Aşkın Kâfirleri
Artık aşka inanan pek kalmadı. Onu kalbin eski bir salgını sanıyorlar. Bedende başlayan, aklı ateşe veren, insanı kendi sınırından dışarı taşıran bir zayıflık… Birinin adını duyunca boğazda beliren o küçük çentiği hastalık defterine yazıyorlar. Bir bakışın insanın iç duvarlarında yankılanmasını sinir bozukluğu, bir kokunun yıllar sonra bile kapalı bir çekmeceyi açmasını “duyusal bozukluk” sayıyorlar.
Sonra aşkı küçültmek için ona teknik isimler buldular. Ardından tanımladılar. İrade kaybı. Duygu ateşi. Geçici akıl sarsıntısı. Tenin akla karşı ayaklanması. Sonra beyaz önlüklü adamlar geldi. Kalbin üstüne soğuk aletler koydular. Nabzı dinlediler, göz bebeğine ışık tuttular, titreyen elleri rapora geçirdiler. Bir insanın bir başkasına doğru eğilmesini omurga kusuru sandılar. Oysa aşkın yalnız kalbi yoktu.
Beş duyu organı vardı onun.
Gözü vardı; bir yüzün içinden geçip sevdiğinin kalp odalarına kadar inen.
Kulağı vardı; söylenmemiş bir kelimeyi bile kalp aralığından duyan.
Teni vardı; dokunmadan da yanabilen.
Kokusu vardı; bir şehrin yağmuruna karışıp yıllar sonra insanın yakasına yapışan.
Dili vardı; bazen susarak konuşan, bazen tek bir adı ağzın içinde kanat gibi çırptıran.
Sayısız kelimesi vardı aşkın.
Bazıları insana öğretilmezdi. Doğduğunda ağzına verilirdi.Birinin gidişinden sonra, gönül evinin en kuytu yerinde, tozun içinde filizlenirdi. Özlem. Bekleyiş. Bağışlama. Yanma. Dönüş. Kalma. Bir gidişin içinde kalma. Bir kalmanın içinde küçük bir sürgün olma.
Aşkın cenneti vardı.
Birinin yanında dünyanın sesinin incelmesi.
Bir kısa günün iki kişi arasında kutsal bir zamana dönüşmesi.
Bir çift gözün açık kalması.
Bir elin masada unutulmuş sevgi kırıntısını toplarken bile insanın içinden bir bahar çıkarması.
Aşkın cehennemi de vardı.
Beklenen sesin gelmemesi.
Bir yüzün artık başka bir mevsime ait olması.
İnsanın kendi içinde koridor koridor dolaşıp hiçbir odada onu bulamaması.
Aynaya bakınca yüzünün her çizgisinde bir bekleyiş görmesi.
Aşk, cennetini de cehennemini de yanında taşırdı.
Aynı avuçta su ve köz.
Bu yüzden korktular ondan.
Çünkü aşk hesap bilmezdi.
Ama hesapsız değildi yalnızca.
Hesap/sızdı.
Deftere yazılamazdı.
Pay edilemezdi.
Kâr oranı çıkarılamazdı.
Birinin gözlerinde kaybedilen şey, hiçbir mahkemede zarar hanesine geçirilemezdi.
Aşkın kâfirleri bunu sevmedi.
Onlar kalbin yerine küçük kasalar taşırlardı.
Göğüslerinde paslı anahtarlar.
Dillerinde tartı.
Gözlerinde soğuk cetvel.
Her yakınlığı ölçtüler.
Her merhameti sorguladılar.
Her dokunuşa bir bedel biçtiler.
Bir insanın bir insan için kendinden vazgeçmesini akıl dışı buldular.
Sonra nefret geldi.
Nefret daha kullanışlıydı.
Kırk çeşit elbise giydi.
Toprak oldu.
Kan oldu.
İntikam oldu.
Tarih oldu.
İnanç oldu.
Onur oldu.
Sınır oldu.
Hak oldu.
Hesap oldu.
Ama bütün elbiselerin altında aynı çıplak kemik duruyordu.
Çıkar.
Nefretin yüzleri çoğaldı, kökü değişmedi.
Her savaşta başka bir ad kullandı.
Her çağda başka bir maske takıldı.
Bazen haritaların üzerine eğildi, bazen kutsal kitapların gölgesine saklandı, bazen ekmek kuyruğunda bekleyen adamın cebine girdi.
