Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Yûsuf Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası


YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)'IN HAYATI (KISSASI)  

Mukaddime: 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Onun kulu ve Rasûlü’dür…

Bundan sonra:

Değerli okuyucular; Bu yazımda da İnşeAllah, Yûsuf (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)'nı anlatmaya çalışacağım. Yûsuf (aleyhisselâm) Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Ayrıca Kur'anı Kerim'in surelerinden bir sureninde adıdır.  Rivayete göre, Yûsuf (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem (aleyhisselâm)' dan itibaren Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu Bize bildirilen Peygamberlerden On ikinci Peygamberdir. 

En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

Yûsuf (aleyhisselâm) hayatı ve mücadelesi hakkında Kuran'da en detaylı bilgilerin verildiği peygamberlerden biridir. Yûsuf (aleyhisselâm) ve babası Yâkub (aleyhisselâm)' ın yaşadığı olaylar, Kuran'ın Yûsuf Suresi'nde anlatılır ve bu surenin hemen başında belirtildiği gibi "en güzel kıssalardan" biridir.

Yûsuf (aleyhisselâm), küçük yaşta iken kendisini kıskanan kardeşleri tarafından bir kuyuya atılmış, daha sonra köle olarak satılmış, sonra iftiraya uğrayarak uzun yıllar hapiste kalmış, yıllar boyu bu gibi zorluklarla denenmiştir. Ardından Allah, onu tüm bu sıkıntılardan kurtararak kendisine güç ve iktidar vermiştir.

Yûsuf (aleyhisselâm) tüm bu olaylar sırasında gösterdiği büyük sabır ve tevekkülü, etrafındaki her insanın dikkatini çeken güzel ahlakı ve güvenilirliği, kendisine tuzak kuranlara karşı aldığı akılcı önlemler ve kurduğu 'karşı tuzaklar", mü'min'ler için büyük hikmetler ve örnekler taşımaktadır. İşte bu nedenle, bu kitapta Yûsuf (aleyhisselâm)' ın hayatı ve mücadelesi incelenmekte, Yûsuf Kıssası'nın incelik ve hikmetleri açıklanmakta ve her okuyucu,

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın ki gibi bir iman, akıl ve ahlaka ulaşmak için gayret etmeye çağrılmaktadır.

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın bir özelliği, Kur'an'da hayatı hakkında en çok detay verilen bir kaç peygamberden biri olmasıdır. Kur'an'ın uzun surelerinden biri olan Yûsuf Suresi'nin tamamına yakını, onun ve ailesinin hayatını anlatmaktadır. Surenin başlarında ise, Allah (Azze ve Celle) bu kıssanın önemli "ayetler", yani delil ve hikmetler içerdiğini şöyle bildirmektedir:

(Yûsuf: 12/7)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ

"‎Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinin (kıssasında) soranlar için (ibret alınacak öğütler ve) ayetler vardır.‎"

‎(Yûsuf: 12/7) 

Allah (Azze ve Celle) Kur'an'da Yûsuf (aleyhisselâm)' ın hayatına pek çok detay ile yer verdiğine göre, kuşkusuz mü'min'lerin bu kıssadan alacakları pek çok ders vardır. Nitekim Yûsuf Suresi'nin son ayetinde de, peygamber kıssalarının, "öz sahipleri", yani imani akıl ve hikmete sahip olan, dünyanın özünü kavrayabilen mü'min'ler için önemli ibretler içerdiği tekrar vurgulanmaktadır:

(Yûsuf: 12/111)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

"‎Andolsun ki onların kıssalarında, akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’ân) öyle uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden önceki (Kitapları) doğrulayıcı, her şeyi detaylı açıklayan, mümin topluluk için de hidayet ve rahmettir.‎"

‎(Yûsuf: 12/111) 

Peygamber kıssalarının hikmetlerinden biri de ayetlerin sadece geçtiği zamanın olaylarını anlatması değil, tüm zamanlarda, gelecekte de insanlara bazı dersler vermesi ve yaşanabilecek olaylara işaretlerde bulunmasıdır. "Yûsuf Kıssası" da bu anlamda birçok manalar taşır. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın hayatına bakıldığında hemen her dönemde Müslümanların benzer zorluklar yaşadıkları, dini yaşamayan kişiler tarafından bazı iftiralara maruz kaldıkları, sabretmeleri ve tevekküllü olmaları gereken çok fazla durumla karşılaştıkları görülür. Yûsuf (aleyhisselâm), küçük yaşta iken kardeşleri tarafından bir kuyuya atılarak ölüme terkedilmiş, daha sonra köle olarak satılmış, sonra iftiraya uğrayarak uzun yıllar hapiste kalmış, çeşitli zorluklarla denenmiştir. Mü'min'ler bu şekilde Yûsuf (aleyhisselâm)' ın yaşamına baktıklarında kendi yaşadıkları olaylarla çok büyük benzerlikler bulurlar. Bu, Allah'ın değişmez kanunudur, her dönemde mü'min'lerin yaşadıkları benzeşmektedir. Allah'ın kanununda değişiklik olmayacağı birçok ayetle haber verilmiştir:

(İsrâ: 17/77)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلًا۟

"‎(Bu,) senden önce gönderdiğimiz resûllerimiz için (belirlediğimiz bir) sünnettir/ yasadır. Sen sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.‎"

(İsrâ: 17/77) 

(Fetih: 48/23)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًا

"‎(Bu,) Allah’ın (kâfirler hakkındaki) süregelen sünnetidir/ değişmez yasasıdır. Sen, Allah’ın sünnetinde/ yasasında bir değişiklik bulamazsın.‎"

‎(Fetih: 48/23) 

Sünnet:

İzlenen yol, takip edilen metot, tekrar eden âdet gibi anlamlara gelir. Sünnetullah, Allah (Azze ve Celle)' nin değişmez yasalarıdır. Allah’ın toplum ve bireyler için belirlediği, her zaman geçerli olan, sonuçları belirleyecek sebepler bir araya geldiğinde mutlaka vuku bulan akıbettir.

Bunun dışında Allah Yûsuf (aleyhisselâm)' a kurulan onca tuzaktan sonra; kuyuya atılmasından, iftiraya uğramasından, haksız yere zindanda tutulmasından ve yıllar boyu orada unutulmasından sonra onu hazinelerin başına geçirmiş; ona güç, mal ve iktidar vermiştir. Allah'ın kanunu her konuda olduğu gibi bu konuda da geçerlidir. Allah yaşadıkları zorlukların ardından mü'min'leri felaha kavuşturacağını birçok ayetiyle vaat etmiştir.

(Nûr: 24/55)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

"‎Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere (şöyle) vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar/güç verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır. (Bu vaatte bulunduklarım) bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kâfir olursa işte bunlar, fasıkların ta kendileridir!‎"

(Nûr: 24/55) 

Diğer peygamber kıssalarını olduğu gibi Yûsuf kıssasını okuyan mü'min'ler de pek çok müjdelerle karşılaşır, birçok dersler alırlar. O halde her mü'min bu kıssaları okumalı, onlardaki hikmetleri çözmeye çalışmalıdır. Yûsuf kıssasını iyi anlamak inanan insanların hayatları boyunca ve hatta günlük yaşamlarında dahi kullanacakları bir tecrübe meydana getirecektir.

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN SOYU:

Yûsuf (aleyhisselâm) b. Yâkub (aleyhisselâm) b. İshak (aleyhisselâm) b. İbrahim (aleyhisselâm)' dır.

[1] 

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ANNESİ: 

Rahil (Rahel) bint-i Leban'dır.

[2]

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ŞEKİL VE ŞEMAİLİ:

Rivayete göre, Yûsuf (aleyhisselâm); ak tenli, güzel yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince

burunlu, kalın pazulu, kalın bacaklı, düz karınlı, düz göbekli idi ve yanağı,

benli ıdi.

[3]

Yûsuf (aleyhisselâm), suretçe, Âdem (aleyhisselâm)' ı andırırdı. Yüzü, güneş gibi parlardı.

[4]

Kendisine, güzelliğin yarısı verilmişti

[5]

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN HANIMI VE ÇOCUKLARI:

Tevrat Ve İslâm Kaynaklarındaki Yeri:

Yahudi ve İslam kaynakları ortak biçimde Yusuf (aleyhisselâm)' ın soyunun Aşenat'tan devam ettiğini belirtir. Aşenat'tan doğan bu iki erkek çocuk, daha sonraki süreçte İsrailoğulları'nın 12 kabilesinden ikisini oluşturmuştur. 

İslami kaynaklarda (Kur'an, hadis külliyatları ve muteber tefsirler) Yusuf (aleyhisselâm)' ın hanımının ismi doğrudan geçmez, ancak İslam'i gelenek, tarih kitapları ve Yahudi kaynaklarında (Tevrat)' ta Asenat (Aşenat) olarak geçer. 

En doğrusunu Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir.

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN EŞİ ASENAT (AŞENAT): 

Sahih kaynaklar ve peygamberler tarihi literatüründe öne çıkan detaylar şöyledir:

Aşenat (Asenath), İbrani kaynaklarına göre Yusuf (aleyhisselâm)' ın Mısır'da evlendiği ilk eşidir ve İsrailoğulları'nın 12 kabilesinden ikisinin (Efraim ve Menaşe)' nin annesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve sahih hadislerde Aşenat'ın adı geçmez veya soy ağacına dair detaylı bir bilgi yer almaz. 

Bu isim, İslami kaynaklara ve tefsirlere Kitâb-ı Mukaddes (Tevrat) ve Yahudi geleneklerinden (İsrâiliyat) aktarılmıştır. 

Tarih kaynaklarına göre Mısır Azizi'nin (veya melikin) evlat edindiği ve Yusuf (aleyhisselâm) ile evlendirdiği kadındır. Rivayetlere göre, Asenat (Aşenat) Yusuf (aleyhisselâm)' ın tek eşidir. 

Ve bu evlilikten Efrayim ve Menaşe isimli iki oğlu dünyaya gelmiştir. 

İslami ve tarihi kaynaklara göre Yûsuf (aleyhisselâm)' ın 2 oğlu ve 1 kızı olmuştur. 

Çocukların İsimleri:

Menâşe (Mîşâ): İlk doğan oğludur.

Efrâyim (Efraîm): İkinci oğludur.

Rahmet: Kız çocuklarıdır.

En doğrusunu Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir.

Kaynak Niteliği: 

Kur'an-ı Kerim'de Yûsuf (aleyhisselâm)' ın evliliği veya çocuklarının isimleri açıkça zikredilmez. Bu bilgiler İslam tarihindeki muteber tefsirler (örneğin Taberî, İbn Kesir) ve İsrailiyat kökenli tarihi kaynaklar üzerinden aktarılarak günümüze ulaşmıştır.

Tefsir literatüründe bu nesil, Yâkub (aleyhisselâm)' ın soyunun devam etmesi bağlamında sıkça işlenir.

Kur'an'da ve sahih hadis literatüründe Yusuf (aleyhisselâm)' ın evliliğine ve eşinin ismine yer verilmemesinin temel sebebi, Kur'an kıssalarının odak noktasının tarihsel soyağaçları değil, inanç ve ahlak odaklı ilahi mesajlar olmasıdır. 

Kur'an'daki Yusuf Suresi genel olarak peygamberin kardeşleriyle olan ilişkisine, iffet imtihanına (Züleyha hadisesine) ve Mısır'daki yöneticiliğine odaklanır. Sahih hadislerde de (örneğin Buhârî veya Müslim'deki Yusuf kıssası bölümlerinde) eşin kimliği belirtilmez. 

Asenat (Aşenat)' tan doğan Efraim ve Menaşe isimli iki çocuk, daha sonra İsrâiloğulları'nın kabilelerini oluşturan iki önemli ata olmuştur. 

En doğrusunu Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir.

ZÜLEYHA MESELESİ: 

Züleyha ile ilgili anlatılan evlilik hikayeleri ve Züleyha'dan çocuk olduğu bilgisi Kur'an-ı Kerim'de yer almaz. Ancak bazı halk anlatılarında ve İslami tarih kaynaklarında, Züleyha'nın eşinin vefatından sonra iman ederek Yusuf (aleyhisselâm) ile evlendiği ve ondan da çocukları olduğu yönündeki rivayetler halk kültürüne ve mesnevilere yansımıştır. 

Kur'an'da "Aziz'in karısı" (Mısır Veziri'nin eşi) olarak geçer. "Züleyha" ismi ve onun Yusuf (aleyhisselâm) ile evlendiği yönündeki kıssalar, İslami edebiyatta (Mesneviler) ve halk hikayelerinde işlenen kurgusal ve tasavvufi anlatılardır.

Yûsuf (aleyhisselâm) ile evlendiği iddiası kesin bir bilgi değildir.

En doğrusunu Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir.

Kur'an-ı Kerim'de "Aziz'in karısı" olarak zikredilen şahıs İslamî geleneğe göre, daha sonra Züleyha olarak isimlendirilmiştir. 

İslam'i rivayetlerde ve mesnevilerde (Yusuf ve Züleyha kıssalarında), Azîz'in vefatının ardından Züleyha'nın tevbe ettiği ve Yusuf (aleyhisselâm) ile evlendiği anlatılır. Ancak bu evlilik Yusuf (aleyhisselam)' ın ilk evliliği değil, daha sonra gerçekleşen bir vakıa olarak kabul edilir. 

En doğrusunu Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir.

Tevhîd (İslâm) dininde Mü'min Müslüman insanların, İmân etmesi için hangi konu olursa olsun konunun sahih kaynaklara dayalı yani Kur'an ve sahih Hadisler ile delili olması gerekir. Eğer bu iki kaynakta da delili yok ise o konu asılsızdır ve asılsız bir konuya İmân etmek câiz değildir.

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM) KİMDİR:

Yûsuf (aleyhisselâm), Yâkub (aleyhisselâm)' ın 12 oğlundan biridir. Onun ismi Kur’an-ı Kerim’de 25’ i Yûsuf Suresi’nde, ikisi de (En’am: 6/84) ve (Mü’min: 40/34) sureleri olmak üzere 27 defa geçmektedir. “Ahsenül Kasas” (en güzel hikâye) şeklinde ifade edilen Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kıssası, ayrıntılı olarak Yûsuf Suresi’nde anlatılır. Bu kıssa, ilahî takdirin gerçekleşmesini engelleyecek hiçbir gücün olmadığını göstermek için indirilmiş gibidir. 

Kıssa rüya ile başlar. Yıllar sonra vuku bulacak bir hakikat, yıllar önce küçük bir çocuk iken Yûsuf (aleyhisselâm)' a gösterilir. Yûsuf (aleyhisselâm) rüyasını salih ve kerim bir peygamber olan babası Yâkub (aleyhisselâm)' a anlatır.

(Yûsuf: 12/5)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

‎Demişti ki: “Ey oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma sakın! (Senin faziletini kıskanır, sana zarar verecek) bir tuzak kurarlar. Şüphesiz ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”‎

‎(Yûsuf: 12/5) 

Rüyanın yorumu gayet açıktı. Rabbimiz onu Yakub (aleyhisselâm)' ın dilinden bize şöyle haber verdi: 

(Yûsuf: 12/6)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟

‎“İşte böylece Rabbin seni seçecek, sözlerin yorumunu/ rüya tabirini sana öğretecek, daha önce ataların İbrâhîm ve İshâk’a (nimetini) tamamladığı gibi sana ve Yakûb ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin, (her şeyi bilen) Alîm ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.”‎

‎(Yûsuf: 12/6) 

Seçilmişliğinden dolayı Yâkub (aleyhisselâm)' ın, Yûsuf (aleyhisselâm)' a olan ilgisi artmış, üstün kılınmasından rahatsız olması bir yana onu yanından ayırmaz olmuştu. Bu ilgi alaka büyükleri bir hayli rahatsız etmişti. Zira Yâkub (aleyhisselâm)' ın yerine Yûsuf (aleyhisselâm) geçeceğinden endişe ediyorlardı. Şeytanın telkinine kapılarak Yûsuf (aleyhisselâm)' ı öldürmeye karar verdiler. Böylece babalarının sevgisi onlara kalacaktı. Onlarda sonra tevbe edip sözüm ona iyi kimseler olacaklardı. 


(Yûsuf: 12/8 - 9)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ


‎Hani demişlerdi ki: “Bizler kalabalık/güçlü bir topluluk olmamıza rağmen, Yûsuf ve kardeşi babamızın (bizden daha çok sevdiği) gözdeleridir. Gerçekten bizim babamız açık bir hata içindedir.”‎


‎(Yûsuf: 12/8) 


 ‎اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْمًا صَالِح۪ينَ


‎“Yûsuf’u öldürün ya da (uzak) bir yere atıverin. (Böylece babanız onu görmez ve) yönünü size döner. (Sizinle ilgilenip alakadar olur.) Ondan sonra da (tevbe edip durumunu düzelten) salih bir topluluk olursunuz.”‎


‎(Yûsuf: 12/9) 


Yûsuf (aleyhisselâm) için verilen bu cinayet kararını ağır bulan kardeşlerden birisi: 


(Yûsuf: 12/10)' da 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ


‎İçlerinden bir konuşmacı demişti ki: “Yûsuf’u öldürmeyin. İllaki bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun dibine bırakın. (Oradan geçen) bir yolcu kafilesi onu alır.”‎


‎(Yûsuf: 12/10) 


Bu itiraz üzerine onu bir kuyunun dibine atmayı planladılar. Babalarına gelerek: 


(Yûsuf: 12/11 - 12)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ


‎(Plan yaptıktan sonra babalarına varıp) “Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf konusunda bize güvenmiyorsun? Gerçekten biz onun iyiliğini isteyen (ona karşı samimi duygular besleyen) kimseleriz.” demişlerdi.‎


‎(Yûsuf: 12/11) 


 ‎ اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ


‎“Onu yarın bizimle beraber gönder, eğlensin, oynasın. Hiç şüphesiz onu koruyup kollarız.”‎


‎(Yûsuf: 12/12) 


Bir baba evlatlarına niçin güvenmesin? Elbette onları çok iyi bilen feraset sahibi bir peygamber, çocuklarının bu tutumunu anlamamış olamazdı. Diğer yandan belkide Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kıssasıyla Mekkeli müşriklere de bir mesaj veriliyordu: 


Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.


Yâkub (aleyhisselâm), oğullarının kötü düşünceler içinde olduklarını hissettiği için Yûsuf (aleyhisselâm)' ı kurt'un yiyebileceğini söyleyerek onlarla göndermek istememişti. 


