Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Bir Yurtseveri Çok Sevmek Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi H

Bir Yurtseveri Çok Sevmek Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi H

BİR YURTSEVERİ(!)  ÇOK  SEVMEK---AKMEŞE YOLLARINDA / BİR  ERMENİ MESELESİ HİKAYESİ -20. BÖLÜM

Efendim önce  geçen  bölümde  kaldığımız  yerden  devam  edelim,  sonra çok  sevdiğimiz,  yere göğe  sığdıramadığımız bir yurtseverden(!) de  bahsedeceğiz ki  zaten  fotoğraflardan  anlamışsınızdır.

***
Sene  2015.

Günlerden  24  Nisan.  Yani  Ermenilere  göre  Ermeni  Soykırımının  100.  Yıldönümü.

Neredeyiz?

Tam  yüz  yıl  önce 24 Nisan’ı  25 Nisan’a bağlayan  günde  düşmanın  karaya  asker  çıkartarak yaklaşık  8-9 ay boyunca  Türk  Askeri  öldürdüğü  ama  asla  geçemediği  Çanakkale’deyiz.

Çanakkale’de  neredeyiz?

Çanakkale Belediyesi Türkan  Saylan Tesislerindeyiz.

Burada  ülkemizdeki  siyasi  partilerden  biri  olan  HDP’nin  Çanakkale İl  Örgütü bir konferans düzenlemiş.

Konferansın  Konusu  ne?

Konferansın  Konusu: Demokrasi ve  Barış.

Moderatör:  Gazeteci  Nuray Sancar.

Neyse  efendim  kürsüye  önce bir  Türk (!)  Tarihçisi ve Gazetecisi  olan  Ayşe  Hür  çıkıyor.

Ermeni  Soykırımının  24 Nisan  1915’de  başladığını anlatıyor  ve o güne  kadar  hiç  kimsenin  bilmediği  bir  gerçeği(!)  açıklıyor: Meğer  23  Nisan’ın  Türk  Milli  Egemenliği  ile  de  Çocuk  ile  de  ilgisi  yokmuş.  Mustafa  Kemal Atatürk,  24 Nisan  Ermeni  Soykırımını unutturmak  için  bir gün  öncesini  yani  23  Nisan’ı  bayram  ilan  ettirmiş. Hatta Avustralya ve Yenizelandalıların 25 Nisan’da Çanakkale’de düzenledikleri  Anzak Günü de  24 Nisan’ı  unutturmak  için  daha sonraki senelerde uydurulmuşmuş. 

Sonra  Türkiye’mizin  güzide  üniversitelerinden  Bilgi  Üniversitesinin  Öğretim  üyesi  olan  Prof  Ohannes  Kılıçdağı  çıkıyor  kürsüye.  Türklerin  1909  Yılında Adana’da sadece  on gün  içinde  20.000  Ermeni  katlettiğini  anlatıyor  ve  ‘’Türkiye  Soykırım’ı  tanımalıdır’’ Diyor.

Ve  son  olarak da Tarihçi –Yazar  Nevzat Onaran çıkıyor  kürsüye  ve  Ermeniler  vatanlarından  sürülürken  Türklerin  onların malına  mülküne  nasıl  çöktüklerini  anlatıyor.

Ve  tekrar  ediyorum: Bütün  bunlar Düşmana  ‘’  Geçilmez ‘’ dedirttiğimiz, her  karışı  şehit  kanlarıyla  sulanmış  olan  Çanakkale’de oluyor.

Konferansın  konusu  neydi?   Demokrasi  ve  Barış.

Ne güzel  demokrasi  ve  barış  değil  mi?

Haydi  bunun  benzerini  Ermenistan’da  yapın  ve  orada  ‘’Ermeniler,  katlettikleri  Türkler  sebebiyle  Türklerden  özür  dilemelidir.’’  Deyin  de hep beraber görelim demokrasi ve barışı.  Göreyim pembe  popolarınızı.

*******

Şimdi yazının  başlığındaki  yurtseverde(!) sıra. Ancak o yurtseverden(!)  bahsetmeden  önce  bilmemiz  gereken bir iki  hususu  kısaca  anlatayım ki  ‘’ Bunlar da ne  ‘’ diye  sorulmasın.