Ama kokusu aynıydı.
Yanmış demir.
Islak barut.
Eski kin.
Paylaşılamayan sofra.
Aşk karmaşıktı; çünkü canlıydı.
Nefret sadeydi; çünkü öldürmeye hazırlanmıştı.
Bu yüzden nefret kolay örgütlendi.
Kalabalıkları hizaya soktu.
Çünkü nefretin dili kısaydı.
Git.
Vur.
Al.
Yak.
Unutma.
Aşkın dili uzundu.
Bekle derdi.
Dinle derdi.
Bak derdi.
Bağışlamayı düşün derdi.
Elini hemen çekme derdi.
Karşındaki insanın da gece üşüyen bir tarafı olabilir derdi.
Aşk konuşurken dünya yavaşlardı.
Nefret bu yavaşlığa dayanamadı.
Kılıçlarını biledi.
Toplarını cilaladı.
Sınır taşlarını kutsadı.
Çocuklara önce düşmanı öğretti, sonra alfabeyi.
Binlerce yıl böyle geçti.
Bir yanda aşkı derde deva sayanlar.
Öte yanda nefretin bütün çeşitlerini hükmetme diliyle temize çekenler.
Şehirler kuruldu.
Şehirler yakıldı.
Köprüler yapıldı.
Köprülerden ordular geçti.
Anneler çocuklarını doğurdu; çocuklar büyüyünce başka annelerin çocuklarını öldürmeye gönderildi.
Birileri hep konuştu.
Zaferden.
Şereften.
Topraktan.
Haktan.
Tarihten.
Ama hiçbir savaş meydanında, ölen askerin avucundan düşen oyalı mendile bakmadılar.
Kim dikmişti onu?
Hangi evin loş ışığında?
Hangi kadın, hangi anne, hangi sevgili, hangi titrek el?
Aşkın kâfirleri oyalı beze bakmazdı.
Onlar zırha bakardı.
Çünkü oyalı mendil evi hatırlatır, sevdayı hatırlatır.
Zırh savaşı.
Ev tehlikeliydi.
Çünkü evin içinde insan vardı.
Bir kapı gıcırtısı.
Bir tencere kapağı.
Yıkanmış çamaşır kokusu.
Birinin dönmesini bekleyen sandalye.
Aşk ekmeği almayı unutma diye gelirdi.
Üşütme diye.
Yalnızca masada ikinci tabağın durmasıyla.
Aşkın kâfirleri bu küçük şeylerden korktu. Çünkü küçük şeyler insanı yakalardı. Haritalardan kaçan merhamet, bir çorap tekiyle geri dönerdi. Savaş bildirilerinin susturamadığı şey, bir çocuğun yastığındaki saç kokusunda konuşurdu. Onlar aşkı zayıflık sandılar.
Belki de haklıydılar bir yanıyla.
Aşk insanı zayıflatırdı.
Duvarlarını indirirdi.
Zırhın altında sakladığı o ürkek eti açığa çıkarırdı.
İnsana kendi kırılabilirliğini gösterirdi.
Ama işte orada, tam o kırılabilir yerde, insanın insana açılan ilk kapısı dururdu.
Kapının önünde kimse nöbet tutmazdı.
Orada silah bırakılırdı.
Orada adlar yumuşardı.
Orada düşman kelimesi, ağzın içinde taş gibi ağırlaşırdı.
Aşkın kâfirleri bu kapıdan geçmediler.
Kapının önüne hesap defterleri yığdılar.
Anahtar deliğine çıkarlarını tıktılar.
Eşiğe korkularını sürdüler.
Sonra içeriden ses gelmeyince aşk yok sandılar.
Oysa içeride biri hâlâ su koyuyordu ocağa.
Bir bardak daha çıkarıyordu dolaptan.
Bir yarayı temizlemek için bez arıyordu.
Bir adı, hiç kimse duymasın diye, kendi göğsünün en karanlık yerinde saklıyordu.
Dışarıda savaş vardı.
İçeride bir fincan soğumadan bekliyordu.
Dışarıda nefret kırk yüzle yürüyordu.
İçeride aşk, yüzsüz bile olsa, bir insanın elini başka bir insanın karanlığında arıyordu.
Ve dünya, bütün gürültüsüne rağmen, o eli hâlâ tam koparamamıştı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.