Ama kardeşler: 


(Yûsuf: 12/14)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذًا لَخَاسِرُونَ


‎“Andolsun ki biz böyle güçlü/ kalabalık bir topluluk olmamıza rağmen, kurt onu yerse hiç şüphesiz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.” demişlerdi.‎


‎(Yûsuf: 12/14) 


diyerek ısrar ettiler. Yâkub (aleyhisselâm) onların bu ısrarına dayanamayarak Yûsuf (aleyhisselâm)' ı onlarla istemeye istemeye gönderdi. Ve kadere boyun eğdi.


Yâkub (aleyhisselâm) haşa farkına varmadan evlatlarının eline mazeretlerini de vermiş oldu. Onların planlarında eksik kalan bir kısmı da bu ifade ile yakalamış olduklarını,


Abdullah bin Ömer (radıyallahu anhümâ)' dan gelen rivayetten anlıyoruz: 


"İnsanlara yalan söyleme fırsatı vermeyin, yoksa yalan söylerler. Çünkü Yakub'un evlâtları, kurdun insanı yiyebileceğini bilmiyorlardı. Babaları 'Onu kurt yer diye korkuyorum' diyerek onlara fırsat verince, onlar da (Yusuf'a yaptıklarını gizlemek için) 'Onu kurt yedi' dediler." 


(Deylemi,Firdevsü’l-Ahbar V,20.)


Yûsuf (aleyhisselâm)' ı alıp götüren ağabeyleri, evden güle oynaya çıktılar. Ama bir müddet gittikten sonra gerçek niyetlerini ortaya koydular. Onlar Yûsuf (aleyhisselâm)' ı kuyuya attılar.


(Taberi, Tarih, I,201.)


Yûsuf (aleyhisselâm)' a kardeşleri tuzak kurarken, Allah Subhanehu ve Teâlâ da şu ilahi hakikati vahyediyordu: 


“Elbette bir gün gelecek sen onlara hiç beklemedikleri bir sırada bu yaptıklarını anlatacaksın.” 


(Yûsuf: 12/15)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ


"‎Onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine atmaya beraberce karar verdikleri zaman (Yûsuf’a): “Andolsun ki sen, (bir gün) kendileri farkında değilken onlara bu yaptıklarını haber vereceksin.” diye vahyetmiştik.‎


‎(Yûsuf: 12/15) 


Bu ayetlerin nazil olduğu zaman diliminde de Mekkeli müşrikler, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' i öldürme, sürme veya hapsetme planları yapıyorlardı. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kıssasıyla Mekkeli müşriklere şu telkin ediliyordu: 


Peygamber Efendimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e Yûsuf (aleyhisselâm)' a kardeşlerinin yaptığını yaparsanız sonunuz onlarınki gibi hüsran olur. 


(Enfal: 8/30)' da

                

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ


"‎(Hatırlayın!) Hani kâfirler seni hapsetmek, öldürmek ya da (yurdundan) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar, Allah da (tuzaklarını boşa çıkaracak ve onlara zarar verecek şekilde karşı) tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.‎"


‎(Enfâl: 8/30) 


Ağabeyleri Yûsuf (aleyhisselâm)' ın sırtından çıkarttıkları gömleği sahte bir kana buladılar. Akşam olduğunda ağlayarak babalarına geldiler: 


(Yûsuf: 12/16 - 17)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ


"‎Akşamüstü ağlaya sızlaya babalarına gelmişlerdi.‎"


‎(Yûsuf: 12/16) 


 ‎ قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ


‎“Ey babamız!” demişlerdi. “Biz gittik, aramızda yarışıyorduk. Yûsuf’u da eşyalarımızın yanında (gözcü olarak) bırakmıştık, onu kurt yemiş. (Biliyoruz ki) biz doğru söylesek de sen bize inanacak değilsin.”‎


‎(Yûsuf: 12/17) 


Sözlerini ispat içinde Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kanlı gömleğini babalarına verdiler. Ancak gömlekte en ufak bir parçalanma ve yırtılma yoktu. Yâkub (aleyhisselâm) gömleği aldı ve: 


“Ne zamandır kurt böyle yumuşak huylu oldu! Yusuf’u yemiş de gömleğini yırtmamış!”


(Şevkani, Fethü’l-Kadir III,16.)


(Yûsuf: 12/18)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ


"‎Ve üzerine yalancıktan kan (sürülmüş) gömleğini getirmişlerdi. “(Hayır, öyle değil!) Bilakis, nefsiniz bu işi size süslü göstermiş! (Artık bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin söylediklerinize karşı (yardımına sığınılacak) El-Musteân olan Allah’tır.” demişti.‎


‎(Yûsuf: 12/18) 


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın rüyasını çok iyi bilen Yâkub (aleyhisselâm), ayrılık vaktinin geldiğini anlamış, takdir edilen kadere karşı da Allah’tan yardım isteyerek güzel bir sabır göstermesi gerektiğini ifade etmişti. Sahte ağlamalara karşı Yakûb (aleyhisselâm)' ın samimi gözyaşları coştu. Yâkub (aleyhisselâm)' ın Allah (Azze ve Celle)' ye itimadı tamdı; o biliyordu ki Allah ne dilerse o olur, hiçbir güç O’nun takdirini bozamaz. Güzellik ve iyilikler sıkıntı gibi gözüken olaylardan sonra gerçekleşir. Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Ve şunu da iyi biliyordu ki Allah’ın yüceltmek istediğini hiçbir kimse alçaltamaz.







YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ÇOCUKKEN GÖRDÜĞÜ RÜYÂ VE BABASI YÂKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN TABİRİ:





Yûsuf (aleyhisselâm) daha çocukken bir rüya görmüş ve rüyasının yorumunu babasına sormuştur. Babası Yakûb (aleyhisselâm) ise Yûsuf (aleyhisselâm)' ın rüyasıyla ilgili yorum yapmış ve onu güzel haberlerle müjdelemiştir. Ancak bununla birlikte rüyasını diğer kardeşlerine anlatmaması konusunda kendisini uyarmıştır. 


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın gördüğü rüyâ ve tabiri Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatılır:



Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ


‎(Hatırlayın!) Hani Yûsuf babasına, “Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş ve Ay’ı gördüm. (Evet,) onları bana secde ederken gördüm.” demişti.‎


‎(Yûsuf: 12/4) 


 ‎قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ


‎Demişti ki: “Ey oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma sakın! (Senin faziletini kıskanır, sana zarar verecek) bir tuzak kurarlar. Şüphesiz ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”‎


‎(Yûsuf: 12/5) 


 ‎ وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟


‎“İşte böylece Rabbin seni seçecek, sözlerin yorumunu/ rüya tabirini sana öğretecek, daha önce ataların İbrâhîm ve İshâk’a (nimetini) tamamladığı gibi sana ve Ya’kûb ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin, (her şeyi bilen) Alîm ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.”‎


‎(Yûsuf: 12/6)


 Yûsuf (aleyhisselâm) babasına rüyasını anlattığında babasının rüyasını kardeşlerine anlatmaması konusunda onu uyarmasının sebebi, kardeşlerinin güven vermeyen tavrıydı. Yâkub (aleyhisselâm) ilim sahibi, ferasetli bir insan olduğu için oğullarının fitne çıkarmaya müsait olan karakterlerinin ve kıskanç yapılarının farkındaydı. Onları çok iyi tanıdığı için Yûsuf (aleyhisselâm)' a tuzak kurabileceklerini de tahmin etmekteydi. Bu nedenle Yâkub (aleyhisselâm) şeytanın düşmanlığına dikkat çekmiş, Yûsuf (aleyhisselâm)' a temkinli olmasını öğütlemiştir.


Bu kıssadan çıkarılacak bir ders Müslümanların fitneci ve münafık karakterli, din konusunda gevşek olan insanların yanında dikkatli olmaları, Müslümanlarla ilgili olabilecek güzel gelişmeleri böyle kişilere anlatmamaları gerektiğidir. Zira mü'min"lerin nimete kavuşmaları, gelişmeleri, güçlenmeleri, iyi bir konuma gelmeleri samimi dindarları çok sevindirir, fakat kalbinde hastalık olan, münafık karakterli insanları çok rahatsız eder. Bu tür kişiler dinin ve mü'min'lerin menfaatini istemeyecekleri için onların gelişmelerini engellemek ister ve hatta bunu yapabilmek için mü'min'lere düşman olan kişilerle işbirliği dahi yaparlar. Münafık karakterli kişilerin bu durumunu Allah bir ayetinde şöyle haber vermiştir:


(Tevbe: 9/50)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ


‎Sana bir güzellik/ iyilik isabet etse onların hoşuna gitmez. Başına bir musibet gelecek olsa, “Biz önceden tedbirimizi almıştık.” der ve sevinç içinde arkalarına dönüp giderler.‎


‎(Tevbe: 9/50) 


Bu nedenle Müslümanları ilgilendiren güzel ve hayırlı olaylar gerçekleşmeden önce bu tarz insanlara söylenmemeli ve bu tarz kişilere karşı temkinli davranılmalıdır. Babasının Yûsuf (aleyhisselâm)' a yaptığı uyarı bu konuya açık bir örnektir.







YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ÇOCUKLUĞUNDA BAŞINA GELENLER:





Rivayete göre, Yûsuf (aleyhisselâm), annesi Râhıl'den doğunca, babası, baksın diye, onu, Halasına vermişti. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın ilk ibtilâsı, İshak (aleyhisselâm)' ın kızı olan bu halası ile başladı. Yıllar, geçmiş, Yûsuf (aleyhisselâm), gezer dolaşır olmuştu.

[6]


Babası da, Halası da, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, son derece seviyorlardı.

[7]


Yâkub (aleyhisselâm); kız kardeşine:


"Ey kardeşim! Yûsuf'u, artık, bana teslim et! Vallahi, onun, benden bir saat bile uzak kalmasına dayanamıyorum dedi.


Kız kardeşi de:


"Vallahi, ben de, onu, bir saat bile terk edemem!" diyerek red cevabı

verdi.


Yâkub (aleyhisselâm), Yûsuf (aleyhisselam)' ı, almak için, ısrar edince,  


kız kardeşi:


"Bari, onu, bir kaç gün, benim yanımda bırak ta, belki, bu, beni teselli eder." dedi.

[8]


Yâkub (aleyhisselâm), onun yanından çıkıp gittikten sonra

[9]


Hala hanım, Ishâk (aleyhisselam)' ın büyük çocuğu olması dolayısıyla yanında bulundurduğu kuşağını, Yûsuf (aleyhisselam)' ın (elbisesinin altında) beline, bağladı. 


Sonra da:


"Kuşak, kayboldu, bakınız! Onu, kim almış?" dedi.


Ev halkının üzerleri aranınca, kuşak, Yûsuf (aleyhisselam)' ın yanında

(belinde bağlı) bulundu.

[10]


Onların mezhebine göre: 


Hırsızı, mal sahibi, tutar, hiç kimse, kendisine itirazda bulunamazdı.

[11] 


Bunun için, Hala hanım:


"Vallahi, ben, Yûsuf hakkında, istediğimi, yapabilirim!" dedi.


Yakub (aleyhisselâm) gelince, hâdiseyi, ona da, anlattı.


Yâkub Aleyhisselâm:


"Yûsuf, şayet, böyle bir şey yapmışsa, O, sana, teslim edilmiş olur. Benim

elimden bir şey gelmez!" dedi.

[12]


Hala hanım da, ölünceye kadar, Yûsuf (aleyhisselam)' ı, yanında tuttu.

Yâkub (aleyhisselâm), ancak, onun ölümünden sonra, Yûsuf

(aleyhisselam)' ı, yanına alabildi.

[13]


Yûsuf (aleyhisselâm), Yâkub (aleyhisselâm)' a, oğullarından, en sevgilisi idi. Yûsuf (aleyhisselam)' ın annesi Râhıl da, Yâkub (aleyhisselâm)' a,

kadınlarından, en sevgili olanı idi.

[14]


Yûsuf (aleyhisselam)' ın, üvey annelerinden doğma kardeşleri, Babalarının, Yûsuf (aleyhisselam)' ı, gerek çocukluğu ve gerek gençliği çağında böyle çok sevdiğini ve onun üzerine titrediğini gördükçe, onu, kıskanmağa başladılar.

[15]


Yûsuf (aleyhisselam)' ın kardeşleri ile olan ibretli macerası, Kur'ân'ı

Kerimde de, genişçe anlatılır.

[16]


Yûsuf (aleyhisselâm(, rüyasında, on bir yıldızla güneş ve ay'ın, kendisine,

secde ettiklerini görüp bunu, babasına anlatmıştı. 


Yâkub (aleyhisselâm), ona:


"Ey Oğulcuğum! Rüyanı, kardeşlerine, anlatma! Sonra, sana, tuzak kurarlar.

Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır!" demiş

[17]


Rüyâsını yorumlamiştı.

[18]


Yâkub (aleyhisselâm)' ın karısı Leyya hatun.Yûsüf (aleyhisselâm)' ın,

Babasına söylediklerini, dinlemiş, işitmişti.


Yâkub Aleyhisselâm, ona:


"Yûsuf'un söylediklerini, gizli tut, oğullarına haber verme!" diye tenbih

etti. 


Leyya da: "Olur!" dedi.


Yâkub (aleyhisselâm)' ın oğulları, otlaktan geldikleri ve gizli tutulması

emir ve tenbih edilen rüyâ, kendilerine haber verildiği zaman,

[19]


Yûsuf (aleyhisselâm)' a o kadar kızdılar ki, şah damarları, şişti, tüyleri, diken diken oldu.

[20]


Annelerine:


"Güneş, Babamızdan başkası değildir! Ay, senden başkası değildir!

Yıldızlar da, bizden başkası değildir!

Hiç kuşkusuz, Râhıl'ın oğlu, üzerimize hükümdar olmak: Ben, sizin Seyidinizim?

[21]


Sizler, benim kölemsiniz!

[22] 


demek istiyor!" dediler.

[23]


Yûsuf (aleyhisselâm)' a karşı kalblerinde taşıdıkları kıskançlık ve kini, büsbütün artırdılar.

[24]


Onu, öldürmek veya uzak ve ıssız bir yere atmak suretiyle, kendisinden kurtulup Babalarının teveccühünü ve sevgisini, kendilerine münhasır kılmak istediler.

İçlerinde en faziletlisi ve en akıllısı olan 


Yehuda:

[25]


"Yûsuf'u, öldürmeyiniz! Çünkü, adam öldürmek, büyük ve ağır bir suçtur.

Onu, bir kuyuya bırakınız da, oradan gelip geçen yolcu kafilesinden biri, onu, bulup alsın, götürsün! Yapacaksanız, böyle yapınız!" dedi.

[26]


Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, öldürmeyecekleri hakkında onlardan, kesin söz aldı.

[27]


Yâkub (aleyhisselâm)' ın huzuruna çıkıp Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, kendileriyle

birlikte kıra göndermesi için konuşmayı kararlaştırdıkları zaman, Yâkub

(aleyhisselâm)' ın en büyük oğlu 


Rubil:


"Babanız, Yûsuf hakkında, size güvenmeyecektir. Fakat, Yûsuf'un yanına varıp kendisinin önünde oyun oynayalım.

Bizim nasıl neşelendiğimizi, oynadığımızı, görünce, bizimle gitmeye heveslenir." dedi.


Gidip önünde gülüşe gülüşe oyun oynadılar ve onu, kendileriyle birlikte

oynamağa heveslendirdiler.


Yûsuf (aleyhisselâm), onlara:


"Ey kardeşlerim! Siz, otlak yerinizde de, hep böyle oynar mısınız?" diye sordu.


"Evet! Ey Yûsuf! Eğer, bizim otlak yerlerimizde oynadığımızı görseydin,

sen de, yanımızda bulunmayı arzu ederdin!" dediler.


O kadar heveslendirdiler ki, bunu, kendisi, onlardan istemeğe başladı ve:


"Ey kardeşlerim! Beni, Babama götürünüz de, sizinle göndermesini isteyiniz!" dedi.

[28]


"Ey Yûsuf! Sen, bizimle gidip oynamak, avlanmak istiyor musun?" dediler.


Yûsuf (aleyhisselâm):


"Evet! İsterim!" dedi.


"Öyle ise, seni, bizimle birlikte göndermesini, Babandan iste!" dediler.

[29]


Onlar; Yâkub (aleyhisselâm)' ın yanına gidip önünde durdular. Kendisinden, bir şey isteyecekleri zaman, böyle yaparlardı. 


Yakub (aleyhisselâm), karşısında sıralandıklarını görünce, onlara:


"Nedir hacetiniz, isteğiniz?" diye sordu.


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın, kendileriyle birlikte kıra gidip bol bol yemesine,

oynamasına müsâade etmesini istediler ve onu, iyice koruyacaklarını bildirdiler.


Yâkub (aleyhisselâm), onların gaflete dalıp Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, kurt'a

yedirmelerinden korktuğunu söyledi.

Onlar, kendilerinin güçlü bir topluluk olduğunu, böyle bir musibetin asla

vuku bulamayacağını ileri sürdüler.

Yâkub (aleyhisselâm)' a, oğullarına kurt tehlikesinden bahsettiren, kendisinin, o sıralarda görmüş olduğu bir rüyâ idi.

Yâkub (aleyhisselâm), rüyâsında, bir dağ başında, öldürmek için, Yûsuf

(aleyhısselâm)' ın üzerine, on kurt'un saldırdığını, onlardan bir kurt'un ise,

onu, koruduğunu, sonra, yer yarılıp içine girdiğini, ancak, üç gün sonra, oradan çıkabildiğini görmüş, bunun için, Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında kurt

korkusuna düşmüş

[30]


Oğullarına: 


"Onu, kurt yemesinden korkuyorum!"

demişti.

[31]


Yûsuf (aleyhisselâm):


"Babacığım! Beni, onlarla gönder!" dedi.


Yâkub (aleyhisselâm:


"Sen de, bunu, onlarla birlikte gitmeyi istiyor musun?" diye sordu.


Yûsuf (aleyhisselâm):


"Evet!" deyince, 


Yâkub (aleyhisselâm), onun da, kardeşleriyle birlikte gitmesine izin verdi.

Yûsuf (aleyhisselâm), elbisesini giydi.

[32]


Yâkub (aleyhisselâm), onu kardeşleriyle birlikte gönderdi. Kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, yapmacık ikramlar göstererek götürdüler. Otlak yerine vardıkları zaman, düşmanlıklarını, açığa vurdular, onu, dövmeğe başladılar.

kardeşlerinden biri, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı döver, Yûsuf (aleyhiselâm),

başka birini, imdadına çağırır, o da, gelip yardım yerine, onu, döverdi! Kendisine, onlardan, bir acıyanını görmedi. Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, öldüresiye dövdüler.