Efendim, 1966  Yılında  İngiliz Filozofu Bernard  Russell, hiçbir yaptırım  gücü  olmayan bir uluslar arası  mahkeme  kurar  ki  bu  mahkemenin  üyelerinden  birisi  de  Türkiye’nin eski tüfek  Komünistlerinden  Mehmet Ali  Aybar’dır.

Bu, yaptırımı  olmayan  mahkemeye Russell  Mahkemesi  adı verilir ve bu  mahkeme  tabii  ki  boşanma  davalarına  bakmamaktadır. Peki  hangi davalara  bakmaktadır? Uluslar arası  insan hakları  ihlalleri  davalarına  bakmaktadır. ( Mesela  Vietman’da  ABD’nin  gerçekleştirdiği vahşet ve  soykırım gibi. )

Mahkemenin  yaptırımı  olmasa da sesi  çoktur. O  sebeple de  hiç  kimse  bu  mahkemeye  ‘’ Osuruktan  Tayyare ‘’ gözüyle  bakmamaktadır.

Nitekim Ermeni  Soykırımı  davası bu  mahkemeye  de götürülür ancak  mahkeme  1915’de gerek  Ermenilerin,  gerekse Türklerin  yaşadıkları  olaylara  soykırım  denemeyeceği gerekçesiyle  davayı reddeder.

Yani  Russel  Mahkemesi  bir  yerde  ‘’ Hastirin  lan ‘’ Demiştir Ermenilere de  Ermeni  sevicilere  de.

Ancak  Ermeniler  ve  Ermeni  seviciler ( Özellikle  Fransızlar ) ‘’Madem  öyle  biz  de  kendi  mahkememizi  kurar,  kendi  mahkememizde  konuyu  ele  alırız’’ Derler ve Paris  Tribunali ( Ya da Kalıcı Halk Mahkemesi )   adı verilen  bir mahkeme  kurarlar. [ Fransa’nın  yasal yüksek  mahkemesinin  adı da budur.  O  bakımdan  karıştırmayalım. ( Tribunal de Paris ) ]

İşte  bahsini ettiğim yurtsever(!),  ölmeden kısa  süre  önce  1984  Yılında  bu  mahkemede  şöyle  bir  konuşma  yapar:

Sayın Başkan,

Saygıdeğer mahkemenizin Ermeni Soykırımı üzerine bir oturum düzenleyeceğini ilgiyle öğrendim.

Adalete aşık insanlar, hele ki benim gibi Türkiye kökenliyseler, bu sorun karşısında kayıtsız kalamazlar. Bu nedenledir ki izninizle birkaç düşünceyi dikkatinize sunmak istiyorum:

1. Kanımca soykırımın gerçekliği tartışma götürmez. Öldürücü bir milliyetçiliğin etkisi altındaki dönemin Türk yöneticileri, Türkiye’den Orta Asya bozkırlarına uzanan Panturancı bir imparatorluk kurmayı hayal ediyorlardı.

Oysa Türkiye’nin Türk toprakları ile Kafkasya ve Asya’nın Türkçe konuşan halklarının yaşadığı topraklar, Kürt ve Ermenilerin yaşadığı bölgelerle birbirinden ayrılmaktaydı. Bu “engeli ortadan kaldırmak için İttihat ve Terakki hükümeti bu iki halkı fiziksel olarak tasfiye etmeye karar verdi. 1915’ten itibaren kolektif katliamlardan ve kitlesel sürgünlerden oluşan planlı ve sistemli bir politika Türkiye Ermenilerinin yok olmasıyla sonuçlandı. Birinci Dünya Savaşı boyunca aynı politika çerçevesinde 700 000’in üzerinde Kürt İç Anadolu’ya sürgün edildi;

2. Eğer soykırım, zamanında uluslararası topluluk tarafından tanınmış olsaydı, 1920’li yıllarda Cemiyet-ül Akvam insanlığa karşı bu suçu yargılayıp ağır bir biçimde cezalandırsaydı, Kemalist yöneticiler Kürtlerle Ermenilerin başına gelenleri uygulamaya, 1924-1940 arasında yönetimi altındaki Kürt nüfusun yaklaşık üçte birini katletmeye ve sürmeye cesaret edemezdi.

3. Hiç kuşku yok ki, demokratik bir rejim tarihsel gerçekliği kabul eder, anlamsız maceralarında neredeyse bizzat Türkleri de felakete sürükleyen bu cinayetin faillerini mahkum ederdi. En azından şehit Ermeni halkından özür dilerdi.Adalet ve onur kaygısı onu Ankara’da gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya koyacak sizinki gibi bir mahkeme oluşturmasına yol açardı.

