarak aldığı gece.
Bir gün kadın şunu yazdı:
“Ben iyi biriyle konuşunca kendimi iyi biri sanıyorum.”
Adam mesaj kutusuna parmaklarını koydu.
Ne yazılırdı buna?
“Sen zaten iyisin” yazsa, cümle fazla kolay olacaktı.
“Oradan çıkmalısın” yazsa, çıkışın kapısını kendisi biliyormuş gibi olacaktı.
“Ben yanındayım” yazsa, yanında olmanın bedelini gerçekten ödeyebilecek miydi?
Hiçbir şey yazmasa, kadın yine o nemli duvarla baş başa kalacaktı.
Adam, kelimelerin ağırlığını ilk kez bu kadar somut hissetti. Harfler harf değildi artık. Her biri, yanlış konursa bir yerinden kanatabilecek küçük çivilerdi.
Sonunda yazdı:
“Bugün nefesin yettiği kadar konuş. Daha fazlasını bana borçlu değilsin.”
Rüya uzun süre cevap vermedi.
Sonra tek bir fotoğraf daha gönderdi. Bu kez yüzü yoktu. Pencere kenarıydı. Camın önünde soluk bir fesleğen. Toprak çatlamış. Yaprakların ucu kahverengi. Saksının altında eski bir tabak.
Adam fotoğrafa baktı.
Fesleğen yaşıyor muydu, ölmek üzere miydi, belli değildi. Belki ikisi de değildi. Belki sadece bekliyordu. İnsan bazı evlerde bitkiler gibi yaşardı; sulansa da sessiz, sulanmasa da sessiz.
Rüya yazdı:
“Bunu dışarı atmak istedim ama atamadım.”
Adam anlamadı.
Kadın devam etti:
“Ben de biraz böyleyim galiba.”
Bu cümle adamın içine oturdu.
Rüya ona yaklaştıkça, adam kendi karanlık odalarını daha çok gördü.
Onun limanı olmak istiyordu.
Ama liman dediğin şey taş isterdi, kıyı isterdi, yıllarca aynı yerde durmayı isterdi. Adam ise kendi içinde bile demir atamamıştı. Kendi geceleri yer değiştiriyor, kendi sabahları ışık tutmuyordu. Başkasının fırtınasına kıyı olmaya kalkarsa, ikisi birden suya karışabilirdi.
Bir gece Rüya yazdı:
“Sen gidersen ben ne yaparım bilmiyorum.”
Adam ekranda yazıyı gördükten hemen sonra tavana baktı uzun uzun. Tavanda saç teli gibi ince bir çatlak vardı. Çatlak orada hep duruyordu ama adam onu ilk kez gördü. Tavandaki o çizgi, gecenin haritası gibi uzanıyor, odanın bir köşesinden diğerine gidiyordu.
O an anladı:
Bu ilişkide sevgi başlamadan borca dönüşmüştü.
Kadın istemeden yapmıştı belki. Adam istemeden kabul etmişti belki. Ama aralarında görünmeyen bir senet açılmıştı. İmza yoktu. Tarih yoktu. Yalnız iki tarafın da ödeyemeyeceği bir meblağ vardı.
Adam telefonu masaya bıraktı.
Ekranda Rüya’nın yüzü yoktu artık. Fesleğen vardı. Nemli duvar vardı. Gecenin içinde küçük bir nefes vardı.
Ve “engelle” kelimesi, bütün bu evin kapısında bekleyen siyah bir mühür gibi duruyordu.
Henüz basmadı.
Çünkü parmağı yorulmuştu.
Dört Rüya’nın Ağırlığı
Sonra bütün evrenler birbirinin içine çöktü.
Güzel fotoğraftaki kadın, yüzünü yem gibi kullanan o parlak ihtimal, aile evinin içinde bekletilmiş geçkin kız, kristal salonun aldatılmış yalnızlığı, nemli duvarın horlanan sesi; hepsi aynı anda adamın zihninde toplandı.
Oysa gerçek hayatta aradan belki yalnızca birkaç saniye geçmişti.