[33]


Yâkub (aleyhisselâm)' dan, Yûsuf (aleyhisselâm) için aldıkları yiyeceği,

köpeklerine yedirdiler. Yûsuf (aleyhisselâm), son derece susamıştı. 


Onlara:


"Öldürmeden önce, bana, azıcık su içiriniz!" 


diye yalvardığı halde, su da,

içirmediler! Onlardan hiç birinin, kendisine acımadığını görünce:


"Ey Babacığım! Ey Yâkub! Câriye oğullarının, Senin oğluna yaptıklarını

[34] 


bilmiyor musun?!

[35] 


Bir bilsen!

[36]


Ey Babacığım! Onlar, Senin ahdini bozdular, vasiyetini, zayi ettiler!"

[37]


diyerek feryad ediyordu.

[38]


Rubil, hemen tutup onu, öldürmek için, göğsünün üzerine yatırdı. 


"Ey Râhıl'ın oğlu! Rüyâna söyle de, seni, kurtarsın!" dedi. 


Yûsuf (aleyhisselâm),


Yehuda'dan istimdad etti, yardım diledi.

[39]


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Teyzesinin oğlu olup diğerlerine nazaran Yûsuf

(aleyhisselâm) hakkında biraz daha insaflı, biraz daha ileri görüşlü olan

[40]


Yehuda onlara:


"Siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında bana kesin söz vermiş değilmiydiniz?!

[41]


Onu, kuyuya, bırakınız!" deyince

[42]


Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, bırakmak için,

kuyunun yanına sürüyüp götürdüler!

[43]


Bu kuyu; Medyen ile Mısır arasında

[44]


Beytülmakdis bölgesinde yeri, belli

[45]


Yâkub (aleyhisselâm)' ın evine üç fersahlık uzaklıkta idi. Korkunç, karanlık, dibi geniş, ağzı dar, içine bırakılan, dibine kolayca düşüp helak olur, içinden çıkmak, düşen için, imkânsız, suyu, tuzlu bir kuyu

idi. 


Bu kuyu, Sâm b. Nuh (aleyhisselâm)' ın kazdığı kuyulardandı. Ahzan Kuyusu diye de, anılırdı. Kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, bu kuyuya bırakmak maksadı ile

[46]


kuyunun içine sarkıttıkları zaman, Yûsuf (aleyhisselâm), kuyunun kenarına

elleriyle tutunmuştu. Bunun üzerine, onun ellerini, boynuna bağladılar. Üzerindeki gömleğini de, soyduktan sonra, kendisini, kuyuya sarkıttılar.

[47]


Yûsuf (aleyhisselâm):


"Kardeşlerim! Gömleğimi, bana geri veriniz! Kuyuda, onunla örtüneyim.

[48]


Kuyudaki haşeratı, onunla tutup kendimden defedeyim!

[49]


Ölümümden sonra da, o, bana, kefen olsun!" dedi.

[50]


Kardeşleri:


"Güneşi, Ay'ı ve on bir yıldızı, çağır da, seni, oraya alıştırıcı olsunlar!" dediler.


Yûsuf (aleyhisselâm):


"Ben, hiç bir şey göremiyorum!" dedi.


Onu, kuyunun yarısına varıncaya kadar sarkıtıp ölsün diye birden bırakıverdiler!

Yûsuf (aleyhisselâm), kuyudaki suyun içine düştü. Kuyudaki bir kayanın üzerine çıkıp dikildi.

[51]


Kardeşleri, kuyuya bıraktıkları zaman, Yûsuf (aleyhisselâm), ağlıyordu.

[52]


Kuyunun başındaki kardeşleri, ona, seslenince, Yûsuf (aleyhisselâm)

onların merhamete geldiklerini sanıp cevap vermişti. Hemen, üzerine, bir kaya parçası bırakıp onu, öldürmek istediler.


Yehuda, kalktı, onları, böyle yapmaktan men etti ve:


"Hani, siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında, bana kesin söz vermiştiniz!?"

dedi.

[53]


Rivayete göre, Yûsuf (aleyhisselâm), kuyuya bırakıldığı zaman, 7 veya 12 yada 17 yaşında idi.

[54]


Kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, kuyuya bıraktıktan sonra, hemen

davarların içinden bir kuzu veya oğlak kesip kanını, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın

gömleğine bulaştırdılar. Kestiklerinin etini de, yediler.

[55]


Akşamleyin, ağlayarak ve Yûsuf (aleyhisselâm)' ı kurt yediğini anarak

babalarının yanına geldiler.

[56]


Yâkub (aleyhisselâm), yolun üst tarafında oturup Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, ne

zaman getirecekler? diye onları, bekleyip duruyordu.


Oğulları yaklaşıp hep birden ağlayarak seslerini yükseltince, Yâkub

(aleyhisselâm), onların, bir musibete uğradıklarını anladı. Yanına geldikleri zaman, Yâkub (aleyhisselâm)' ın önünde yakalarını yırttılar ve ağladılar.


Yâkub (aleyhisselâm), korktu ve:


"Ey oğullarım! Size, ne oldu? Yûsuf, nerede?" diye sordu.


Kurt, yediğini ve onun kanlı gömleğini getirdiklerini söyledikleri zaman'

[57]


"Gösteriniz bana onun gömleğini?" dedi.


Gösterdiler.


"Vallahi, ben, bugüne kadar, bundan daha yumuşak huylu kurt görmedim! Oğlumu, yemiş de, onun gömleğini, yırtıp parçalamamış!?" diyerek 


feryad etti ve bayıldı.

Uzunca bir müddet sonra, ayıldı.

Ayıldığı zaman, çok ağladı. Sonra da, gömleği alıp kokladı, öptü.

[58]


Yüzüne ve gözlerine sürdü.

[59]


Yûsuf (aleyhisselâm), kuyuda üç gün kaldı.

[60]


Yehuda, her gün, Yûsuf (aleyhisselâm)' a (kardeşlerinden gizlice) yemek getirirdi.

[61]


Dördüncü gün, Medyen'den gelip Mısıra gitmek isterken, yollarını şaşıran bir yolcu kafilesi, kuyunun yakınına geldiler, kondular. 


Medyen halkından, Araplardan Mâlik b. Za'r adındaki bir adamı,

kendileri için, su aramağa gönderdiler.

Adam, kuyuya kovayı salınca, Yûsuf (aleyhisselâm), kovanın ipine yapıştı.

Kova, kuyunun ağzına erişince, Mâlik, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı görüp

[62]


arkadaşlarına, bir genç bulduğunu müjdeledi.

[63]


Yehuda, yine, Yûsuf (aleyhisselâm)' a yemek getirmişti. Onu, kuyuda

göremeyince, bakıp Malik'le arkadaşlarının yanında bulunduğunu gördü, Hemen dönüp bunu, kardeşlerine haber verdi. Hepsi, Mâlik'in yanına geldiler.

[64]


"Bu, bizden kaçan kölemizdir!" dediler.

[65]


Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerinin, kendisini, ondan alınca, öldürmelerinden korkup halini gizledi.

[66]


Malik:


"Öyle ise, ben, onu, sizden satın alayım!" dedi.


Kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, Malik'e,

[67]


20 dirheme

[68] 


veya 22 dirheme, ya da, 40 dirheme veya 18 dirhem (gümüş)' e sattılar.

[69]


Malik ve arkadaşları, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, satın alıp giderlerken

[70]


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri, onlara:


"Onu, sımsıkı bağlayınız ki

[71]


kaçmasın!

[72] 


Çünkü, o kaçaktır, hırsızdır, yalancıdır!

Biz, onun, size işleyeceği kusurlardan ve ayıplarından uzaklaşmış

bulunuyoruz!" dediler.


Malik, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, deveye bindirip Mısır'a götürdü.

Yûsuf (aleyhisselâm); annesinin yolda bulunan kabrini görünce,

kendisini, deveden kabre atmamağa kadir olamadı. Kabrin üzerine kapandı ve:


"Ey annem! Ey Râhıl! Başını, yerin altındaki topraktan kaldırıp oğlun

Yûsuf'a bakta, onun, senden sonra ne belâlara uğradığını bir gör! Ey anneciğim! Düştüğüm za'f ve zilleti bir görmüş olsaydın, bana, ne kadar acırdın!

Ey anneciğim! gömleğimi, nasıl soyduklarını, beni, nasıl bağladıklarını,

yüzümü, nasıl tokatladıklarını, taşlarla, beni, nasıl taşladıklarını, kuyunun

içine nasıl bıraktıklarını, bana, hiç acımadıklarını, Beni, köle gibi nasıl sattıklarını, Beni, esir gibi nasıl taşıdıklarını bir görseydin!" diyordu.


Malik; devenin üzerinde, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, göremeyince, yolcu

kafilesine:


"Haberiniz olsun ki: Uşak, ailesine dönmüş!" diyerek bağırdı.


Kafile halkı, arayıp Yûsuf (aleyhiselâm)' ı, kabrin üzerinde buldular.

İçlerinden birisi; Yûsuf (aleyhisselâm)' ın üzerine dikilip:


"Ey Uşak! Efendilerin, bize senin, kaçak, hırsız olduğunu, haber vermişlerdi.

Biz, senin şu yaptığını görünceye kadar, buna, inanmamıştık!" dedi.


Yûsuf (aleyhisselâm):


"Vallahi, ben, kaçmış değilim. Fakat, siz annemin kabrine yol uğratınca, kendimi, onun kabrinin üzerine atmamağa kadir olamadım!" dedi.


Malik, hemen elini kaldırıp Yûsuf (aleyhisselâm)' ın yüzüne bir şamar

indirdi ve çekip devesinin üzerine bindirdi. Mısır'a varıncaya kadar da, kendisini, bağlı bulundurdular. Malik, Mısır'a varınca, ona, yıkanmasını emretti.


Yusuf (aleyhisselâm), yıkandı.

[73] 


Malik, ona, güzel bir elbise giydirdi ve

onu satışa çıkardı.

[74]


Mısır çarşısında bulunan kimseler, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın bedelini yükseltmeğe, artırmağa başladılar.

[75]


Mısır Azîz'i

[76] 


Kıtfîr veya ıtfîr (Potifar) ki, Mısır Hazineleri Bakanı idi.

[77] 


Yûsuf (aleyhisselâm)' ı, Malik'ten, 20 Dinar (altın) veya (gümüş)

[78] 


ve bir çift ayakkabı ile iki

beyaz elbise karşılığında

[79] 


satın alıp

[80] 


evine götürdü.

[81]


Karısı Züleyha (veya Zelîha) :


"Bu genç, olgunluk çağına, bizim görmekte olduğumuz işleri anlayacak

bir yaşa gelince, bize yararlı, yardımcı olur, ya da, onu, oğul ediniriz." dedi.


Mısır Azîz'i, kadınlarla münâsebette bulunmayan bir zat idi.

Karısı ise, hem güzel, hem de, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan

bir kadındı.

[82]






YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KUYUYA ATILMASI:




Ağabeyleri Yûsuf (aleyhisselâm)' a kıymışlar onu bir kuyuya atmışlardı. Küçük Yûsuf (aleyhisselâm) kuyuda yapayalnız kalmıştı.Onlar Yûsuf (aleyhisselâm)' ı hayatlarından silmişler ve kendilerine göre haşa onun geleceğini yok etmişlerdi. Acımasızlar, yataklarında artık rahat uyurken Yûsuf (aleyhisselâm) karanlık kuyuda günlerce yapayalnız kaldı. Allah yolunda olmak, sıkıntı ve ızdıraba dayanmaktı. Yûsuf (aleyhisselâm) sabretti, Yâkub (aleyhisselâm) gözyaşlarıyla Rabbine yöneldi.


Bir kervan geldi, sucularını kuyuya gönderdiler. İlahî takdir de Yûsuf (aleyhisselâm)' ı onlara teslim etti. Sucu, kovasına asılmış bir çocuk görünce heyecanla: 


"Müjde! Bu bir çocuk!” dedi. 


(Yûsuf: 12/19)' da 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ


"‎(Derken) bir yolcu kafilesi gelmiş, sucularını göndermişlerdi. Kovasını (kuyuya) sarkıtınca, “Hey, müjdeler olsun! Bu bir çocuktur.” demişti. (Onu kuyudan çıkarıp) ticaret metâsı olarak saklamışlardı. Allah onların yaptıklarını bilmekteydi.‎"


‎(Yûsuf: 12/19) 


Yûsuf (aleyhisselâm)' ı Mısır’a götüren kervandakiler, onu bir ticaret malı gibi görüyorlardı. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın özgürlüğünü elinden alıp kıymetsiz bir köle olarak birkaç dirheme sattılar. 


(Yûsuf: 12/20)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟


"‎Onu çok az bir fiyata, sayılı birkaç dirheme satmış, ona fazla değer vermemişlerdi.‎"


‎(Yûsuf: 12/20) 


Yûsuf (aleyhisselâm)' ı Mısır’ın azizi Kıtfîr (veya İftîr), Tevrat'ta ise Potifar (Potiphar) olarak geçmektedir. satın aldı.Ve eşine dönerek : 


(Yûsuf: 12/21)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


"‎Onu satın alan Mısırlı, hanımına demişti ki: “Ona iyi bak. Umulur ki bize bir faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz.” Sözlerin/ Rüyaların yorumunu öğretmek için Yûsuf’a imkân verip, yeryüzünde yerleşik kıldık. Allah, emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler.‎"


‎(Yûsuf: 12/21) 


 



YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN MISIR'A GİDİŞİ:





Âlemlerin Rabbi olan Allah (Azze ve Celle)' nin izni olmadan bir yaprak bile düşmez. Yûsuf (aleyhisselâm) kuyuya atılırken de çıkarılırken de Allah bundan haberdardı. Hatta Mısır’a getirilmesi de O’nun takdiriyle olmuştu: 


”Böylece Biz Yusuf’u o ülkeye yerleştirdik.” 


(Yûsuf: 12/56)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ


"‎İşte böylece Yûsuf’a, yeryüzünde temkin/ imkân/ iktidar verdik. Orada dilediği yerde konaklar/ dilediği gibi hareket ederdi. Rahmetimizden dilediğimiz kişiye veririz. Ve muhsinlerin/ kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanların ecrini zayi etmeyiz.‎"


‎(Yûsuf: 12/56) 


Mısır’a yerleştirilen Yûsuf (aleyhisselâm)' a: 



“O ülkede büyük bir mevki ve güç verdik. Ona rüya tabirini öğrettik” buyrulmaktadır. 


Bu ayetin devamında da: 


“Allah her şeyi dilediği gibi yapar ama insanların çoğu bunu bilmez.” 


(Yûsuf: 12/21)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


 ‎ وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


"‎Onu satın alan Mısırlı, hanımına demişti ki: “Ona iyi bak. Umulur ki bize bir faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz.” Sözlerin/ Rüyaların yorumunu öğretmek için Yûsuf’a imkân verip, yeryüzünde yerleşik kıldık. Allah, emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler.‎"


‎(Yûsuf: 12/21) 


denilmektedir.


Yûsuf (aleyhisselâm) sarayda olgunluk çağına gelince Rabbimiz: 


(Yûsuf: 12/22)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ


"‎Gençliğinin zirvesine ulaşınca ona hüküm ve ilim verdik. Biz, muhsinleri/ kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız.‎"


‎(Yûsuf: 12/22) 


(Kasas: 28/14)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ


"‎Yetişkinlik çağına erişip olgunlaşınca, ona hüküm ve ilim verdik. Biz, muhsinleri/ kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız.‎"


‎(Kasas: 28/14) 


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın güzelliği hem fiziki hem de ahlaki bir güzellikti. 


Bu güzelliğini Sevgili Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle ifade eder: 


Enes b. Mâlik (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,


Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:


“Yusuf’a güzelliğin yarısı verildi.”


(Sahih-i Müslim İman 259) imam Ahmed bin Hanbel'in Müsned (III, 287)


Sarayda onun böylesine göze batmaya başlaması ahlakî zaaflarla dolu insanların dikkatini çektiği gibi Aziz’in karısının da dikkatini çekti.  Bu evin hanımının gayrı ahlaki tavrı, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı rahatsız ediyordu. 


Kadın bir gün Kapıları iyice kilitledi ve:


(Yûsuf: 12/23)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ


"‎Evinde kaldığı kadın onu elde etmek istemiş, kapıları üst üste kilitleyip “Senin için hazırlandım, gelsene.” demişti. “Allah’a sığınırım. Çünkü o/ kocan benim efendimdir, bana iyi bakmıştır. Şüphesiz ki (iyiliğe kötülükle karşılık veren) o zalimler kurtuluşa ermezler.” demişti.‎


‎(Yûsuf: 12/23) 


Kendini böylesi çirkin bir tekliften korumak için kapıya doğru kaçtı. Arkasından yetişen kadın hırsla ve kinle Yûsuf (aleyhisselâm)' ın gömleğini çekince, gömlek arkadan yırtılmıştı. Tam bu sırada kapının önünde kadının kocasıyla karşılaştılar. Suçu Yûsuf (aleyhisselâm)' a atarak kadın şöyle dedi: 


(Yûsuf: 12/25)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءًا اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ 


"‎(Yûsuf o kadından kaçmak, kadın da Yûsuf’u yakalamak için) her ikisi de kapıya koştular. Kadın gömleğini arkadan çekip yırttı. Kapı önünde kadının kocası ile karşılaştılar. (Kadın,) “Ailen için kötülük dileyen birine hapis veya can yakıcı bir azaptan başka ne ceza verilir?” demişti.‎


‎(Yûsuf: 12/25) 


Bu iftira karşısında hayâsından kıpkırmızı kesilen Yûsuf (aleyhisselâ): 


“Asıl o benimle birlikte olmak istedi.” 


(Yûsuf: 12/26)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ


‎(Yûsuf,) “O beni elde etmek istedi.” demişti. O (kadının) yakınlarından biri şöyle tanıklık etmişti: “Şayet Yûsuf’un gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, o (Yûsuf) yalancılardandır.”‎


‎(Yûsuf: 12/26) 


diye itirazda bulununca Allah’ın yardımı Yûsuf (aleyhisselâm)' a ulaştı ve kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti: 


(Yûsuf: 12/27)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ


‎“Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, o (Yûsuf) doğru sözlülerdendir.”‎


‎(Yûsuf: 12/27) 


Aziz, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce karısına: 


“Anlaşılan bu sizin tuzaklarınızdan biridir. Doğrusu siz kadınların tuzağı pek büyüktür.” dedi. Ve Yusuf’a dönerek, “Ey Yusuf, sen bundan kimseye bahsetme!” 