Ne yazık ki kendi halkına eza eden, terörle hüküm süren Türk rejimi böylesi onurlu bir tutumu benimsemenin çok uzağında. Onca kanıta karşın, toprakları üzerinde nüfusun en az dörtte birini oluşturan milyonlarca Kürt’ün varlığını inkar eden bir rejimden başka ne beklenebilir ki? Ve Kürtler özgür haklar talep ettiklerinde Ankara’daki otoriteler onları Ermenilerin yazgısını paylaşmakla tehdit ediyor. Gerçeklikte, diktatörlük dışarıya, müttefiklerine ve destekçilerine yönelik propagandanın damıttığı yalanları pek önemsemiyor.

4. Türk askerî diktatörlüğünün, büyük güçlerin yaptırımından korkmak bir yana, onların, özellikle de özgürlük ve insan hakları üzerine nutuklardan hiç eksik kalmayan ABD ve Federal Almanya’nın yardımından yararlandığını ifade ediyorum.

5. Tarihsel gerçekliğin kabulü ırksal nefreti körüklememeli, bu denli ateşlerle sınanmış bölge halklarını karşı karşıya getirmemelidir. Günümüz Türkleri bundan altmış yıl önce atalarının, sona ermekte olan bir İmparatorluğun despotik, cani rejiminin işlediği suçlardan sorumlu tutulamazlar. Bence Türk aleyhtarı ırkçılık Ankara’daki yöneticilerin Ermeni aleyhtarı, Kürt aleyhtarı histerisi kadar mahkûm edilmelidir.
Bu gözlemlerimin ardından, Sayın Başkan, Mahkemenizin kararının uluslararası mercilerce dikkate alınması ve suskunluk ve kayıtsızlık içinde Ermenilerin başına gelenlerin bir daha asla tekrarlanmaması yolundaki dileğimi dile getirmeme izin verin.

Yılmaz Güney

‘’ Atıyorsun  Sami  Hoca’’  Diyen  varsa  kaynak  da vereyim:


Kaynak: Sivil Toplumda Türk - Ermeni Diyalogu, 2008 Pencere Yayınları -----Ragıp Zarakolu

İşin  en  ilginç  tarafı  da  nedir bilir  misiniz  değerli  okuyucularım?

Ermenistan’ın  ilk  başbakanı  Kaçaznuni  ‘’
Tehcir doğruydu ve gerekliydi.’’  Derken, yani  ‘’ Biz  sürülmeyi  hakketmiştik.’’  Derken  Türk  vatandaşı  olanlar ( Yukarıda  adlarını  verdiklerim ve  daha  bir sürüsü ) Türkiye’yi  özür  dilemeye, tazminat ödemeye ve  Ermenilere de  Kürtlere de  toprak  vermeye  davet ediyor.

Ama  daha  vahimi bizler ( En  azından  bu ülkenin  yarısı ) suçları  arasında  bir savcıyı ve  11 yaşındaki  bir  çocuğu  öldürmek,  bir  kadının  kafasına  bardak  koyup  tüfekle  ateş  etmek  olan  bir  bölücüyü  başımıza  tac edip her  1 Nisan’da doğum  gününü kutluyoruz,  her  9  Eylülde de arkasından göz yaşı  döküp kendisinin  asla  istemediği  Allah’ın  rahmetini  onun  adına  Allah’tan  diliyoruz.

Ha  bu  arada onu  çok  seven yurtsever  Atatürkçü kardeşlerimizin  seyredip  hasret gidermesi  için  bir  video  hediye  ediyorum  kendilerine. 28. Dakikadan  itibaren  sahnede  Yılmaz  Güney.  Neden Kürtçe değil de  Türkçe  konuştuğunu da artık  birileri  anlatır  herhalde  bana  

https://www.youtube.com/watch?v=LzCSV4uhIOQ

*****

Gelecek  bölümde  Kaçaznuni’nin  o  uzun  konuşmasını  yayınlamayı düşünüyorum  ama okuyucu  sayım  üçe  indiği  için  milleti  yormamak  adına  burada  bitirebilirim  de.  

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bir Yurtseveri Çok Sevmek Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi H

Bir Yurtseveri Çok Sevmek Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi H

Sami  Biber Sami Biber