Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (2 oy)

Dört Rüya

Değerli Hocam Gökdeniz Beyefendi'nin "Yüzü Olmayan Kadın" ismiyle yayımladığı hikayenin bir kardeş versiyonu olarak senaryo kurgusundan ilham alınarak yazılmış, hazırlanmış bir hikayedir. Hikaye örgüsünü kullanarak bir devam hikayesi yazmama müsade etmelerinden dolayı kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.



Adamın parmağı telefon ekranının üzerinde duruyordu.

Ne bastı, ne çekildi.

Havada kalan parmak; etten yapılmış küçük bir sarkaç, gecenin boğazına takılmış ince bir karar ipi, kendi kendini tartan bir teraziydi. Ekranda “engelle” yazıyordu. Bu kadar kısa bir kelimenin içine iki aylık uykusuzluk, kahve lekeleri, ertelenmiş işler, yarım kalmış cümleler, sabaha karşı büyüyen o puslu yakınlık nasıl sığmıştı, adam bunu anlayamadı.


Oda karanlık değildi; ekranın ışığı karanlığı eğip büküyor, duvarlara ince mavi damarlar çiziyordu. Masanın üstündeki fincanın dibinde kurumuş kahve, küçük bir bataklık gibi bekliyordu. Klavye susmuştu. Telefon susmuştu. Adam susmuştu. Yalnız imleç, kapalı bir göz kapağının altında titreyen rüya gibi yanıp sönüyordu.

Rüya.

Adı buydu. Ya da adam, iki aydır bu adı bir insana değil, bir yankıya takıyordu.

Rüya’nın yüzü yoktu. Bir deniz fotoğrafı vardı; sisli, ufuksuz, hafif eğik. Deniz bile tam deniz değildi orada; sanki biri maviyi ovuşturmuş, sonra elinin kiriyle bulandırmıştı. O fotoğrafın arkasından cümleler geliyordu. İnce, yavaş, bazen fazla yakın, bazen adamın içine kendisinden önce varmış gibi. Kadın yazıyor; adamın içinde bir kapı değil, kapıya benzeyen bütün boşluklar açılıyordu.


Yüzsüzlük başta eksiklikti. Sonra eksiklik, adamın elinde hamura döndü. Kadını istediği gibi yoğurmadığını sanıyordu; oysa hayal gücü, en kibar hırsızdı. Çalmıyor gibi yaparak tamamlıyordu. Rüya bazen bir yağmur aralığıydı, bazen eski bir evin kilitlenmiş odası, bazen çocukken kaybedilmiş bir defterin arasında kurumuş menekşe, bazen de hiç binilmemiş bir trenin son vagonundaki sarı lamba.

Kadının yüzü olmayınca kelimeleri büyüyordu.

“Bugün çok yoruldum,” yazdığında adam yorgunluğu değil, omzuna düşmeyen bir başı duyuyordu.

“Keşke burada olsan,” yazdığında burada denen yerin neresi olduğu belirsizleşiyor; oda, şehir, beden, zaman birbirine karışıyordu.

“Seninle konuşmak iyi geliyor,” dediğinde iyi gelen şeyin konuşmak mı, görülmemek mi, yoksa ikisinin arasında saklanan üçüncü duygusallık mı olduğunu çözemiyordu.

Ve şimdi bütün bunları tek bir tuşla yok edecekti.

Belki yok etmeyecekti de. Belki sadece kendini o bulanık denizden geri çekecekti. Belki bir insanı değil, kendi zihninin duvarına yansıyan nemli gölgeyi engelleyecekti. Ama parmak inmiyordu.

Tam o anda telefon titredi.

Bir bildirim.

Rüya’dan.

Adamın parmağı hâlâ “engelle” kelimesinin üstündeydi. Bildirim ekranda bir parıltı gibi açıldı. Küçücük bir dosya simgesi. Ardından kısa bir cümle:

“Beni merak ettiğini biliyorum.”

Sonra fotoğraf yüklendi.