(Yusuf 12/26 - 29)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ


‎(Yûsuf,) “O beni elde etmek istedi.” demişti. O (kadının) yakınlarından biri şöyle tanıklık etmişti: “Şayet Yûsuf’un gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, o (Yûsuf) yalancılardandır.”‎


‎(Yûsuf: 12/26) 


 ‎ وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ


‎“Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, o (Yûsuf) doğru sözlülerdendir.”‎


‎(Yûsuf: 12/27) 


 ‎ فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ


‎Gömleğin arkadan yırtıldığını görünce (hanımına), “Şüphesiz ki bu, sizin tuzaklarınızdan biridir. Gerçekten sizin tuzağınız büyüktür.” demişti.‎


‎(Yûsuf: 12/28) 


‎ يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟


‎(Yûsuf’a dönüp) “Ey Yûsuf! Bu işten vazgeç (peşine düşme)!” (demiş,) (hanımına ise) “Günahın için bağışlanma dile. Çünkü sen günahkârlardan oldun.” (demişti.)‎


‎(Yûsuf: 12/29) 


 diye tembihledi ve konuyu kapattı. Ama olay yine de şehre yayılmıştı. Şehrin ileri gelenlerinin kadınları, bu olayı duymuş ve azizin karısını kınamışlardı. 


(Yusuf 12/30)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّاۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ


‎Şehirde bir grup kadın, “Azîz’in karısı hizmetçisini elde etmek istiyormuş. Üstelik (gencin) sevgisi kalbini delmiş/sırılsıklam âşık olmuş. Biz, onun apaçık bir yanlış içerisinde olduğunu düşünüyoruz.” diye konuşmuşlardı.‎


‎(Yûsuf: 12/30) 


Aziz’in karısı, bu dedikodulardan iyice bunalmış ve yaptığı işin normal olduğunu ispat etme zilletine düşmüştü. Bunun için bir davet ile bu kadınları saraya çağırmıştı. Onların ellerine birer bıçak birer de soyulmak için meyve vermişti. Tam bu esnada Yusuf’a onların karşısına çıkmasını emretmiş, kadınlarda Yusuf’un güzelliğini görünce şaşkınlıklarını gizleyemeyerek: 


(Yusuf 12/31)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـًٔا وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪ينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ


"‎Kadınların tuzaklarını (kendisiyle ilgili yaptıkları dedikodularını) işitince onlara (bir ulak) gönderdi, iyice gevşeyip rahat edecekleri bir ortam hazırladı ve her birine bir bıçak verdi. “Onların yanına çık.” dedi. Onu gördüklerinde (güzelliğini o denli) büyüttüler (ki hayranlıktan) ellerini kestiler. Dediler ki: “Allah’a sığınırız. Bu, bir insan değildir. Olsa olsa çok değerli bir melektir.”‎


‎(Yûsuf: 12/31) 


Aziz’in karısı onlara dönerek: 


(Yusuf 12/32)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِر۪ينَ


‎“İşte!” dedi. “Beni kendisinden dolayı kınadığınız budur. Andolsun ki onu elde etmek istedim, o ise korundu. Ve (tekrar) andolsun ki emrettiğimi yerine getirmezse hapsedilecek ve elbette, küçük düşürülenlerden olacaktır.”‎


‎(Yûsuf: 12/32) 


Şehrin ileri gelenlerinin kadınlarının da Yûsuf (aleyhisselâm)' a ilgisi artmaya başlayınca hayâsızlık ve iffetsizlik Yûsuf (aleyhisselâm)' ı korkutmaya başladı. Kurtuluşun ancak Allah’ın yardımıyla olacağını bildiği için şöyle dua etti: 


(Yusuf 12/33)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ


‎(Bu tehditler üzerine Yûsuf) demişti ki: “Rabbim! Zindan, bunların beni davet ettiği şeyden bana daha sevimlidir. Tuzaklarını benden defedip uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum.”‎


‎(Yûsuf: 12/33) 


Allah Teâla Yûsuf (aleyhisselâm)' ın duasını kabul edip onu kadınların tuzaklarından kurtardı. 


(Yusuf 12/34)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ


"‎Rabbi onun duasına icabet etti ve kadınların tuzağını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz ki O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.‎"


‎(Yûsuf: 12/34) 


Sevgili Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıyamet gününde, Allah Teâlâ’nın yedi insanı arşının gölgesinde barındıracağını belirtirken güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek yaklaşmayan yiğitin bu yedi insandan biri olduğunu söyleyerek Yûsuf (aleyhisselâm)' ın asil davranışına değinmiştir.


Ebû Hüreyre (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre, 


Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), güneşin insanları yakacağı ve başka hiçbir gölgenin bulunmadığı o zorlu kıyamet gününde; Allah'ın himayesi ve merhameti altında koruma görecek yedi zümreyi şöyle sıralamıştır: 


1) Âdil devlet başkanı (yönetici)


2) Rabbine ibadetle temiz bir hayat içinde büyüyen genç


3) Kalbi mescidlere bağlı olan mümin


4)Birbirlerini Allah için seven iki dost


5) Güzel ve makam sahibi bir kadının gayri meşru davetine “Ben Allah’tan korkarım.” diyerek karşılık vermeyen kişi


6) Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse


7) Tenhada (yalnızken) Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.


(Buhari, Ezan 36; Müslim, Zekât 91.)


Böylece iffetine düşkün insanların Allah’ı hoşnut edeceğini belirtmiştir. 


Bir başka hadiste Rasûlullah (SallallahuAleyhiveSellem)' e, en üstün insan sorulduğunda günahtan en çok sakınan kişiye işaret etmiş ve isim zikretmesi istenilince de:


“Allah’ın peygamberi Yusuf.” buyurmuştur.



Ebû Hüreyre (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

Sahabiler: 


"Yâ Resûlallah, insanların en üstünü kimdir?" diye sorduklarında, Peygamber Efendimiz "Günahtan en çok sakınanıdır (en takvalı olanıdır)" cevabını vermiştir.


Sahabiler:


"Biz sana soylarından (soyca en üstün olanı) sormamıştık" diyerek spesifik bir isim zikretmesini isteyince, Resûlullah (s.a.v.) "Öyleyse Allah'ın peygamberi Yusuf'tur" buyurmuştur. 


(Buhari, Menakıb 1.)







YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' I KÖLE OLARAK SATIN ALAN VE DÖNEMİN MISIR AZÎZ'İ:





Köle Olarak Gittiği Çocukluk Evi (Azîz'in Sarayı.)


Yusuf (aleyhisselâm)' ı köle pazarından satın alarak sarayında evlat edinen ve dönemin Mısır Azizi Kur'an-ı Kerim'de "Aziz" (Maliye ve Hükümet Bakanı) olarak geçen kişinin adı tefsir kaynaklarında Kıtfîr veya ( İtfîr) Tevratta ise (Potifar) olarak geçer.


Züleyha: 


Dönemin Mısır Azîz'i Potifar' ın eşi. Yûsuf (aleyhisselâm)' a ilgi duyan ve saraydaki iftira hadisesinin merkezinde yer alan kadındır.


DÖNEMİN MISIR KRALI:


Çocukluğundaki / Hizmet Ettiği Kral (Melik)' in adı:


İslami ve tarihi kaynaklarda, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı zindandan çıkarıp rüyasını tabir ettirdikten sonra yönetimi teslim eden kral, (Amâlika) hanedanından Reyyân b. Velîd (veya El-Velîd b. Er-Reyyân) olarak geçer.


Kur'ân-ı Kerîm, Yûsuf (aleyhisselâm) dönemindeki yönetici için "Firavun" kelimesini kullanmaz; onun yerine Mısır'ın o dönemki yerel ünvanı olan "Melik" (Kral) ifadesini tercih eder. 


Tarihsel araştırmalar, bu dönemin Mısır'ın Orta Krallık dönemine (veya Hyksoslar dönemine) denk geldiğini öngörür.


Soyağacı: 


Antik Mısır hanedanları, çok karmaşık yapıya sahip olup soyları tanrısal iddialara dayandırılırdı. Bu nedenle Mısır tarihinin geleneksel firavun silsileleri haricinde, Melik Reyyân için doğrulanabilir bir aile soyağacı bulunmamaktadır.


İslami tarih ve tefsir kaynaklarında Reyyân b. Velîd’den önceki kral ve soyağacı ile ilgili bilgiler şu şekildedir:


Kendisinden Önceki Kral: Kabus (Kābûs) b. Mus'ab


Reyyân b. Velîd'den önce Mısır tahtında Kabus b. Mus'ab (veya Kâbus b. Mıs'ab) isimli bir kralın hüküm sürdüğü rivayet edilir.


Bu kral, putperest bir yönetici olarak bilinir. İslami kaynaklara göre, Yûsuf (aleyhisselâm) Mısır'a getirildiğinde ve köle pazarında satıldığında Mısır tahtında Kabus b. Mus'ab bulunuyordu.


Mısır'daki Hiksos/ Amâlika hanedanına mensup kralların tam ve keskin bir soyağacını sunmak arkeolojik ve tarihi açıdan oldukça zordur. Ancak klasik İslami kaynaklarda (Taberî vb. tarihçilerde) belirtilen silsileye göre bu kraliyet soyu şu şekildedir:


Eba Ubeyd Amâlik (Hiksosları başlatan ve bu hanedana adını veren efsanevi/ tarihi figür)


Vâsıl Kabus b. Mus'ab (Yûsuf aleyhisselam' ın Mısır'a ulaştığındaki kral)


Reyyân b. Velîd (Yûsuf aleyhisselam' ı zindandan çıkarıp devletin başına getiren ve daha sonra Müslüman olduğu rivayet edilen kral) 


Reyyân b. Velîd, Kabus b. Mus'ab'ın hanedanından veya soyundan gelen bir sonraki hükümdar Kral' dır.


YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ZİNDANA ATILMASI:


Yûsuf (aleyhisselâm) gençliğini güzel ahlakla taçlandırmış, Rabbinin hoşuna gidecek davranışlar göstermişti. Allah’ın rızası için zindana razı olmuştu. Zindanlar; iç karartıcı pis kokan havası, yosun tutmuş rutubetli taşları, kapkaranlık izbe odaları, gün ışığına hasret koridorlarıyla farelerin cirit attığı yerlerdir. Zindanın dünya ile alakası yalnızca oraya gelen yeni yüzlerledir.


İnsana zindanda dakikalar gün, günler yıl gibi gelir. Hayat tek bir vakitten ibarettir. Hep gecedir. Gün bir türlü ışımaz. Umutlar söner yok olur. Orası insanlarda erkenden girilmiş mezar hissi uyandırır. Yavaş yavaş ölüm beklenir. Hareketsizlik ve ümitsizlik oradaki insanları canlı cenazeye benzetir. Ancak Yûsuf (aleyhisselâm) için zindan hiç de böyle olmamıştır. Zira o haktan da hayattan da kopuk değildir. O Allah’ın insanlara gönderdiği rahmetidir.


Yûsuf (aleyhisselâm) zindana saraydan gelmiştir. Saraydaki rezillik ve iffetsizlikten kurtulmak için Allah’a dua etmiş, orayı kurtuluş bilmiştir. Hakkın rızası için halkın gözünde en kötü görülen yerlere gitmek bazen kurtuluştur.


Yûsuf (aleyhisselâm) ile zindana can gelmiştir. Onunla umutlar dirilmiş; yüzler gülmeye, gözler parlamaya başlamıştır. O artık zindanın en sevileni, en çok güvenileni olmuştur. 


Zira o özü sözü doğru; ilimle donatılmış; saray tecrübesi gibi entelektüel bir bakış açısı ve iman gibi cevheri olan bir kimsedir. Cömert olduğu gibi güzel ahlakıyla zindandakilerin gönlüne taht kurmuş,  hepsinin umudu olmuştur.


YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ZİNDAN ARKADAŞLARINI HAKKA TEVHÎD' E DAVET EDİŞİ:


Yûsuf (aleyhisselâm) ile birlikte zindana giren iki saraylı; fırıncıyla kralın şarapçısı birer rüya görmüşlerdi. Yûsuf (aleyhisselâm)' a o kadar güvenmişlerdi ki rüyalarını ona yorumlatmak istemişlerdi. Yûsuf (aleyhisselâm) ise bu durumu, özelde rüyayı görenlere, genelde bütün zindandakilere tevhid'i anlatmak için fırsat bilmiştir. 


Zindan arkadaşlarına: 


“Yiyeceğiniz yemek daha önünüze gelmeden ben onu size haber vereceğim. Bu Rabbimin bana öğrettiği bilgilerdendir. Çünkü ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir toplumun dinini terk ettim. Ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine tabi oldum. Allah’tan başkasını ilah kabul etmek bize yakışmaz. Bu inanç, Allah’ın bize ve diğer insanlara bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmez.” 


(Yûsuf: 12/37 - 38)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ


‎Dedi ki: “Size rızık olarak yiyeceğiniz bir yemek gelmeden önce mutlaka yorumunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgidendir. Şüphesiz ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini terk ettim.”‎


‎(Yûsuf: 12/37) 


 ‎وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ


‎“Babalarım olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmamız söz konusu dahi olamaz. Bu hem bize hem de insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”‎


(Yûsuf: 12/38) 


Yusuf (aleyhisselâm)' ın bu rüya tabiri gerçekleşmiş, zindandakiler onun sözlerinin aynen ortaya çıktığına şahit olmuşlardı. 


İbrahim (aleyhisselâm) milleti için (Mümtehine: 60/4) ayetine bakınız.)


Yûsuf (aleyhisselâm)' ın zindanda peygamberliğini ilan ederek buradaki insanlara Allah’ın dinini anlatması, rahmet elçilerinin her zaman ve zeminde davetlerini sürdürmelerine güzel bir örnek olmuştur. 


Yûsuf (aleyhisselâm) bu bilginin kaynağının Allah olduğunu ifade etmiş, insanları tek ve (Vahidu’l Kahhar) olan Rabbine inanmaya çağırmıştır. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın davet metodu, önce mucize göstermek sonra durumu iyi değerlendirmek ve rüyaları yorumlarken bunun kendi düşünce ve fikri olmayıp Allah’ın kendisine verdiği bir lütuf olduğunu ifade etmektir. Onun davetinde temel düşüncenin Allah’ı anlatmak olduğu şu ayetlerle daha iyi anlaşılır: 


“Siz Allah’ı bırakıp ancak adlarını sizin ve atalarınızın uydurduğu bir takım boş isimlere tapıyorsunuz. Allah onlara tapılacağına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm verme yetkisi sadece Allah’ındır. O da kendisinden başka hiçbir şeye kulluk etmemenizi emretmiştir.” 


(Yûsuf: 12/39 - 40)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ


‎“Ey zindan arkadaşlarım! (Hiç düşündünüz mü?) Birbirinden ayrı, darmadağınık rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid ve (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr olan Allah mı?”‎


‎(Yûsuf: 12/39) 


‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


‎“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎


(Yûsuf: 12/40) 


37 ila 40. ayetler göstermiştir ki;


a.Tevhide çağrı, İslami çalışmaların temelidir. Her zaman ve mekânda muvahhidin önceliği tevhid olmalıdır. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın zindanda olması, iftiraya uğraması, yanına gelenlerin tevhidi hiç bilmiyor olmaları, sordukları rüyanın tevhidle uzaktan yakından ilgisinin olmaması Yûsuf (aleyhisselâm)' ı tevhidi anlatmaktan alıkoymamıştır.


b. Tevhidin ana delili, çokluğun kaos, tekliğin selamet olması gerçeğidir.  


(Enbiyâ: 21/22)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ


‎Şayet (göklerde ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı (düzen) bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎


‎(Enbiyâ: 21/22) 


(Mü’minûn: 23/91)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ


‎Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎


‎(Mü'minûn: 23/91) 


Tevhid; birey, toplum ve içinde yaşadığımız yeryüzü için düzen ve selamettir. Şirk ise tam aksine kaos, terör ve fitnedir. Razı edilmesi ve isteklerinin yerine getirilmesi gereken birden fazla rabb, onlara kulluk edenlerin karşı karşıya gelmesine ve kaosa sebep olmaktadır. Müşrikin duygularında, düşüncelerinde, yönelim ve arzularında hep bir kaos vardır.


Değerli okuyucular; konu Tevhîd olunca, bu konuyu detaylı bir şekilde anlatmaya çalışacağım İnşallah. Allâh Subhânehu ve Teâlâ bana bura da sizlere dost doğru bilgiler aktarmayı nasib etsin İnşallah.


Kelime-i Tevhîd İslâmın ilk şartıdır ve Tevhîd'in şartlarını tam olarak yerine getirmeden kişi îmân etmiş sayılmaz diğer ibadetlerin tamamını hiç eksiksiz yerine getirse bile bu ibadetleri kişiye yani sahibine hiç fayda sağlamaz. İşte bu nedenle Tevhîd konusunu biraz geniş kapsamlı olarak anlatmaya çalışacağım İnşallah.

İMAN:

1. Îmân, Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i n Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile kabul etmek, dil ile söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir. Bu üç unsûru yerine getiren kimsenin îmânı sahih olup, bu kimseye “mü’min” denir.


2. Îmânın gerektirdiği inanç esaslarını kalb ile tasdîk etmek îmânın aslıdır. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


“Îmân henüz kalblerinize girmedi.” 


(Hucurât: 49/14)


Kalbten îmân etmedikçe hiçbir kimsenin îmân söylemi geçerli olmaz. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


“Ey Rasûl, ağızlarıyla ‘inandık’ deyip de kalbleri îmân etmeyenlerden küfre koşanlar seni üzmesin.” 


(Mâide: 5/41)


Kalbinde îmân olmadığı halde inanmış gibi görünen kimse münâfıktır.


3. Îmânın gerektirdiği sözleri dil ile ikrâr etmek îmânın kapsamına dâhildir. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


“Deyin ki: Biz Allâh’a ve bize indirilene inandık.” [el-Bakara: 2/136] “Deyin ki: Şâhit olun, biz Müslümanlarız.” 


(Âli İmrân: 3/64)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: 


“İnsânlar ‘lâ ilâhe illallâh’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.” 


(Buhârî (6924); Müslim (32)


4. Îmânın gerektirdiği amelleri yerine getirmek îmânın kapsamına dâhildir. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


“Allâh sizin îmânlarınızı asla zâyi etmez.” 


(Bakara: 2/143)


Bu âyetteki îmândan maksadın namaz olduğu hususunda icmâ edilmiştir.


İbn Abbâs (radîyallâhu anhumâ) ise şöyle demiştir: 


“Beni Abdülkays heyeti Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelince Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem onlara (önce) Allâh’a îmân etmeyi emretti ve: ‘Allâh’a îmân nedir biliyor musunuz?’ buyurdu. Onlar: ‘Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (Allâh’a îmân etmek:) ‘Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın rasûlü olduğuna şâhitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (İslâm devlet hazinesine) vermeniz demektir’ buyurdu.” 