Fotoğraf ekranda yeni açılmıştı. Adam hâlâ odasındaydı. Kahve fincanı masadaydı. Klavye susmuştu. Dışarıda gece aynı geceydi. Telefonun ışığı hâlâ aynı maviyi duvara sürüyordu. Ama adamın zihni, bir saniyenin içine dört kadın, dört ev, dört suç, dört merhamet, dört tuzak, dört kaçış, dört karanlık sığdırmıştı.
Fotoğrafa baktı. Yüz oradaydı.
Belki çok güzeldi.
Belki çok üzgündü.
Belki ikisi birden.
Belki de adam, yüzü görür görmez güzelliğin ve hüznün aynı kemiğe nasıl yerleşebileceğini anlayamamıştı. Rüya’nın adı belki Rüya değildi. Belki gerçekten Rüya’ydı. Belki kimseyi kandırmıyordu. Belki kandırıyordu. Belki bir aile evinde kendi hayatına geç kalmıştı. Belki büyük bir salonda aldatılmışlığını perdelerle örtüyordu. Belki nemli bir duvarın yanında sabaha tutunmaya çalışıyordu. Belki bunların hiçbiri değildi.
Adam bütün bu “belki”lerin arasında boğuldu.
Belki kelimesi çoğaldı. Önce masanın üzerinde yürüdü, sonra fincanın içine düştü, sonra telefonun ekranından çıkıp adamın bileğine sarıldı. İnce, saydam, yapışkan bir şeydi. Koparılamıyordu. Bir belki daha geldi. Sonra bir tane daha. Odada belkilerden bir ağ örüldü. Adam o ağın ortasında, kendi kararının küçük ve yorgun örümceğine dönüştü.
İnsan bilmediği şeyi hayal ederek hafifletirdi bazen. Ama bazen hayal gücü hafifletmez, çoğaltırdı. Çoğalan şey güzellikse bile yük olurdu.
Adam iki ay boyunca Rüya’nın yüzsüzlüğünü özgürlük sanmıştı. Oysa yüzsüzlük, onun zihnine sınırsız bir atölye açmıştı. Orada kadını yapmış, bozmuş, yeniden kurmuş, eksik parçalarını kendi içinden tamamlamıştı. Rüya yüzsüzken, adamın yalnızlığına göre şekil alabiliyordu. Yüz gelince şekil bitti. Ama biten yalnızca hayal değildi. Yüz, beraberinde bilgi ihtimalini getirmişti. Bilgi ihtimali, sorumluluk ihtimalini. Sorumluluk ihtimali, suç ihtimalini. Suç ihtimali, adamın içinde eski ve ağır bir çanı çaldı. Her ihtimalde başka bir yara vardı. Ve adam, hangi yaraya dokunursa dokunsun elinde kan kalacağını sandı.
Telefon yine titredi.
Rüya yazmıştı:
“Gördün mü?”
Sadece bu.
Adam mesajı okudu.
Gördün mü?
Ne görmüştü?
Bir yüz mü?
Bir kader mi?
Bir fotoğraf mı?
Bir av mı?
Bir kafes mi?
Bir evlilik enkazı mı?
Bir nemli duvar mı?
Yoksa kendi korkusunun, karşısındaki kadının üzerine çizdiği dört ayrı maske mi? Adamın boğazı kurudu. Cevap kutusuna dokundu. Klavye açıldı. Harfler dizildi. Her harf, küçük bir kapı gibiydi. Hangi harfe bassa başka bir yol başlayacaktı.
“Gördüm,” yazsa, neyi gördüğünü söylemesi gerekecekti.
“Çok güzelsin,” yazsa, kadını yüzünde sınırlayacaktı.
“Üzgün görünüyorsun,” yazsa, kadının yarasına izinsiz girecekti.
“Ben korktum,” yazsa, korkusunu kadının sırtına bırakacaktı.
“Anlat,” yazsa, anlatılanın ağırlığını taşıması gerekecekti.
“Ben buradayım,” yazsa, gerçekten orada kalması gerekecekti.
Adam hiçbirini yazmadı.
Fotoğrafa baktı.
Sonra “engelle” tuşuna baktı.
Aralarında çok kısa bir mesafe vardı. Ekran üzerinde birkaç santim. Ama o birkaç santimin içinde dört evren uğulduyordu. Güzel kadının parlak tuzağı, aile evinin kapalı penceresi, kristal salonun soğuk ışığı, nemli duvarın soluk fesleğeni. Hepsi, o birkaç santimin içine sıkışmıştı.