Önce bulanık bir leke belirdi. Ten rengi mi, ışık mı, kumaş mı belli değildi. Sonra ekranın içinde pikseller yer değiştirdi. Her piksel, kendi minicik mezarından çıkıp bir yüze doğru yürüdü. Adam nefesini tuttu. Yükleme çubuğu ilerledikçe odanın havası inceldi. Sanki telefon bir fotoğraf değil, kapalı tutulmuş bir evreni açıyordu.

Yüz gelmeden önce her şey genişti.

Yüz gelince genişlik büzüldü.

Adam bunu daha fotoğraf tam seçilmeden anladı. Çünkü belirsizlik bir saraydı; görüntü, o sarayın tapu kaydı. Hayal gücü, yüzün ilk çizgisiyle birlikte eşyalarını toplamaya başladı. Perdeler söküldü. İçerideki sis katlandı. Denizin kıyısına bir çerçeve çakıldı.

Sonra evren çatladı.

Aynı oda, aynı adam, aynı telefon, aynı parmak.

Ama o gece görünmeyen bir yerde, olasılıklar birbirlerinin omzuna çarparak dağıldı. Zaman, ince bir cam bardak gibi çatladı; her çatlağın içinde başka bir adam, başka bir Rüya, başka bir son kıpırdadı. Adamın parmağını, ekranın ışığını, bildirim sesinin gecikmesini, kadının fotoğrafı gönderdiği saniyeyi, fincandaki kahve tortusunun kuruma hızını, kalbin bir atım fazla çarpmasını zihin hesaba katmak istedi. Ama zihinde küçük bir güve, sinapsların etrafında dönüp durdu. Kanadı ışığa değdi. Hesap bozuldu.

Fotoğraf açıldı.

Ve birinci evren sahnesi başladı.


Yüzsüz Kadın Rüya

Güzel bir kadındı Rüya.

Güzel kelimesi bile fotoğrafın yanında kaba duruyordu. Güzel demek, onun yüzünü tarif etmiyor; sadece adamın dilinin fakirliğini açığa çıkarıyordu. Yüzü parlak değildi, fakat ışığı tutmayı biliyordu. Gözlerinde doğrudan bakmayan ama baktığı yeri sahiplenen bir şey vardı. Dudakları gülmüyor, gülmeye hazırlanıyordu. Saçları omzuna düşmüyor; sanki omuzlar, saçın üstüne düşmesi için oraya konmuş gibi duruyordu.

Adam fotoğrafı yaklaştırdı.

Ekrandaki yüz, camın arkasından ona değil, onun en zayıf yerine bakıyordu. Adam bunu hissetti. Yine de çekilmedi. Eski mesajları açtı. Rüya’nın iki hafta önce yazdığı bir cümleye baktı. Kelimelerin anlamları yüzün çerçevesine takılıyor, düşünceler inceliyor, eğiliyor, fotoğrafın bakışına göre yeniden hizalanıyordu.

“Seninle konuşunca içim sakinleşiyor.”

Bu cümle eskiden bir iç denizdi.

Şimdi fotoğraftaki dudakların kıvrımında bekleyen ustalıklı bir kanca gibi göründü. Adam kendi kendine kızdı. Haksızlık ettiğini düşündü. Bir yüzün güzel olması, cümleleri suçlu yapmazdı. Ama zihin denen karanlık makine çalışmaya başlamıştı bir kez. Fotoğraf, kadını göstermemiş; kadına dair bütün şüpheleri bedene kavuşturmuştu.

Telefon yine titredi.

“Korktun mu?” diye yazmıştı Rüya.

Adam cevap yazmadı.

“Yüzümü görünce susacağını biliyordum.”

Bu cümlede fazla rahat bir şey vardı. Sanki kadın adamın suskunluğunu önceden giymiş, aynada kendine bakmış, yakıştırmıştı. Rüya birkaç saniye sonra yeni bir mesaj daha gönderdi:

“Beni yanlış anlama. Ben sadece artık saklanmak istemedim.”