(Buhârî (53); Müslim (24)


5. Amel olmadan, farzları yerine yetirmeden sadece tasdik ve söz fayda vermez. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


“Hâlbuki onlara, dîni ancak Allâh’a has kılarak ve hanifler olarak Allâh’a ibâdet etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte dosdoğru dîn budur.”  


(Beyyine: 98/5)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: 


“Allâh’tan başka hak ilâh bulunmadığına, Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet edip, namazı dosdoğru kılıncaya ve zekâtı hakkıyla verinceye kadar insânlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları takdirde, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İslâm’ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların gizli hallerinin hesabı Allâh’a aittir.” 


(Buhârî (25); Müslim (36)


6. Îmân, emredilen ve tavsiye edilen ibâdetleri yerine getirmekle artar, yasaklanan şeyleri yani günahları işlemekle de hardal tanesi kalıncaya kadar azalır. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


“Müminler o kimselerdir ki, Allâh anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” 


(Enfâl: 8/2)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: 


“Cennetlikler Cennete, Cehennemlikler de Cehenneme girdikten sonra Allâh Subhânehu ve Teâlâ: ‘Kalbinde hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı (Cehennemden) çıkarın!’ buyurur.” 


(Buhârî (22); Müslim (146)


7. Îmânın hakîkati, kelime-i şahâdetin ifâde ettiği mânâdır. Bu da en kısa ifâdeyle Allâh’tan başka hak ilâhın olmadığı ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun kulu ve rasûlü olduğudur.


8. Îmânın rükünleri altı tanedir. Bunlar: Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere inanmaktır. Îmân bu altı esas üzerine kurulmuştur. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler ve şöyle dediler: O’nun rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz.” 


(Bakara: 2/285)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle ise buyurmuştur: 


“Îmân; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe ve hayırlısıyla şerlisiyle kadere inanmandır.” 


(Müslim (8); Tirmizî (2610)


9. Îmânın altı rüknünden biri yahut bir kaçı eksik olduğunda îmân geçersiz olur. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” 


(Nisâ: 4/136)


10. Îmânın; mücmel, mufassal ve kemâlî olmak üzere üç mertebesi vardır. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi mutedildir, orta yolu tutar. Kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. (Onların mükâfatı), içine girecekleri Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.” 


(Fâtır: 35/32-33)


11. Mücmel îmân, îmânın aslını oluşturan şeydir. Küfür ile îmân arasındaki sınır olup eksilmeyi kabul etmez. Her mükellef için farzdır. Günahkâr olan Müslümanlar da bu mertebenin içine dâhildir. Zîrâ günah işlemek îmânın kemâlini ortadan kaldırsa da, aslını ortadan kaldırmaz.


Mücmel îmân, tasdîkle, icmâlî (toptan, genel) bir bağlılıkla Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı birlemekle; ibâdete sadece O’nu lâyık görmekle; emirlerine ve yasaklarına uymakla ve gönderdiği rasûlüne tâbi olmakla gerçekleşir. Bu mertebedeki îmâna sâhib olmak için îmânı tafsili olarak bilmek şart değildir. Kişi, bazı farzlarda kusurlu olsa bile veya bazı haramları işlese bile sonunda varacağı yer cennettir.


12. Mufassal îmân, îmânın gereğinin hakkıyla yerine getirildiği, mücmel mertebesinden sonraki îmândır. Farzları eda etmekle, haramlardan sakınmakla, küçük büyük bütün günahlardan ve kötülüklerden uzak durmakla ve dînin bütün ayrıntılı hükümlerini tasdik etmekle gerçekleşir. Bu mertebenin sâhibleri, hem dünyâda hem de âhirette Allâh’ın seçkin kullarıdır.


13. Kemâlî îmân, îmânın gereğinin hakkıyla yerine getirilmesiyle birlikte nâfile ve müstehâblarla olgunlaşıp kemâle eren, mufassal mertebesinden sonraki îmândır. Bu mertebede olanlar, Allâh’a sanki O’nu görüyormuş gibi ibâdet ederler. İyilikte yarışarak, Allâh’a yaklaştırıcı farz, müstehâb ve mendub itaatleri yapmada üstün gayret göstererek, bunları hiç bırakmayarak ve kötülüklerden ve şüpheli şeylerden sakınarak Allâh’a yaklaşırlar. Bu mertebenin sâhibleri, peygamberler, sıddîkler, şehidler, Allâh dostları ve sâlihlerdir.


14. Îmân yetmiş küsur şûbedir. Bu şûbelerin en üstünü kişinin Müslüman olması için gerekli olan “lâ ilâhe illâllah” cümlesidir. En altı ve îmânın kemâlatını tamâmlayan şey ise yoldaki eziyet veren şeyleri temizlemektir. Görünen veya görünmeyen sözlü ve de fiili tüm ibâdetler îmânın şûbelerine dâhildir. 


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 


“Îmân yetmiş küsûr -veya altmış küsûr- şubedir. En faziletlisi ‘lâ ilâhe illallâh’ sözüdür. En aşağısı eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ da îmândan bir şûbedir.” 


(Buhârî (9); Müslim (58)


15. Müslüman bir kimseyi işlediği küfre varmayan bir günahtan ötürü tekfîr etmek büyük günahlardandır. 


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 


“Her kim dîn kardeşini tekfîr ederse ikisinden biri o tekfîr sebebiyle muhakkak (küfre) döner.” 


(Buhârî (6104); Müslim (111)


16. Günahkâr Müslümanların durumu Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya âittir. Dilerse günahları miktarınca azâb eder, dilerse de affeder. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


“Allâh, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan (şirkten) daha hafif günâhları ise, dilediği kimseler için bağışlar.” 


(Nisâ: 4/48)


17. Kalbinde zerre miktarı kadar şirk bulaşmamış îmân bulunan kimse, affedilmeyip günahları sebebiyle cehenneme de girse, ebedî olarak orada kalmayacaktır. Şirk üzere ölen bir kimse ise ebedî olarak oradan çıkamayacaktır. 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


“Kim Allâh’a şirk koşarsa, muhakkak ki Allâh ona cenneti haram kılar. Varacağı yer cehennem ateşidir. Zâlimler için yardımcı yoktur.” 


(Mâide: 5/72)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle ise buyurmuştur: 


“Her kim Allâh’a hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmaksızın kavuşursa (tevhîd üzere ölürse) cennete girer. Her kim de O’na herhangi bir şeyi şirk koşarak kavuşursa (ölürse ebedî olarak) cehenneme girer.” 


(Buhârî (129); Müslim (152)


(Fâtiha:  1/5)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ


"‎Biz, yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.‎"


(Fâtiha:  1/5) 


Ayet, tevhid akidesinin amelî boyutunu anlatmaktadır. 


Zira tevhid; Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğuna inanmak ve bu inanca uygun olarak yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye  kulluk etmektir. Başka bir ifadeyle uluhiyetinde, rububiyetinde, isim ve sıfatlarında Allah’ın  bir olduğuna inanmak ve ortak koşmaksızın Allah’a  kulluk yapmaktır. 


Kur’ân’da tevhidi anlatan/ açıklayan ayetler şunlardır:


- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' den başka ibadet ve kulluğu hak eden hiçbir ilah olmadığına inanmaktır. 


(Bakara: 2/163 - 164)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟


"‎Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O, (özünde merhamet sahibi olan) Er-Rahmân ve (rahmetini kullarına eriştiren) Er-Rahîm’dir.‎"


(Bakara: 2/163) 


‎اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


"‎Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün peşi sıra yer değiştirmesinde, insanlara fayda sağlayarak denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirdiği ve ölümünden sonra yeryüzünü kendisiyle canlandırdığı suda, orada yaydığı farklı türdeki her bir canlıda, rüzgârların çevrilip yönlendirilmesinde, gök ile yer arasında emre amade kılınmış olan bulutlarda akledenler için (üzerinde düşünülerek bunları yapanın/yaratanın tek ilah olduğu ve kulluğun yalnızca O’na yapılması gerektiğine dair) deliller vardır.‎"


(Bakara: 2/164) 


163 ve 164. ayetler tevhidin en açık delillerindendir. Tüm âlemleri yoktan var eden, düzenleyen, aralarında bir uyum ve ahenk kılan kim ise; insanların ibadet etmesi, boyun eğmesi, teslim olması ve yasalarına göre hayatlarına yön vermesi gereken hak ilah da odur.


İlah nedir?:


İlah, Kur’ân ıstılahında, kendisine ibadet edilen demektir. Okumakta olduğumuz Enbiyâ Suresi 25. ayeti dışında 


(Meryem:  19/81 - 82)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّاۙ


"‎Kendilerine izzet/üstünlük/güç kaynağı olsun diye Allah’ın dışında ilahlar edindiler!‎"


‎(Meryem:  19/81) 


 ‎ كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا۟


"‎Asla! (Kıyamet Günü) onların ibadetlerini inkâr edecek ve onların karşısında (düşman olarak) yer alacaklar.‎"


‎(Meryem:  19/82) 


(Zuhruf:   43/45)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَاۗ اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ۟


"‎Senden önce gönderdiğimiz resûllerimize sor (bakalım), biz, Er-Rahmân’ın dışında ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız hiç?‎"


‎(Zuhruf:  43/45) 


Ayetler de bu anlama işaret etmiştir. Yani, Lailaheillallah dediğimizde:


“Allah’ın dışında ibadeti hak eden hiçbir varlık yoktur ve yalnızca Allah’a ibadet edeceğim.” demiş oluruz.


İlah, sadece sanıldığı gibi yaratan, rızık veren, yaşatan ve öldüren gibi anlamlara gelmez. Öyle olmuş olsa müşriklerin Kelime-i Tevhid’e davet edilmesi anlamsız olurdu. Zira onlar, bunların tamamına inandıklarını söylüyorlardı. 


(Yûnus:  10/31- 32)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ


‎De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulakların ve gözlerin sahibi kimdir? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan? İşleri çekip çeviren/yöneten kimdir?”, “Allah’tır.” diyecekler. De ki: “Öyleyse korkup sakınmaz mısınız?”‎


(Yûnus:  10/31) 


‎ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ


"‎İşte bu, sizin hak Rabbiniz olan Allah’tır. Haktan ötesi sapıklıktan başka bir şey midir? Nasıl olur da (O’na ibadet etmekten, putlara ibadet etmeye) çevrilirsiniz?‎"


‎(Yûnus:  10/32) 


Ancak onlar dua, adak, tavaf gibi ibadetleri Allah’tan başka varlıklara yapıyor, Allah’ın kanunları dışında kanunlar koyan ve toplumu bunlarla yöneten yöneticilerin peşinden gidiyorlardı. Böylece, Allah’tan başkasına ibadet ediyor ve Allah’ın dışında ilah edinmiş oluyorlardı. 


Müşrik, Allah (Azze ve Celle)' ye  inandığını iddia etse de imanı geçersizdir. Geniş açıklama için: 


Ayetlerin açıklaması:

(Mü’minûn:  23/84 - 90)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ


‎De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin) yer ve içindekiler kime aittir?”‎


‎(Mü'minûn:  23/84) 


 ‎ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ


‎“Allah’a aittir.” diyecekler… De ki: “Öğüt almaz mısınız?”‎


‎(Mü'minûn:  23/85) 


 ‎ قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ


De ki: “Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir?”‎


‎(Mü'minûn:  23/86) 


 ‎ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ


‎“Allah” diyecekler… De ki: “Korkup sakınmaz mısınız?”‎


‎(Mü'minûn:  23/87) 


 ‎ قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ


‎De ki: “Her şeyin mülkünü/yönetimini elinde bulunduran kim? O her şeyi koruyup himaye ederken, kendisine karşı kimsenin himaye edilemeyeceği kimdir? Şayet biliyorsanız (söyleyin kimdir o)?”‎


‎(Mü'minûn:  23/88) 


 ‎ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ


‎“Allah” diyecekler.  De ki: “Nasıl oluyor da böyle büyüleniyor (şirkle aldanıp hakka karşı geliyorsunuz)?”‎


‎(Mü'minûn:  23/89) 


 ‎بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ


"‎(Hayır, öyle değil!) İşin aslı biz onlara hak olanı getirdik. Şüphesiz ki onlar, yalancılardır.‎"


(Mü'minûn:  23/90) 


Kur’ân’ın birçok yerinde müşriklere benzer sorular sorulmuş ve bu sorulara “Allah” diye cevap verecekleri belirtilmiştir. Ancak verdikleri bu cevaplar kabul edilmemiş, onların yalancı olduklarının altı çizilmiştir. Bu soruların cevabına “Allah” diyen ve bunu da inanarak söyleyen birinin Allah (Azze ve Celle)' yi  bırakıp, kendi eliyle yaptığı putlara tapması, Allah’a  rağmen kanunlar koyması Allah’ın koyduğu nizamı bırakıp beşerî yasaların ve ideolojilerin peşinden gitmesi hangi gerekçeyle izah edilebilir? Göklerin ve yerin yaratıcısının Allah  olduğunu defalarca ikrar etmelerine rağmen; 


(Fussilet:  41/9)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ


‎De ki: “Yoksa sizler, yeryüzünü iki günde yaratan (Allah’a) kâfirlik ediyor ve O’na denkler/ortaklar mı kılıyorsunuz? Bu, âlemlerin Rabbidir.”‎


‎(Fussilet:  41/9) 


Allah (Azze ve Celle)' ye  ortak koşmak demek, Allah’ı  inkâr etmek demektir. Velev ki müşrik, diliyle, “Rabbim, Allah’tır.” diyor olsun. Allah’ın varlık ve birliğine dair ikrarı ise ağızla söylenen, organlar ve amellerle yalanlanan bir yalandan ibarettir.


Ancak onlar dua, adak, tavaf gibi ibadetleri Allah’tan başka varlıklara yapıyor, Allah’ın kanunları dışında kanunlar koyan ve toplumu bunlarla yöneten yöneticilerin peşinden gidiyorlardı. Böylece, Allah’tan başkasına ibadet ediyor ve Allah’ın dışında ilah edinmiş oluyorlardı. 


(Tevbe:  9/31)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ


"‎Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir.‎"


‎(Tevbe:  9/31) 


(Yûnus:  10/18)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ


"‎Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.‎"


(Yûnus:  10/18) 


Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi  hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na  gereken saygıyı göstermezler. O’nu  vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah’la  aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah  kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır. 


(Bakara:  2/186)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ


"‎Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar.‎"


(Bakara:  2/186) 


Kur’ân’da “Sana sorarlarsa.” diye başlayan birçok ayet vardır. Tüm bu ayetlerde cevap kısmı “De ki.” diyerek başlar. Tek istisnası bu ayettir. Allah (Azze ve Celle) kendisini kullarına tanıtırken “De ki” lafzının dahi kendisi ile kulları arasına girmesine razı olmamıştır. Affedilmez bir günah olan şirkin kısımlarından biri de; Allah’tan  başkasına dua etmek, darda kalındığında ölü, diri ya da türbelerden medet ummaktır. Bu şirkin en belirgin sebeplerinden biri, Allah’ı  uzak görmek ve O’na  yakınlaşmak için aracıya ihtiyaç olduğuna inanmaktır. Allah  bu ayette şirk mantığını çürütmüş ve kullarına yakın olduğunu, dua edenlere doğrudan icabet edeceğini belirtmiştir. 


(Şirk mantığı ve çürütülmesine dair; (Nisâ:  4/48), (Mâide:  5/ 35), (En’âm:  6/136), (Yûnus:  10/18), (Sebe’:  34/22-23) ayetlerine bakınız.


(Mâide:  5/35)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


"‎Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve (sizi) Allah’a (yakınlaştıracak) vesileler arayın. Allah yolunda cihad edin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.‎"


(Mâide:  5/35) 


Selef-i Salihin müfessirlerinden Katâde (Rahimehullah) “vesile”yi şöyle açıklar:


“Allah (Azze ve Celle)' ye itaat ederek ve O’nu razı eden amelleri yaparak O’na yakınlaşın.” 


(Tefsîru’t Taberî, 10/291, 11902 No.lu rivayet)


İslam tarafından emredilerek ya da teşvik edilerek meşru kılınan her salih amel, Allah (Azze ve Celle)' ye yakınlaştıran bir vesiledir. Kur’ân, müminler ile müşriklerin vesile konusunda farklı tutum içerisinde olduklarını belirtir. Müminler, İslam’ın onay verdiği salih amel ve imanlarını Allah’a  yakınlaşmaya vesile kılarlar. Müşrikler ise Allah’a  yakınlaştırıcı vesileler uydurur, bunların şer’i olup olmamasına bakmazlar. 


(Yûnus:  10/18), (İsrâ:  17/56-57), (Zümer:  39/3) ayetlerine bakınız. 


(Sebe’:  34/22-23)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


 ‎ قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ


‎De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur.‎"


‎(Sebe’:  34/22) 


 ‎وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ


"‎O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber,) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler.‎


(Sebe’:  34/23) 


34/Sebe’ Suresi 22-23. ayetler, insanları şirk koşmaya sevk eden sebepleri ele almış ve çürütmüştür. 



Şöyle ki kendisinden fayda umulan bir varlık, dört sıfattan birine sahip olmalıdır:


1. Mülkünde tek otorite olması. 


2. Tek otorite olmasa da ortak olarak mülk sahibi olması. 


3. Mülkte ortaklığı olmasa da yardımcı veya vezir olarak yetki sahibi olması.


4.  Üç özelliğe sahip olmasa da mülk sahibi nezdinde hatırı sayılır biri olması.


Allah (Azze ve Celle)  dört vasfı da kendi dışındaki tüm varlıklardan nefyetmiştir. Mülk, yalnızca Allah’ındır, hiçbir zerresinde ortağı yoktur, kimseye yetki ve yardımcılık vermemiştir. O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati yoktur... 


Öyleyse kul, dini Allah’a halis kılarak ve araya hiçbir aracı koymadan doğrudan Rabbine yönelmeli, O’ndan istemeli, O’ndan beklemelidir. 


Ayrıca Kur’ân’da şefaat kavramı için:


(Zuhruf:  43/86)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


 ‎ وَلَا يَمْلِكُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ


"‎Onun dışında dua ettikleri, şefaat yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna.‎"


(Zuhruf:  43/86) 


Ayet-i kerime iki hakikate temas etmektedir: 


a. Kur’ân’da nefyedilen ve olmadığı kabul edilen şefaat, mutlak değildir. Kur’ân’ın ifadesiyle Allah (Azze ve Celle)' nin  izin verdiği, razı olduğu, bilerek hakka şahitlik edenlerin şefaat yetkisi olabilir. 