Adam kendi içine baktı.
Kendinde bu bilgileri taşıyacak yer bulamadı. Kendisini kötü hissetti. Sonra iyi hissetmeye çalıştı. Sonra ikisinin de işe yaramadığını anladı. İyilik ve kötülük, o gece fazla iri kelimelerdi. Adamın elinde sadece yorgunluk vardı. Bir de kendini olduğundan daha güçlü sanmama korkusu.
Rüya tekrar yazdı:
“Bir şey söylemeyecek misin?”
Telefonun ışığı adamın yüzünü ikiye böldü. Bir yarısı mavi, bir yarısı karanlık. Aynada kendini görse, belki iki ayrı adam sanırdı. Biri cevap vermek istiyordu. Diğeri kaçmak.
Adamın parmağı hareket etti.
Önce fotoğrafın üzerine geldi. Kadının yüzü büyüdü. Pikseller açıldı. Göz çevresinde ince bir gölge. Dudak kenarında belirsiz bir yorgunluk. Saçın bir tutamı yana düşmüş. Arkada seçilmeyen bir duvar. Ne zenginlik belli, ne yoksulluk. Ne oyun belli, ne masumiyet. Ne evlilik, ne aile, ne aldatma, ne baskı. Fotoğraf, hiçbir şeyi kanıtlamıyor; her şeyi mümkün kılıyordu.
Adam bunu fark edince daha çok korktu.
O an, zihnindeki bütün hesapçıların öldüğünü hissetti. Bütün yolları görmek isteyen o iç zeka, yüzün karşısında diz çökmüştü. Bir insan fotoğrafı, bütün teorilerden daha karışık çıkmıştı. Parçacıkların hızını bilmek kolaydı belki; bir kadının gözündeki yorgunluğun hangi geçmişten geldiğini bilmek imkânsızdı.
“Engelle” kelimesi yeniden göründü. Adam son kez ekrana baktı. Rüya’nın fotoğrafı üstte duruyordu. Altta engelle tuşu. İkisinin arasında adamın kaldırmayı göze alamadığı bütün bilgiler, henüz öğrenilmemiş sırlar, taşınmamış yaralar, kurulmamış cümleler,tamamlanmamış evrenler vardı.
Parmağı indi.
Ekran kısa bir an titredi.
Sonra Rüya kayboldu.
Deniz fotoğrafı, yüz fotoğrafı, yazışmalar, geceye serpilmiş bütün ihtimaller; hepsi telefonun karanlık çekmecesine itildi. Adam telefonu masaya bıraktı. Kahve fincanının dibindeki tortu çoktan kurumuştu. Camın dışında sabaha yaklaşan soluk bir renk vardı. Klavyenin tuşları, kullanılmamış dişler gibi dizilmişti. Adam ellerine baktı. Parmağının ucunda bir şey kalmış gibi hissetti. Toz mu, ışık mı, yoksa basılmamış bütün ihtimallerin külü mü, anlayamadı.
Rüya artık yoktu.
Adam başını sandalyenin arkasına yasladı. Gözlerini kapattı. İçinde dört kadın aynı anda yürüdü. Biri topuk sesleriyle, biri terlik sürüyerek, biri çıplak ayakla, biri hiç ses çıkarmadan. Hepsi bir süre adamın içinden geçti. Sonra birer birer karanlığa karıştı.
Telefon masada duruyordu. Ekranı kararmıştı. Fakat adam, ekranın karanlığında hâlâ bir yüz seçer gibi oldu.
Belki güzel.
Belki üzgün.
Belki ikisi de değil.
Belki yalnızca, yüzü olduğu anda kaybolmuş bir kadın. Ve adam, o gece bir kadını değil; o kadının yüzünden çoğalan bütün evrenleri engelledi.
Odada geriye yalnızca şu kaldı:
Bir fincan tortusu.
Bir basılmış tuş.
Bir adamın taşıyamadığı ihtimaller.
Ve yüzünü gösterdiği anda sonsuzluğunu kaybeden bir Rüya’nın, ekrandan çekilmiş soluk izi.
-BİTTİ-
"Gökdeniz Bey'e Teşekkürlerimle..."
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.