Adam bu cümleyi de okudu. Cümlenin yüzeyinde kırılganlık vardı, altında başka bir metal. Kadının gerçek adı belki Selin’di, belki Defne, belki hiç önemli değildi. Çünkü o, isimleri kıyafet gibi kullanıyordu. Her konuşmada başka bir renk, başka bir beden, başka bir yara. Erkeklerin yalnızlıklarını koklamayı öğrenmişti. Kim sevgiye aç, kim anlaşılmaya, kim kurtarıcı olmaya, kim güzel bir kadının seçtiği kişi sanılmaya muhtaç; bunu ilk on mesajda anlıyordu. Güzelliğini hemen göstermiyordu.


Hemen gösterilen güzellik pazarda duran meyve gibiydi; bakılır, tartılır, pazarlığı yapılırdı. Geciktirilmiş güzellik ise sır olurdu. Merakın içinde kabarır, karşı tarafın zihninde kendi değerini üretirdi. Rüya bunu biliyordu. Önce deniz fotoğrafı. Sonra uzun cümleler. Sonra gece sohbetleri. Sonra yarı itiraflar. Sonra adamın çekildiğini hissettiği anda fotoğraf. Yem, en aç anda değil; av kaçarken atılırdı.


Adam ekrana bakarken kendi kalbinin oltaya değdiğini duydu. Çok hafif bir çınlama. İçeriden gelen, kimsenin işitmeyeceği bir metal sesi.

Cevap yazdı:

“Beklemiyordum.”

Rüya:

“Kötü mü oldu?”

Adam:

“Bilmiyorum.”

Rüya:

“Ben de bilmiyorum. Ama artık gerçek olmak istedim.”

Gerçek.

Kelime fotoğrafın üstünde parladı. Adam kelimeyi sevmedi. Gerçek olmak isteyen biri neden bu kadar kusursuz ışık seçmişti? Neden yüzünü gecenin en zayıf anında göndermişti? Neden adam tam ayrılacakken belirmişti? Neden bu fotoğrafta doğallık değil de hazırlanmışlık kokusu vardı?

Ekrandaki yüz susuyordu.

Ama yüzün susması bile konuşuyordu.

Adam, kadının geçmişini düşünmeye başladı. Belki bu konuşma sadece onunla yapılmamıştı. Belki aynı deniz fotoğrafı başka adamlara da kıyı olmuştu. Belki her birine ayrı bir Rüya gönderilmişti. Birine çocukluğundan yarım bir hikâye, birine aldatılmışlık, birine yalnızlık, birine “seni kimse gibi görmüyorum” cümlesi. Belki kadının galerisi, erkeklerin zaaflarına göre düzenlenmiş bir dolaptı. Her rafında başka bir yüz ifadesi, başka bir ışık, başka bir masumiyet.


Adam bu düşünceye tutunmak istemedi. Çünkü tutunursa kendini küçük hissedecekti. Kandırılmış insanın ilk acısı kaybetmek değil, kendi aklına duyduğu utançtı.

Rüya yazdı:

“Bugün biraz sıkışığım aslında. Sana söylemek istemedim.”

Adamın eli durdu.

İşte cümle gelmişti. Fotoğraftan sonra ilk çatlak. Sıkışıklık. Belirsiz, yumuşak, merak uyandıran bir kelime. Maddi mi? Ruhsal mı? Aile mi? Borç mu? Hastalık mı? Cümle özellikle tamamlanmamış gibiydi. Adamın içindeki boşluk, eksik bırakılan yerleri doldurmaya çok hazırdı.

Rüya devam etti:

“Neyse, boş ver. Seninle konuşunca iyi geliyor.”

Adam telefonu masaya bıraktı. Sonra tekrar aldı. Kadının yüzüne baktı. Güzellik, artık güzellik olmaktan çıkmış; üzerinde küçük küçük kapılar açılan bir maske olmuştu. Her kapının ardında başka bir talep, başka bir oyun, başka bir hesap ihtimali. Belki hepsi haksızlıktı. Belki kadın gerçekten sıkışmıştı. Belki gerçekten onu görmek istemişti. Belki gerçekten adı Rüya’ydı.