(Bakara:  2/255)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ


"‎Allah; O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Hayat sahibi ve varlığa hayat veren) El-Hayy ve (var olmak için hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan) El-Kayyûm’dur. O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir. O’nun izni olmadan kim O’nun yanında şefaat edebilir? Onların önünde ve arkasında olanı bilir. O’nun dilediği dışında O’nun bilgisini kuşatıp (kavrayamazlar). Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları (gökleri ve yeri) korumak O’na ağır gelmez. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy ve (zatı ve sıfatları en büyük olan) El-Azîm’dir.‎"


‎(Bakara:  2/255) 


(Meryem:  19/87)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاۢ


"‎Er-Rahmân’ın katında söz almış olanların dışında, hiç kimse şefaat yetkisini elinde bulundurmayacaktır.‎"


(Meryem:  19/87) 


(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf:  43/ 86) ayetine bakınız.)


(Enbiyâ:  21/28)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ


"‎Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun razı olduklarından başkasına şefaat etmezler. Ve O’na karşı korkularından dolayı kalpleri ürpermektedir.‎"


(Enbiyâ:  21/28) 


(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf:  43/86) ayetine bakınız.)


Ancak Allah (Azze ve Celle)  kime şefaat yetkisi vereceği, kimlerden razı olacağı ve kimi şefaate nail kılacağını yalnızca Allah  bilir. Bu nedenle şefaat, yalnızca Allah’tan  istenir. 


(Zümer:  39/43 - 44)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ


"Yoksa Allah’ın dışında şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar (şefaat yetkisine) sahip olmasalar ve (sizin onlara olan ibadetinize) akıl erdiremeseler dahi (yine de onları şefaatçi mi edineceksiniz)?”‎


‎(Zümer:  39/43) 


 ‎ قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعًاۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ


De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hâkimiyeti/ egemenliği O’na aittir. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”‎


‎(Zümer:  39/44) 


(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf:  43/86) ayetine bakınız.)


b. Hakka yani Kelime-i Tevhid’e şahitlik etmek bilerek olmalı, ilim üzere yapılmalıdır. Kişiye fayda sağlayan Kelime-i Tevhid neyi reddedip neyi kabul ettiğini bilerek söylenen Lâilaheillallâh’tır. 


(Muhammed:  47/19)' da


‎Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟ 


"‎Bil ki şüphesiz, Allah’tan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Kendi günahların, mümin erkek ve mümin kadınlar(ın günahları) için bağışlanma dile. Allah, dolandığınız yeri de konakladığınız yeri de bilir.‎"


(Muhammed:  47/19) 


Dünya'da ve ahirette kişiye fayda verecek olan Kelime-i Tevhid; ilim üzere, neyin kabul edilip neyin reddedildiği anlaşılarak söylenen Kelime-i Tevhid’dir. 


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:


“Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer.” 


(Müslim, 26; Ahmed, 464)


Kelime-i Tevhid’i ilim üzere söylemek için;


(Fâtiha:  1/5), (Bakara, 256), (Yûsuf:  12/40), (Enbiyâ:  21/25) ayetlerine bakınız.)


(Âl-i İmran:  3/64)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ


De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, sizinle bizim aramızda ortak bir kelimede buluşalım: Yalnızca Allah’a ibadet edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım, (Allah’ı bırakıp da) birbirimizi Allah’ın dışında rabbler edinmeyelim.” Şayet yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahit olun ki biz Müslimlerdeniz/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullardanız.”‎


(Âl-i İmran:  3/64) 


Ehl-i Kitab’ın davet edildiği ortak kelime, Kelime-i Tevhid’dir. Âdem (aleyhisselâm)' dan Muhammed Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e kadar tüm resûller insanları Lailaheillallah’a davet etmişlerdir. 


(Enbiyâ:  21/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ


"‎Senden önce gönderdiğimiz her resûle, “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.‎"


(Enbiyâ:  21/25) 


Ayet, tüm peygamberlerin dini olan Tevhîd (İslam)' ın hangi asıllar üzerine inşa edildiğini anlatan en kapsamlı ayettir:


Kelime-i Tevhid red ve ispat içerikli iki cümleden oluşmaktadır. 


“La ilahe” 


diyerek uluhiyet tamamen reddedilmekte, 


“İllallah” diyerek uluhiyet yalnızca Allah (Azze ve Celle) için ispat edilmektedir. 


(Yûsuf:  12/37 - 40)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ


‎Dedi ki: “Size rızık olarak yiyeceğiniz bir yemek gelmeden önce mutlaka yorumunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgidendir. Şüphesiz ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini terk ettim.”‎


(Yûsuf:  12/37) 


 ‎وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ


‎“Babalarım olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmamız söz konusu dahi olamaz. Bu hem bize hem de insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”‎


(Yûsuf:  12/38) 


İbrahim (aleyhisselâm)' ın  milleti için  (Mümtehine:  60/4) ayetine bakınız.)


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ


‎“Ey zindan arkadaşlarım! (Hiç düşündünüz mü?) Birbirinden ayrı, darmadağınık rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid ve (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr olan Allah mı?”‎


(Yûsuf:  12/39) 


 ‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


‎“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎


(Yûsuf:  12/40) 


37 ila 40. ayetler göstermiştir ki;


a. Tevhid'e çağrı, İslam'i çalışmaların temelidir. Her zaman ve mekânda muvahhidin önceliği tevhid olmalıdır. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın  zindanda olması, iftiraya uğraması, yanına gelenlerin tevhid'i hiç bilmiyor olmaları, sordukları rüyanın tevhid ile uzaktan yakından ilgisinin olmaması Yûsuf (aleyhisselâm)' ı tevhid'i anlatmaktan alıkoymamıştır.


b. Tevhidin ana delili, çokluğun kaos, tekliğin selamet olması gerçeğidir.  


(Enbiyâ:  21/22)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ


"‎Şayet (göklerde ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı (düzen) bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"


‎(Enbiyâ:  21/22) 


(Mü’minûn:  23/91)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ


"‎Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"


‎(Mü'minûn:  23/91) 


(Âl-i İmran:  3/64)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ


De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, sizinle bizim aramızda ortak bir kelimede buluşalım: Yalnızca Allah’a ibadet edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım, (Allah’ı bırakıp da) birbirimizi Allah’ın dışında rabbler edinmeyelim.” Şayet yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahit olun ki biz Müslimlerdeniz/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullardanız.”‎


(Âl-i İmran:  3/64) 


(Furkân: 25/1)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يرًاۙ


"‎Tüm âlemlere bir uyarıcı olması için, kulunun üzerine Furkân’ı (hakla batılı ayıran Kitab’ı) indiren (Allah) ne yüce, ne mübarektir.‎"


(Furkân: 25/1) 


Kitab’ın indiriliş gayesi için (Nisâ: 4/105) ayetine bakınız)


Ayetleri üzerinde düşünüp öğüt almak:


(Sâd: 38/29)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ


"‎Ayetlerini tedebbür edip (iyice düşünsünler) ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye, (bu Kur’ân) sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır.‎"


‎(Sâd: 38/29) 


İnsanları Allah (Azze ve Celle)' yi birlemeye ve yalnızca O’na ibadete sevk etmek:


(Hûd: 11/1 - 2)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ


"‎Elif, Lâm, Râ. (Bu,) ayetleri sağlamlaştırılıp (muhkem kılınmış) sonra da (hüküm ve hikmet sahibi) Hakîm ve (her şeyden haberdar) Habîr (olan Allah) tarafından detaylı olarak açıklanmış bir Kitap’tır.‎"


(Hûd: 11/1) 


Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için (En’âm: 6/55) ayetine bakınız.)


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ


"‎(Ayetlerin Allah tarafından muhkem kılınıp, sonra detaylı bir şekilde açıklanmasının nedeni) Allah’tan başkasına ibadet etmemenizdir. Şüphesiz ki ben, size O’ndan bir uyarıcı ve müjdeciyim.‎"


(Hûd: 11/2) 


İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak: 


(İbrahîm: 14/1)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎الٓرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ


"‎Elif, Lâm, Râ. (Bu,) insanları Rabblerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, El-Azîz ve El-Hamîd (olan Allah’ın) yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz Kitap’tır.‎"


‎(İbrahîm: 14/1) 


Mü'min'leri sebat ettirmek ve onlara yol göstermek:


(Nahl: 16/102)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ


‎De ki: “(Bu uydurulmuş bir kitap değil. Bilakis,) iman edenlerin (ayaklarını) sabit kılmak, teslim olanlara hidayet ve müjde olması için Rûhu’l Kudus (Cibrîl) onu Rabbinden hak olarak indirmiştir.”‎


‎(Nahl: 16/102) 


Mü'min'lere şifa ve rahmet olmak:


(İsrâ: 17/82)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَارًا


"‎Kur’ân’dan mü'minler için (şüphe, şehvet, dünya sevgisi gibi hastalıklara) şifa ve rahmet olacak ayetler indiririz. Zalimlerin ise yalnızca hüsranını arttırır.‎"


‎(İsrâ; 17/82) 


- Kur’ân insanların/toplumların ihtilaf ettiği dinî dünyevi konularda hakem olması için 


(En’âm: 114 - 115)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَمًا وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًاۜ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ


‎(De ki:) “O, her şeyi detaylandıran Kitab’ı size indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayacakmışım?” Kendilerine Kitap verdiklerimiz onun (Kur’ân’ın), Rabbin tarafından hak olarak indirilmiş olduğunu kesin bir şekilde bilirler. Sakın şüphecilerden olma.‎"


(En'âm: 6/114) 


Kur’ân’ın mufassal/detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için (En’âm: 6/55) ayetine bakınız)


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًاۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ 


"‎Rabbinin kelimesi (Kur’ân), doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.‎"


(En'âm: 6/115) 


Herhangi bir kural, ilke ya da kanunun insanlar arasında hakem olabilmesi için üç sıfatı haiz olması gerekir:


a. Hükümlerinin detaylı ve tafsilatlı olması,


b. Haber verdiği şeylerin doğru olması,


c. Hükümlerinin adaletli olması.

Allah (Azze ve Celle)' nin şeriatı olan Kur’ân, bu sıfatların tamamına sahiptir. Çünkü onu, ilmi, adaleti ve hakemliği kusursuz olan Allah indirmiştir. 

Beşer ürünü yasalar, bu sıfatların tamamından yoksundur. 


Çünkü bu kanunları; ilim, adalet ve hakemlik konusunda kusurlu olan ve hevaya uyan insan yazmıştır.

Bu nedenle Allah (Azze ve Celle)' nin yasaları asırlar boyu uygulanabilirken, beşer ürünü yasalar her on yılda bir değiştirilmek zorundadır. Allah’ın yasaları, barış, esenlik, adalet ve emniyet kaynağıyken; beşer ürünü yasalar savaş, felaket, zulüm ve kaos sebebidir.


Ayrıca Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için (En’âm: 6/55) ayetine bakınız)


- İnsanların ahirete yakinen inanması için: 


(Ra'd: 13/2)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ


"‎Allah O’dur ki gökleri direksiz bir şekilde yükseltti. Siz onu görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti. Güneş’e ve Ay’a boyun eğdirip emrine amade kıldı. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar (bir yörüngede) akıp gider. Her işi çekip çevirir, idare eder. Rabbinizle karşılaşacağınıza yakinen inanın diye (Allah,) ayetlerini detaylı bir biçimde açıklar.‎"

(Ra'd: 13/2)

İlhad: 

Eğrilik, meyil, sapma gibi anlamlara gelir. Allah (Azze ve Celle)' nin isimlerinde yaşanan her türlü sapma, ilhaddır. Allah’ın  güzel isimlerini başka varlıklara vermek; bu isimlerle Allah’a  duayı bırakıp onun yarattıklarından medet ummak; isimlerin içerdiği anlam ve sıfatları inkâr, tahrif veya tevil etmek; Allah’ı  kullarına veya kulları Allah’a  benzetmek; Allah’a  yakınlaşma vesilesi olan isimlerini bırakıp, şahıslarla Allah’a tevessül etmek birer ilhad örneğidir.


(Şûrâ:  42/11)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ


"‎Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattı. Davarlardan da çift çift yarattı. Sizi (bu yolla, dişi ve erkek yaratarak) çoğaltıp yayıyor. Hiçbir şey O’nun benzeri/misli/dengi değildir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi gören) El-Basîr’dir.‎"


(Şûrâ:  42/11) 


Vahyin nurundan uzak, zan ve heva üzere kurulu felsefe kaideleri, İslami ilimlere sirayet etmiş ve İslam ümmetinin Allah (Azze ve Celle)' ye  tasavvurunu ifsad etmiştir.


“Hiçbir şey O’nun benzeri/ misli/ dengi değildir.” ayetiyle Allah’ın  birçok sıfatını tevil/tahrif/inkâra kalkışan fırkalar olmuştur. Teşbihten (Allah’ı kullarına benzetmek) kaçalım derken, daha büyük bir itikadi problem olan tahrif ve inkâra düşmüşlerdir. Allah  hiçbir şeyin kendisine benzemediğini, dengi ve misli olamayacağını bildirdikten sonra, “O işiten ve görendir.” demiştir. Buna binaen, “İnsanda görme sıfatı vardır. Allah da görüyor.” der ve ayeti zahiri üzere alırsak Allah’ı insana benzetmiş oluruz. Ya da, “Görmek için göze ihtiyaç vardır. Allah da görüyor, dersek dolaylı olarak O’nun organı olduğunu söylemiş oluruz.” yaklaşımı ne denli abes ve gerçekten uzaksa; Allah’ın  Kur’ân ve sahih Sünnet’le sabit olan istiva, el gibi sıfatlarını benzer gerekçelerle ve teşbihten kaçınmak için inkâr etmek de o denli abes ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü Allah’ın  sıfatları, O’nun şanına, azametine, yüceliğine ve benzersizliğine yakışır biçimdedir. Biz O’nun  haber verdiklerine iman eder, akli sorgulamalarla sıfatlarının keyfiyeti hakkında akıl yürütüp inkâra kalkışmayız. 


(Hadîd:  57/4)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ


"‎Gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere giren, ondan çıkan, gökten inen ve ona çıkan her şeyi bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı görendir.‎"


(Hadîd:  57/4) 


Allah (Azze ve Celle)' nin arşına istiva etmesi, O’nun her daim ilmi, görmesi ve kuşatıcılığıyla kullarıyla beraber olmasına engel olmadığı gibi ilmiyle kullarını kuşatması da zatı ve sıfatlarıyla en yüce (El-Aliy) olmasına engel değildir.


Kur’ân ve sahih Sünnet bütünlüğünde anlıyoruz ki Allah, yedi kat göğün üzerinde arşına istiva etmiştir; görmesi, işitmesi ve ilmiyle her daim kullarıyla beraberdir.


(A’râf:  7/180)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


"‎En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir.‎"


(A'râf:  7/180) 



2. Allah (Azze ve Celle) yaratma sıfatıyla emretme/ hükmetme/ yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez:



(Kehf:  18/26)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا


De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”‎


‎(Kehf:  18/26) 


Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a  aittir. Bu yetkiyi Allah  adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a  ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir. 


(Tevbe:  9/31)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ


"‎Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir.‎"


‎(Tevbe:  9/31) 


(Yûsuf:  12/40)' da


‎Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


‎“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎


(Yûsuf:  12/40) 


- Tevhid, her işte Allah (Azze ve Celle)' yi veli/dost ve Vekil edinmek, tüm iş ve yönelişlerimizde O’ndan yardım/istiane talebinde bulunmak ve O’na  muhtaç/fakir olduğumuzu hissetmektir. 


ayrıca geniş kapsamlı bilgi için, (En’âm:  6/14)' den (En'âm:  6/102) ayetine kadar bakınız.)


(Enbiya:  21/112)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ


‎Dedi ki: “Rabbim! Hak ile hükmet. Rabbimiz, Er-Rahmân olan ve sizin yakıştırmalarınıza karşılık (yardımına sığınılacak) El-Musteân’dır.”‎


‎(Enbiyâ:  21/112) 


(Fâtır: 35/15)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ


"‎Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy ve (her daim övgüyü hak eden ve varlık tarafından övülen) El-Hamîd’in ta kendisidir.‎"


‎(Fâtır:  35/15) 


(Müzzemmil:  73/9)' da 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎‎رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَك۪يلًا


"‎(O) doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Öyleyse) O’nu vekil edin.‎"


‎(Müzzemmil:  73/9) 



b. Salih amel:



(Kehf:  18/110)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا


‎De ki: “Ancak ben de sizin gibi bir insanım. Bana, ‘İlahınız ancak tek bir ilahtır.’ diye vahyolunuyor. Artık kim Rabbi ile karşılaşmayı (ve ondan bir mükâfat almayı) umuyorsa, salih amelde bulunsun ve hiçbir şeyi Rabbine ibadette ortak koşmasın.”‎


(Kehf:  18/110) 


Kur’ân-ı Kerim, amelin kabulü ve ahirette mükâfata dönüşmesi için ikisi bu ayette zikredilmek üzere toplamda üç şart belirlemiştir:


a. Ameli yapanın tevhid üzere, Allah (Azze ve Celle)' ye  şirk koşmayan bir muvahhid olması: 


(İbrahîm:  14/18)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ


"‎Rabblerine karşı kâfir olanların amellerinin durumu, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. (Yaptıkları hiçbir şeyin Allah katında bir karşılığı yoktur ve) yaptıklarından faydalanmazlar. (Hakka dönmesi çok) uzak bir sapıklık içinde olmak işte budur.‎"


(İbrahîm:  14/18) 


Amellerin Allah (Azze ve Celle)  katında kabul görmesinin ilk şartı tevhiddir. Tevhidini şirkle bozan bir insanın namaz kılması, oruç tutması, infakta bulunması kendisine hiçbir fayda vermez.


(Nûr:  24/39 - 40)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ


"‎Kâfirlerin amelleri(nin durumu), düz bir arazideki seraba benzer. Susuz kişi onu su zanneder. Sonunda oraya varınca hiçbir şey bulamaz ve orada (sadece) Allah’ı bulur. Allah, yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Allah, hesabı çabuk görendir.‎"


‎(Nûr:  24/39) 


 ‎ اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟


"‎Ya da (kâfirin amelinin durumu) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. O (karanlığı), bir dalga örter. O dalgayı (da başka) bir dalga örter. Onun üzerinde de bulutlar vardır. Birbiri üstüne geçmiş (her birinin diğerini örttüğü) karanlıklar. Elini çıkarsa, (karanlığın şiddetinden) neredeyse onu dahi göremeyecek. Kime de Allah bir nur kılmamışsa, onun hiçbir şekilde nuru olmaz.‎"


(Nûr:  24/40) 


Birinci örnek: 


küfre davet eden, batılları için uğraşan ve iyi şeyler yaptıklarını zanneden kâfirler içindir. Kıyamet Günü tüm beklentileri serap misali bir hiç olacaktır. 