Ama “belki” kelimesi odada çoğalmaya başladı.

Bir belki masanın altına girdi.

Bir belki perdenin kıvrımında durdu.

Bir belki adamın boğazına oturdu.

Bir belki ekrandaki yüzün göz bebeğinde büyüdü.

Güzel fotoğrafın ilk evreninde, adam kadını görmedi.

Güzelliğin ardında açılan ihtimallerin dişlerini gördü.


Mahpus Kadın Rüya

Aynı fotoğraf başka bir evrende daha açıldı.

Yine aynı yüz. Yine aynı ışık. Yine o etkileyici bakış.

Fakat bu evrende fotoğrafın içinden kanca değil, kilit sesi geldi.

Kadın güzeldi; ama güzelliği dışarı açılan bir pencere gibi değil, içeriden sürgülenmiş bir oda gibi duruyordu. Bakışında ustalık yoktu. Hatta fotoğraf çekilirken nereye bakacağını bile tam bilememiş gibiydi. Güzel yüzlerin taşıdığı o kolay zafer yoktu onda. Daha çok, geç kalmış bir mektubun zarfa sığmayan kıvrımı vardı.


Adam fotoğrafa baktı ve ilk kez Rüya’yı sonsuz ihtimal olarak değil, gecikmiş bir hayat olarak düşündü. Yüz, yaşın çevresine ince bir halka çizmişti. Gençlik tam bitmemiş, olgunluk tam başlamamış; ikisinin arasında sıkışmış bir bahçe kapısı gibi duruyordu. Çiçek açmak isteyen ama anahtarı başkasının cebinde kalan bir bahçe.

Rüya yazdı:

“Bunu göndermemem gerekiyordu belki.”

Adam cevap verdi:

“Neden?”

Uzun süre üç nokta göründü. Sonra kayboldu. Sonra yeniden.

“Çünkü evde biri görürse yine mesele olur.”

Ev.

Kelime, bu defa adamın zihninde bir mekân değil, bir ağırlık olarak belirdi. Kapıları içeriden değil dışarıdan kapanan bir yer. Salonunda televizyon sesi olan, mutfağında çay kaşığı tıkırtısı, koridorunda terlik sürtünmesi, duvarlarında akraba bakışları asılı duran bir ev. İnsanların birbirine iyi geceler dediği ama kimsenin kimseyi uyutmadığı bir ev.

Rüya’nın ailesi vardı.

Fazla vardı.

Anne, baba, kardeş, hala, komşu, konu, laf, yaş, kısmet, namus, vakit, geç kaldın, erken davrandın, olmaz, ayıp, bekle, sus. Kelimeler evin içinde eşya gibi değil, gardiyan gibi dolaşıyordu. Rüya onların arasında büyümemiş; onların arasında bekletilmişti.


Adam bunu onun anlattıklarından değil, anlatamadıklarının kenarından sezdi. Rüya bir şey söylerken sanki önce içinden bir aile meclisi geçiyor, sonra cümle ekrana düşüyordu.

“Yaşım ilerledikçe herkes benim adıma daha çok konuşmaya başladı,” yazdı Rüya.

Ardından hemen sildi mi, yoksa adam öyle mi sandı, belli olmadı. Ama cümle görünmüştü bir kere. Ekranın altında kısa süreliğine beliren o yazı, adamın zihninde uzun kaldı. Sıkışmış insan, bazen kurtuluşu gördüğü yere kendi gölgesini fazla hızlı bırakırdı. Rüya adamı sevebilir miydi? Belki. Fakat adam onun için yalnızca sevilecek biri değil, kapı kolu da olabilirdi. Evden çıkmak için tutulacak bir metal. Soğuk, işe yarar, biraz da acıtan.