İkinci örnekse: 


liderlerini taklit eden; hakikate karşı kör, sağır, dilsiz olan; hayatları zan, cehalet ve hurafelerin şüphe ve karanlığı içinde geçen insanlar içindir.


Çünkü şirk ve küfür, amelleri boşa götüren ve sahibini ebedî ateşe sürükleyen birer illettir. 


(En’âm:  6/88)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


"‎Bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediği kullarını hidayete erdirir. Şayet onlar şirk koşmuş olsaydı, muhakkak, yaptıkları her şey boşa giderdi.‎"


(En'âm:  6/88) 


Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşriğin akibeti için (Nisâ:  4/48) ayetine bakınız.)


(Zümer:  39/65)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ


‎Andolsun ki sana ve senden önceki (resûllere), “Şayet şirk koşarsan bütün amellerin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” diye vahyedildi.‎


‎(Zümer:  39/65) 


(Nûr:  24/39)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ


"‎Kâfirlerin amelleri(nin durumu), düz bir arazideki seraba benzer. Susuz kişi onu su zanneder. Sonunda oraya varınca hiçbir şey bulamaz ve orada (sadece) Allah’ı bulur. Allah, yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Allah, hesabı çabuk görendir.‎"


‎(Nûr:  24/39) 



b. Amelin salih olması: 



Yani şeriata, Peygamber'in Sünneti’ne uygun olması. 


(Âl-i İmran:  3/31 - 32)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


‎De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”‎


(Âl-i İmran:  3/31) 


‎ قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ


‎De ki: “Allah’a ve Resûl’e itaat edin.” Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah, kâfirleri sevmez.‎"


‎(Âl-i İmran:  3/32) 


Allah (Azze ve Celle)' ye  imanın rükünlerinden biri de Allah sevgisidir. Sevgiyse kalbin amelidir. Her insan sevdiğini iddia edebilir. Allah  bu ayette “sevgi kanununu” açıklamıştır. Allah  sevgisi, Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e ittibaya bağlıdır. Kişi, Allah Resûlü’ne Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e ittiba edip, onu örnek aldığı ve Sünnet’ini yaşadığı oranda Allah’ı seviyor demektir. 


ilkesinin ve “Ona muhalefet edenler.”


(Nûr:  24/63)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًاۜ قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًاۚ فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ


"‎Aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi Resûl’e seslenmeyin. Allah, birbirinizin arkasına saklanarak (izin almadan) sıvışıp gidenleri bilir. O’nun emrine muhalefet edenler başlarına bir fitnenin ya da can yakıcı azabın gelmesinden sakınsınlar.‎"


(Nûr:  24/63) 


Bu ve öncesinde geçen ayetlerden iki önemli hakikati anlıyoruz:


a. Müminleri ilgilendiren toplu/ cemaatsel faaliyetlerde izin almak önemlidir.


b. Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir postacı değildir. Siyasi ve askerî faaliyetlerde dahi onun emirlerine muhalefet edenler tehdit edilmişlerdir. 


“Resûl’e itaat, Allah’a itaattir.” 


(Nisâ:  4/80)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ 


"‎Kim Resûl’e itaat ederse hiç şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse seni, onların üzerine koruyucu göndermedik.‎"


‎(Nisâ:  4/80) 


Tehdidinin sosyal ve cemaatsel olaylar için söylenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus olup Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) konumunu göstermesi açısından önemlidir. Allah (Azze ve Celle)  ona sadece okuduğu ayetlerde değil, her konuda itaat edilmesini ve ona muhalefetten kaçınılmasını istemiştir. 


(Nahl:  16/44)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎‎ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ


"‎(Peygamberleri) apaçık deliller ve Kitaplarla (gönderdik). Sana da bu zikri/Kur’ân’ı indirdik ki insanlara indirileni onlara açıklayasın. Umulur ki düşünürler.‎"


(Nahl:  16/44) 


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in Kur’ân’a dönük iki temel vazifesi vardır:


a. Onu eksiksiz bir şekilde insanlara ulaştırmak, yani tebliğ. 


(Mâide:  5/67)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ


"‎Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni (insanlara) tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan (Allah’ın) risalet (mesajını) tebliğ etmemiş ve vazifeni yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah, kâfirler topluluğuna hidayet etmez.‎"


(Mâide:  5/67) 


Kur’ân Sünnet ilişkisi için (Nahl:  16/44) ayetine bakınız.)


b. İndirilen Kur’ân’ı açıklayıp beyan etmek. Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' i söz ve davranışlarını yani Sünnetini değerli kılan da budur. O Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın gözetimi altında  23 yıl boyunca bir yandan inen ayetleri insanlara okumuş, diğer yandan söz ve davranışlarıyla (Sünnet ile) Allah (Azze ve Celle)' nin  ayetlerden neyi murat ettiğini belirtmiştir. Her iki vazifesini de en güzel şekilde ve eksiksiz olarak ifa ettiğinden Allah  onu her konuda insanlığa örnek göstermiştir. 


(Ahzâb:  33/21)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎‎لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ


"‎Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah Resûlü’nde güzel bir örneklik vardır.‎"


(Ahzâb:  33/21) 


Bu ayetle ilgili İbni Kesîr (Rahimehullah) tefsirinde şunları aktarmaktadır: 


“Bu ayet-i kerime sözlerinde, davranışlarında, hal ve hareketlerinde Allah Rasulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) uymak hususunda pek büyük asli bir delildir, dayanaktır. Bundan dolayı şanı yüce ve mübarek olan Allah, ahzab gününde sabrı, sabretmeyi teşvik etmesi, ribatı (düşmanı kollayıp, gözetle­mesi), cihadı, aziz ve celil olan Rabbinden kurtuluşu beklemesi hususlarında Nebi’ye (sallallahu aleyhi ve sellem) uymalarını emretmektedir. Kıyamet Günü’ne kadar Allah’ın salat ve selamı kesintisiz ona olsun. İşte bu sebeple Yüce Allah o ahzab (Hendek) günü tedirgin olan, rahatsız olan, sarsılan ve ne yapa­caklarını şaşıran kimselere şöyle der: ‘Andolsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Günü’nü ümit eden ve Allah’ı, çokça anan kimseler için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.’ O hâlde neden ona uymadınız, neden onun bu güzel davranışlarını örnek almadınız?” 


(İbn-i Kesîr Tefsîri, 8/526; Ayrıca bk. 24/Nûr,63)


(Nisâ:  4/64)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَح۪يمًا


"‎Resûl göndermemizin tek gayesi, Allah’ın izniyle ona itaat edilsin diyedir. Şayet onlar (günah işleyip) kendilerine zulmettiklerinde sana gelseler ve Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Resûl de onlar için (Allah’tan) bağışlanmalarını dileseydi şüphesiz ki Allah’ı (tevbeye muvaffak kılan ve tevbeleri çokça kabul eden) Tevvâb ve (kullarına karşı merhametli) Rahîm olarak bulacaklardı.‎"


‎(Nisâ:  4/64) 


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: 


“Kim bir amel yapar, yaptığı amel sünnetimiz üzere olmazsa ameli reddedilir.” 


(Buhari, 2697; Müslim, 1718)



c. İhlaslı olması: 



Yalnızca Allah rızası için amel yapmak, hiçbir gayeyi Allah rızasına ortak kılmamak. 


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: 



“Kıyamet Günü Allah (Azze ve Celle)  buyurur ki: 



"Ben, şirkten müstağni olanım. Kim bir amel yapar ve amelinde benim dışımda birini ortak kılarsa onu da amelini de terk ederim.’” 


(Müslim, 2985) 



c. Yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye  ibadet: 



(En’âm:  6/162-163)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ


‎De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”‎


‎(En'âm:  6/162) 


 ‎ لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ


‎“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.”‎


(En'âm:  6/163) 


Bu ayetler tevhidi, kulluğu ve İbrahim’in milletini tefsir edip açıklamaktadır. Mümin başta namaz ve kurban olmak üzere bedenî ve kalbî tüm ibadetlerini yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye  yapar. Onun ibadetlerinde Allah’ın dışında bir varlığın payı yoktur. Başta hayat ve ölüm olmak üzere her şey Allah’ın  elindedir. Allah’la  beraber kâinatta tasarruf eden, Allah’ın  bu yetkide kendisine ortak kıldığı hiçbir varlık yoktur. Müminin sadece ibadetleri değil, hayatı ve ölümü de Allah’a  aittir. Allah  için yaşar, Allah  için ölür. Allah  dışında uğruna yaşayıp öleceği hiçbir asli gayesi yoktur. 


Tevhidin geniş açıklaması için (Fâtiha:  1/5) ayetine bakınız.)



d. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak:



(Nisâ:  4/48)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا


"‎Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur.‎"


(Nisâ:  4/48) 


Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle)  bağışlamayacağı tek günah şirktir. Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah’ın  meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz. 


Rabbimizin bu İlahi kanunu yüzyıllar boyunca gerçekleşmiş, her zaman az sayıda olan mü'min'ler kendilerinden sayıca fazla olan kavimlerine karşı olan mücadelelerinde çok büyük başarılar elde etmişlerdir. Allah iman edenleri şöyle müjdelemektedir:


(Bakara:  2/249)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ


"‎Tâlût, ordusuyla beraber yola koyulunca demişti ki: “Şüphesiz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Bir avuç içenler dışında kim de o nehirden tatmazsa şüphesiz ki o bendendir.” Çok azı hariç o sudan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler onu (nehri) geçince, “Bizim bugün Câlût’a ve ordusuna karşı savaşacak bir gücümüz yoktur.” demişlerdi. Allah ile karşılaşacaklarına (kıyamete) kesin bir bilgiyle iman edenler ise, “Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir.” demişlerdi. Allah, sabredenlerle beraberdir.‎"


‎(Bakara:  2/249) 


Ayrıca:


(Âl-i İmran: 3/181)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ


‎Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.‎


(Âl-i İmran: 3/181) 


Ayeti indiğinde Yahudiler şöyle dediler: 


“İhtiyaç sahibi, daha zengin olandan borç ister. Demek ki Allah fakir, biz ise zenginiz.” Bu sözler üzerine Âl-i İmran Suresi 181. ayet indi.” 


(İbni Ebi Hatim, 2429, 4589)


(Bakara: 2/245)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ


"‎Allah’a güzel bir borç verip de (Allah’ın) ona kat kat fazlasını vereceği o (bahtiyar) kimdir? Allah, (rızkı) daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz.‎"


‎(Bakara: 2/245) 


Allah (Azze ve Celle) ile ilgili bir ayeti beşerî kıstaslarla yorumlayıp, ayetin anlamını inkâr ve alay konusu edinmek, bir Yahudi ahlakıdır. “Allah’ın eli”, “Allah’ın gözü”, “Rahmân arşa istiva etti.” gibi ayetlerde: 


“Bizim de elimiz, gözümüz var. Bu ayetleri kabul edersek Allah (Azze ve Celle)' ye cisim izafe eder, onu yarattıklarına benzetiriz.” 


diyenler de aynı hataya düşmektedir. Çünkü Allah (Azze ve Celle) iman, gaybın konusudur. Gayb akıl, yorum ve kıyasla anlaşılmaz. Gayb mutlak teslimiyet ve tasdik ister. Allah kendini böyle tanıtmayı uygun görmüş, resûlleri bunu yorumlamadan aktarmayı tercih etmiş ve seçkin sahabiler ayetlere iman edip, lafızları yorumlamadan bizlere nakletmişlerdir. Bizlere düşen Yahudi ahlakıyla değil, Resûlullah (Sallallahu Ve Sellem), sahabe ahlakıyla isim ve sıfat ayetlerine yaklaşmaktır. 


Ayrıca; (Mâide: 5/64), (A’râf: 7/180), 42/Şûrâ: 42/11) ve (Hadîd: 57/4) ayetlerine bakınız.)


Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında; (Âl-i İmran: 3/181), (A’râf: 7/180) ve (Hadîd: 57/4) ayetlerine bakınız.)


Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri içinde (En’âm: 6/55) ayetine bakınız.)


- Allah’a verdikleri tevhid sözünü/ misakı: 


(A’râf: 7/172 - 173)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ


"‎(Hatırla!) Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Demişlerdi ki: “Evet! (Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk.” (Bu,) Kıyamet Günü, “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir.‎"


‎(A'râf: 7/172) 


 ‎ اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْۚ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ


‎Ya da, “Babalarımız daha önce şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen (ve onları taklit eden) bir nesiliz. Batıl ehlinin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” dememeniz içindir.‎


(A'râf: 7/173) 


Unutanların, bu sözü hatırlaması ve Allah (Azze ve Celle)' ye dönmesi için:


(A’râf: 7/174)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ


"‎Ayetleri böyle detaylı bir şekilde açıklıyoruz ki (Allah’a verdikleri söze) dönsünler.‎"


‎(A'râf: 7/174) 


- Allah’ın kelamını akletmek:


(Rûm: 30/28)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ اَنْفُسِكُمْۜ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَٓاءَ ف۪ي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخ۪يفَتِكُمْ اَنْفُسَكُمْۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


"‎(Tevhid ve şirki anlamanız için) size, kendi nefislerinizden bir örnek verdi: Köleleriniz arasında size verdiğimiz rızka ortak olan, kendinizden korktuğunuz gibi onlardan korktuğunuz, sizinle eşit olanlar var mıdır? Akleden bir toplum için ayetleri işte böyle açıklarız."


(Rûm: 30/28) 


Sizler, kölelerinizi kendinizle eşit görmüyor, mallarınıza ortak kabul etmiyor, hür birini dikkate aldığınız gibi onları dikkate almıyorken nasıl olur da Allah (Azze ve Celle)' nin yarattığı varlıkları Allah’ın katında şefaatçi, şifa veren, himmet eden, zararı defeden olarak kabul edip Allah’ın mülküne ortak yapıyorsunuz? Yalnızca Allah’a yapmanız gereken dua, kurban, adak, tevbe gibi ibadetleri Allah’ın ortaklarıymış gibi onlara sunuyorsunuz. Kendiniz için razı olmadığınız şeye nasıl Allah için razı oluyorsunuz? 


(Nahl: 16/71)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِۚ فَمَا الَّذ۪ينَ فُضِّلُوا بِرَٓادّ۪ي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌۜ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ


"‎Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı. (Daha fazla rızık verilerek) üstün kılınanlar, rızıklarını onlarla eşit olmak için kölelerine vermezler. (Böyleyken şirk koşarak) Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?‎"


(Nahl: 16/71) 


Hiçbir efendi, kölesiyle eşit seviyeye gelmek için malını onunla paylaşmaz. Bu, tüm müşriklerin ikrar edeceği bir hakikattir. Bununla birlikte Allah (Azze ve Celle)' nin salih insanları temsil eden putlara yetki verdiğine ve Allah’a ortak kabul edilen bu varlıkların kâinatta tasarrufta bulunduklarına, gaybı bildiklerine, ruhaniyetlerinden medet umanlara yardım ettiklerine inanıyorlardı. Yani kölelerini mülklerine ortak kabul etmeyen müşrikler, Allah’ın salihleri mülküne ve yetkilerine ortak kıldığına inanıyor, Allah’a yapılması gereken ibadetleri ortaklarına yapıyorlardı. Böylece Allah’ın nimetlerini inkâr ediyorlardı. 


Fıkhetmek/ iyice anlamak: 


(En’âm: 6/98)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ


"‎O, sizi tek bir nefisten/Âdem’den yarattı. (Bir) karar kılınacak ve (bir de) emaneten (durulacak yer) vardır. Şüphesiz ki biz, anlayan bir topluluk için ayetlerimizi detaylı olarak açıkladık.‎"


‎(En'âm; 6/98) 


Üzerinde düşünmek: 


(Yûnus: 10/24)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ


"‎Andolsun ki kadın onu arzulamış, o da kadını arzulamıştı. Şayet Rabbinin apaçık burhanını görmeseydi (Yûsuf da arzusunun peşinden gidecekti). Böylece, kötülüğü ve fuhşiyatı ondan savuşturduk. Çünkü o, muhlas/arındırılmış/ihlaslı kılınmış kullarımızdandı.‎"


‎(Yûsuf: 12/24) 


 

Öğüt almak: 


(En’âm: 6/126)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يمًاۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ 


"‎Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz ki ayetleri, düşünüp öğüt alan bir topluluk için detaylıca açıkladık.‎"


(En'âm: 6/126) 


Ve ilmini arttırmak: 


(Yûnus: 10/5)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ 


"‎Güneş’i aydınlatıcı, Ay’ı ise aydınlık kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay’a duraklar belirleyen O’dur. Allah bunu (varlığına, birliğine ve kudretine alamet olsun diye) hak ile yaratmıştır. Bilen bir topluluk için ayetlerini detaylı bir şekilde açıklar.‎"


‎(Yûnus: 10/5) 


İsteyenler için:


- Suçlu günahkârların yolunun apaçık belli olması için 


(En’âm: 6/55)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟


"‎Suçlu günahkârların yolları apaçık belli olsun diye ayetlerimizi işte böyle tafsilatlandırıyoruz.‎"


(En'âm: 6/55) 


Ayetin yer aldığı En’âm Suresi, bir bütün olarak cahiliyeyi tanıtmak için inmiştir. Bu sureyi hakkıyla fıkheden kimse, cahiliyeyi bir zihniyet olarak tanır. Suçlu günahkâr müşriklerle salih müminlerin yolunu ayırt eder.

TEVHÎD:

1. Tevhîd, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı

a. Rubûbiyyetinde, 

b. Ulûhiyyetinde, 

c. isim ve sıfatlarında birlemektir. 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı tevhîd eden kimseye “muvahhîd” denir. Tevhîdin zıddı ise şirk'tir.

2. Cinlerin ve insânların yaratılış gayesi Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı tevhîd etmeleridir. 

(Zâriyât: 51/56)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 

‎ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insânları, ancak bana (tevhîd üzere) ibâdet etsinler diye yarattım.”

(Zâriyât: 51/56)


3. Tevhîd, zamanlara yahut mekânlara göre değişmez. Tevhîde dâir olan herhangi bir mesele de zaman yahut mekân farklılığı ile ondan ayrılmaz. 


(Enbiyâ: 21/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎‎وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ


“Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”


(Enbiyâ: 21/25)


4. Rubûbiyyet tevhîdi: 


Allâh’u Teâlâ’yı fiillerinde birlemektir. 


(Arâf: 7/54)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ


“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allâh’tır. İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allâh ne yücedir!”