Rüya yazdı:

“Bazen kendi hayatıma geç kalmışım gibi geliyor.”

Adam bu cümleye bakarken fotoğraftaki yüz değişti. Güzellik bu kez onu büyülemedi; yordu. Çünkü güzel bir kadının mutsuzluğu, adamın içindeki kurtarıcı kahramanı uyandırmaya başladı. O kahraman, kendini iyilik sanan eski bir varlıktı. Alacakaranlıkta yaşar, bazen başkasının çaresizliğiyle beslenir, sonra aynaya çıkıp merhamet adını takardı.

Adam bunu sezdi kendinde ve ürktü.

Rüya’nın cümleleri devam etti:

“Biriyle konuşunca hemen evlilik, aile, buluşma... Her şey kalabalıklaşıyor. Ben hiç kalabalıksız sevilmedim.”

Adam, “Ben varım,” yazmak istedi.

Yazamadı.

Bu iki kelimenin nasıl bir duvara dönüşebileceğini hissetti. “Ben varım” bazen destek değil, kapı olurdu. İnsan bir başkasının kaçış kapısına adını çivileyince, sevgi mi başlar, rehinelik mi, belli olmazdı.

Rüya fotoğrafı göndermişti. Belki ilk defa. Belki büyük cesaretle. Belki küçük bir isyanla. Belki de evin içinde kendisine ayrılmamış hayatı, bir ekran aralığından dışarı salmak istemişti.

Adam fotoğrafa yeniden baktı.

Yüz artık güzellik değildi. Bir bekleme odasıydı.

İçinde yıllardır çağrılmayı bekleyen biri oturuyordu. Elinde sırası geçmiş bir numara. Tavanda bozuk bir floresan. Duvar saatinin akrebiyle yelkovanı birbirine küsmüş. Kapının arkasından aile sesleri. Kısık televizyon. Komşu soruları. Bayramlarda sıkışan gülümsemeler. Geceleri yastığa bastırılmış öfke.

Adamın içi çekildi.

Kadını sevdiğini sandı bir an.

Belki de kadının gecikmişliğini sevmişti. Belki birinin hayatında ilk gelen kişi olma ihtimalini. Belki aile baskısından çıkaracağı kadının gözlerinde kendini büyük görme arzusunu. 

Rüya yazdı:

“Beni gördüğünde ne düşündün?”

Adam uzun süre cevap vermedi.

Fotoğrafa baktı. Sonra “engelle” tuşunun hâlâ orada durduğunu hatırladı. Kelime ekranın bir köşesinde, siyah bir çekirdek gibi bekliyordu. Dokunsa büyüyecek, ekranı kaplayacak, bütün evrenleri yutacaktı.

Ama henüz dokunmadı.

Bir insanın gecikmiş hayatına denk gelmek. Onun aileden, odalardan, bekletilmiş yıllardan, yarım kalmış kısmetlerden, geç kalmış cesaretten oluşan yüküne bakmak.

Yüz, hikâyeyi daraltmıştı.

Daralan yerden bu kez güzellik değil, sorumluluk sızıyordu.

Adam cevap kutusuna birkaç kelime yazdı:

“Seni görünce...”

Devamını getiremedi.

Çünkü ne gördüğünü bilmiyordu.

Bir kadın mı?

Bir çıkış arayan mahpus mu?

Kendi büyüklük isteğinin aynası mı?

Geç kalmış bir hayatın kendisine uzattığı el mi?

Yoksa bütün bunları aynı anda doğuran, tek bir fotoğrafın içine sıkışmış küçük bir kıyamet mi?

Telefon avucunda ısındı.

Dışarıda gece camı tırmaladı.

Ekranın içinde Rüya bekledi.

Ekranın dışında adam bekledi.

Aralarında, yüzünü yeni bulmuş bir ihtimal yavaş yavaş ağırlaştı.

Ve hikâye, bu ağırlığın eşiğinde durdu.

-devam edecek-

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (2 oy)
  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Dört Rüya

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