(Arâf: 7/54)


(Yûnus: 10/31)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ


“De ki: Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran. Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten. ‘Allâh’ diyecekler. De ki: O hâlde, Allâh’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”


(Yûnus: 10/31)


(Yûsuf: 12/40)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a âittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir.”


(Yûsuf: 12/40)


(En'âm: 6/102)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎‎ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ


“İşte Rabbiniz Allâh budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse yalnız O’na ibâdet edin. Zîrâ O, her şeye vekîldir.”


(Enâm: 6/102)


Rubûbiyyet tevhîdi: 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın her şeyin rabbi, mâliki, yaratıcısı ve rızık vericisi olduğuna; O’nun hayat veren ve öldüren, fayda ve zarar veren olduğuna; zorda kalanların duâsına sadece O’nun icâbet ettiğine; her şeyi yönettiğine; her hayrın O’nun elinde olduğuna, her şeye gücü yettiğine, hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız O’na âit olduğuna ve rablığın gereği olan şeylerin tamâmında hiçbir ortağının bulunmadığına inanmakla gerçekleşir. 


5. Ulûhiyyet tevhîdi: 


kulların kendi fiillerinde (ibâdetlerinde) Allâh’u Teâlâ’yı birlemektir.


‎(Fâtiha:  1/2 - 4)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ


"‎Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.‎"


‎(Fâtiha:  1/2) 


‎ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ


"‎(O,) Er-Rahmân ve Er-Rahîm’dir."‎


‎(Fâtiha:  1/3) 


 ‎ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ


"‎Din (Ahiret) Gününün sahibidir."‎


‎(Fâtiha:  1/4) 


(Enbiyâ: 21/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ


‎Senden önce gönderdiğimiz her resûle, “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.‎

   

(Enbiyâ: 21/25)


(Meryem: 19/65)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا۟


“(Allâh) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi’dir. Şu halde O’na ibâdet et ve O’na ibâdette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı (dengi ve benzeri) olan birini biliyor musun?”


(Meryem: 19/65)


(Nisâ: 4/36)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًاۙ


“Allâh’a (tevhîd üzere) ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi şirk koşmayın.”


(Nisâ: 4/36)


Ulûhiyyet tevhîdi:  


Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın tek hak ve gerçek ilâh olduğuna, O’ndan başka ibâdeti layık ilâh bulunmadığına ve O’nun dışındaki tüm ilâhların bâtıl ve sahte olduğuna kesin olarak inanmak; ibâdeti, inkiyâdı (boyun eğmeyi) ve itaati kayıtsız ve şartsız olarak sadece O’na tahsis etmek; kim olursa olsun hiçbir kimseyi hiçbir şeyde O’na ortak etmemekle gerçekleşir.


(Enbiyâ: 21/22)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ


“Eğer göklerde ve yerde Allâh’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulup gitmişti. Arş’ın Rabbi olan Allâh, onların niteledikleri şeylerden yücedir.”


(Enbiyâ: 21/22)


(Lokman: 31/30)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟


“Bu böyledir. Çünkü Allâh hakkın tâ kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise bâtıldır. Şüphesiz Allâh el-Alî (çok yüce) el-Kebîr’dir (pek büyüktür).”


(Lokman: 31/30)


6. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı rubûbiyyette birleyen fakat ulûhiyyette birlemeyen yani Allâh’ın yaratan ve rızıklandıran olduğunu kabul ettiği halde, Allâh’tan başkasına duâ etmek gibi bir ibâdet ile ona ortak koşan kimse Müslüman değildir. 


(Bakara: 2/21)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ 


“Ey insânlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız.”


(Bakara: 2/21)


7. İsim ve sıfat tevhîdi: 


En güzel isimlerin ve en kâmil sıfatların Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya âit olduğunu tasdik ederek O’nu bu isim ve sıfatlarında birlemektir. 


(Araf: 7/180)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


“En güzel isimler Allâh’ındır. O halde O’na o güzel isimleriyle duâ edin.”


(Araf: 7/180)


(Nahl: 16/60)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟


“Kötü sıfâtlar âhirete inanmayanlara âittir. Mesel-i a’lâ/ en yüce sıfatlar ise Allâh’ındır.”


(Nahl: 16/60)


8. İsim, Kur’ân ve Sünnet’te Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın isimlendirdiği şeydir. Sıfat ise, Kur’ân ve Sünnet’te Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın vasfedildiği şeydir. O’nu, Kur’ân ve Sünnet’te bildirilmeyen isim ve sıfatlarla isimlendirmek veya vasfetmek câiz değildir. 


(Araf: 7/180)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


“Allâh’ın isimleri hakkında yanlış yola (ilhada) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsına çarptırılacaklardır.”


(Araf: 7/180)


9. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını belirli bir sayı ile sınırlandırmak câiz değildir. İsim ve sıfatlar tevkifi olup,  vahye dayalıdır. Bunda aklın hiçbir dâhili yoktur. O’nun isim ve sıfatlarından bizim bildiğimiz ancak Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği kadardır. 


(İsrâ: 17/36)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا


“Hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.”


(İsrâ: 17/36)


10. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı, Kur’ân ve Sünnet’te geçen isim ve sıfatlarla tanımak ve nitelendirmek asıldır. Kur’ân ve Sünnet nasslarında bildirilen isim ve sıfatlara, hiçbir tahrif, hiçbir ta’til, hiçbir tekyif, hiçbir temsil tanıma olmaksızın geldikleri gibi hiç birini inkâr etmeden îmân etmek gereklidir. 


(Âli İmrân: 3/32)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ


“De ki: Allâh’a ve Rasûle itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allâh kâfirleri sevmez.”


(Âli İmrân: 3/32)


(Nisâ: 4/14)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟


“Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne isyân eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allâh onu ebedî kalacağı Cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azâb vardır.”


(Nisâ: 4/14)


11. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın zâtı diğer zâtlara benzemediği gibi sıfatları da aynı şekilde mahlûkatın sıfatlarına benzemez; benzetilemez. İsim benzerliği hakikatteki bir benzerliği gerektirmez. Allâh’ı yaratılmışlara benzetmek küfürdür. 


(Şûrâ: 42/11)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ


“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”


(Şûrâ: 42/11)


(İhlâs: 112/4)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ


“O’nun hiçbir dengi yoktur.”


(İhlâs: 112/4)


12. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın sıfâtlarının mânâları bilinmekle birlikte keyfiyetleri ve hakîkatleri kullar için meçhuldür (bilinmezdir). 


(Tâhâ: 20/110)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 


‎ ‎ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْمًا


“Bilgice Allâh’ı kavrayamazlar (anlayamazlar).”


(Tâhâ: 20/110)


Tevhid: 


Birey, toplum ve içinde yaşadığımız yeryüzü için düzen ve selamettir. Şirk ise tam aksine kaos, terör ve fitnedir. Razı edilmesi ve isteklerinin yerine getirilmesi gereken birden fazla rabb, onlara kulluk edenlerin karşı karşıya gelmesine ve kaosa sebep olmaktadır. Müşrikin duygularında, düşüncelerinde, yönelim ve arzularında hep bir kaos vardır. 


(Hac:  22/31)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ


"‎Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayan (ve şirkin her türlüsünü terk eden) hanîfler olarak (bunları yapın). Kim de Allah’a şirk koşarsa gökten yere çakılan, havada kuşların kendisini (parça parça) kaptığı veya rüzgârın ıssız, uzak bir yere savurduğu kimse gibidir.‎"


(Hac:  22/31) 


Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşrikin akıbeti için (Nisâ: 4/48) ayetine bakınız.)


Çünkü onu yönlendiren ve razı etmesi gereken birçok merci vardır. Örf ve âdetler, ebeveyn istekleri, modern toplumun beklentileri, şahsi arzuları, manevi ihtiyaçları…


c. Hükmün/ Yasamanın/ Kanun yapmanın yalnızca Allah’a ait olduğuna inanmak ve buna göre yaşamak bir lüks değil, İslam inancının olmazsa olmaz esaslarındandır. Hükmün Allah’a  ait olması, iki şeyle irtibatlandırılmıştır: 


Allah’a kulluk ve dosdoğru bir din. Hâkimiyet yetkisini Allah’a  veren ve O’nun yasası dışında yasa tanımayanlar; Allah’a kul olanlar ve dosdoğru dinin mensuplarıdır. Egemenliği kayıtsız ve şartsız olarak Allah dışında herhangi bir şahıs, ideoloji veya kurumda görenlerse Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlere/düşüncelere ibadet edenlerdir.


(Kehf:  18/26)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا


‎De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”‎


‎(Kehf:  18/26) 


Ayrıca:


(Rûm: 30/30)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ


‎Yüzünü (hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan muvahhid) bir hanîf olarak dine çevir. Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (uy). Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur. (Herkesi tevhid fıtratı üzere yaratmıştır.) İşte dosdoğru din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.‎


(Rûm: 30/30) 


Yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ibadet ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmama manasında olan tevhid/ İslam, her insanın fıtratına yerleştirilmiş bir bilgi ve eğilimdir. Her insan, bu fıtrat üzere dünya'ya gelmektedir. İnsanlardan kimisi fıtratında var olan delillerin peşine düşüp, hiçbir peygamberin olmadığı zamanlarda dahi tevhid üzere Allah’a kulluk edebilmektedir. 


Zeyd b. Amr b. Nufeyl gibi:


Abdullah b. Ömer (radıyallahuanhümâ)' dan rivayetedildiğinegöre:


Vahiy inmeden önce (Peygamberlik öncesi dönemde) Muhammed Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Zeyd b. Amr (radıyallahuanhümâ), Mekke yakınlarındaki Beldah mevkiinde karşılaştı. Önlerine konan yemekten Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yemedi. Zeyd de putlar adına kesilen hayvanların etini yemediğini belirterek:


"Ben ancak üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yerim" demiştir. 


Ayrıca Zeyd, kız çocuklarının diri diri gömülmesine (ve'd) karşı çıkıp onları ölümden kurtarmasıyla bilinirdi. 


Zeyd b. Amr (radıyallahuanhümâ) hakkında:


Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)

şöyle buyurmaktadır:


"Kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak haşrolunur" buyurmuştur.


 (Buhari, 3826, 3828) 




(Kasas: 28/46)' da 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎‎وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَيْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ نَذ۪يرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ


"‎Biz (Mûsâ’ya) seslendiğimizde Tûr’un yanında da değildin. Fakat Rabbinin rahmeti olarak (bunları sana vahyediyoruz ki) senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan topluluğu uyarasın. Umulur ki öğüt alırlar.‎"


(Kasas: 28/46) 


Bu ayet, Allah Resûlü’nden (sav) önce Mekkelilere bir uyarıcı gelmediğini belirtmiştir. 


(Yâsîn: 36/6)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ


"‎Babaları uyarılmamış ve gaflet içerisinde olan bir topluluğu uyarmak için (gönderildin).‎"


(Yâsîn: 36/6) 


Kendilerine uyarıcı gelmemiş olanların durumu hakkında (Kasas: 28/46) ayetine bakınız.)


Şirk konusunda uyarılmamış olmalarına rağmen Allah (Azze ve Celle) onlara müşrik demiş:


(Beyyine: 98/1)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ


"‎Ehl-i Kitap’tan ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine apaçık deliller gelinceye kadar, (küfür ve şirkten) ayrılacak değillerdi.‎"


‎(Beyyine: 98/1) 


Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ölmüş olanlarının ateşte olduğunu bildirmiştir. Çünkü tevhid ve şirk konusunda Allah (Azze ve Celle)' nin kulları üzerinde, her biri müstakil hüccet olan beş ayrı delili vardır. 


a. Allah (Azze ve Celle) kullarından söz almış ve Kıyamet Günü “bilmiyordum” ya da “taklit ettim” denmesinin önünü kesmiştir. 


(A’râf: 7/172 - 173)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ


"‎(Hatırla!) Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Demişlerdi ki: “Evet! (Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk.” (Bu,) Kıyamet Günü, “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir.‎"


‎(A'râf: 7/172) 


 ‎ اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْۚ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ


‎Ya da, “Babalarımız daha önce şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen (ve onları taklit eden) bir nesiliz. Batıl ehlinin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” dememeniz içindir.‎


‎(A'râf: 7/173) 


b. İnsanları tevhid fıtratı üzere yaratmıştır. 


(Rûm: 30/30)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ


"‎Yüzünü (hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan muvahhid) bir hanîf olarak dine çevir. Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (uy). Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur. (Herkesi tevhid fıtratı üzere yaratmıştır.) İşte dosdoğru din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.‎"


(Rûm: 30/30) 


Yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ibadet ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmama manasında olan tevhid/İslam, her insanın fıtratına yerleştirilmiş bir bilgi ve eğilimdir. Her insan, bu fıtrat üzere dünyaya gelmektedir. İnsanlardan kimisi fıtratında var olan delillerin peşine düşüp, hiçbir peygamberin olmadığı zamanlarda dahi tevhid üzere Allah’a kulluk edebilmektedir. 


Kimisi de fıtratında var olan bu bilginin peşine düşmeyip zan, hurafe ve varsayıma dayalı, gelenek ve âdetlerle beslenen bir inanç oluşturmaktadır. 


(A’râf: 7/172 - 173), (Kasas: 28/46) ayetlerine bakınız.)


c. Resûller yollamıştır. 


(Nisâ: 4/165)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ رُسُلًا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا


"‎Müjdeleyici ve uyarıcı resûller (gönderdik). Tâ ki resûllerden sonra insanların Allah’a (“Bilmiyorduk, duymadık.” gibi bahane olarak) sunacakları bir hüccetleri kalmasın. Allah, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.‎"


‎(Nisâ: 4/165) 


d. Kitap indirmiştir. 


(En’âm: 6/19)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ


‎De ki: “Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benim ve sizin aranızda şahittir. Sizi ve kime ulaşırsa onu uyarmam için bu Kur’ân bana vahyedildi. Yoksa siz, Allah ile beraber başka ilahların olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “Ancak O, tek ilahtır ve şüphesiz ki ben, O’na ortak koştuklarınızdan berîyim/ uzağım.”‎


(En'âm: 6/19) 


(Hûd: 11/1 - 2)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ


"‎Elif, Lâm, Râ. (Bu,) ayetleri sağlamlaştırılıp (muhkem kılınmış) sonra da (hüküm ve hikmet sahibi) Hakîm ve (her şeyden haberdar) Habîr (olan Allah) tarafından detaylı olarak açıklanmış bir Kitap’tır.‎"


‎(Hûd: 11/1) 


 ‎ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ


"‎(Ayetlerin Allah tarafından muhkem kılınıp, sonra detaylı bir şekilde açıklanmasının nedeni) Allah’tan başkasına ibadet etmemenizdir. Şüphesiz ki ben, size O’ndan bir uyarıcı ve müjdeciyim.‎"


(Hûd: 11/2) 


Kitab’ın indiriliş gayesi için (Nisâ: 4/105) ve Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri içinde (En’âm: 6/55) ayetlerine bakınız.)


e. O’nun var ve bir olduğuna dair sayısız delili kâinata yerleştirmiştir. 


(Bakara: 2/163 - 164)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟


"‎Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O, (özünde merhamet sahibi olan) Er-Rahmân ve (rahmetini kullarına eriştiren) Er-Rahîm’dir.‎"


(Bakara: 2/163) 


Kur’ân’da “ilah” kavramı ve Kelime-i Tevhid’in açılımı için (Enbiyâ: 21/25) ayetine bakınız.)


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


"‎Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün peşi sıra yer değiştirmesinde, insanlara fayda sağlayarak denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirdiği ve ölümünden sonra yeryüzünü kendisiyle canlandırdığı suda, orada yaydığı farklı türdeki her bir canlıda, rüzgârların çevrilip yönlendirilmesinde, gök ile yer arasında emre amade kılınmış olan bulutlarda akledenler için (üzerinde düşünülerek bunları yapanın/yaratanın tek ilah olduğu ve kulluğun yalnızca O’na yapılması gerektiğine dair) deliller vardır.‎"


(Bakara: 2/164) 


163 ve 164. ayetler tevhidin en açık delillerindendir. Tüm âlemleri yoktan var eden, düzenleyen, aralarında bir uyum ve ahenk kılan kim ise; insanların ibadet etmesi, boyun eğmesi, teslim olması ve yasalarına göre hayatlarına yön vermesi gereken hak ilah da odur.


(En’âm: 6/94 - 102)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَٓاءَ ظُهُورِكُمْۚ وَمَا نَرٰى مَعَكُمْ شُفَعَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ اَنَّهُمْ ف۪يكُمْ شُرَكٰٓؤُ۬اۜ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ۟


"‎Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi yalnız ve tek olarak bize geldiniz. Size nimet olarak verdiklerimizi de arkanızda bıraktınız. Size şefaat edeceğine inandığınız ortaklarınızı da yanınızda görmedik. Andolsun ki aranızdaki bağlar kesildi ve (size fayda vereceğini) zannettiğiniz şeyler kaybolup gitti.‎"


‎(En'âm: 6/94) 


 ‎اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ


"‎Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz?‎"


‎(En'âm: 6/95) 


 ‎ فَالِقُ الْاِصْبَاحِۚ وَجَعَلَ الَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ


"‎(Karanlıklar içinden) sabahı yarıp çıkaran (da O’dur). Geceyi (içinde dinlenip rahatlayacağınız) bir sükûnet, Güneş’i ve Ay’ı bir hesaplama ölçüsü kıldı. Bu, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz ve (her şeyi bilen) El-Alîm’in takdiridir.‎"


‎(En'âm: 6/96) 


 ‎وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ


"‎O, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin (emrinize amade) kıldı. Şüphesiz ki biz, bilen bir topluluk için ayetlerimizi detaylı olarak açıkladık.‎"


‎(En'âm: 6/97) 


 ‎ وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ


"‎O, sizi tek bir nefisten/Âdem’den yarattı. (Bir) karar kılınacak ve (bir de) emaneten (durulacak yer) vardır. Şüphesiz ki biz, anlayan bir topluluk için ayetlerimizi detaylı olarak açıkladık.‎"


(En'âm: 6/98) 


‎ وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُتَرَاكِبًاۚ وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ اَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ اُنْظُرُٓوا اِلٰى ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَيَنْعِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ


"‎O, gökten su indirendir. O (suyla) her türlü bitkiyi çıkardık. O (sudan) bir yeşillik çıkardık. Ondan da birbiri üzerine binmiş taneler çıkarırız. Hurma ağacının tomurcuğundan (yere) sarkmış salkımlar; birbirine benzeyen veya benzemeyen üzüm, zeytin ve nar bahçeleri… (O bahçeler) ürün verdiğinde meyvesine ve olgunluğuna bakın. Şüphesiz ki iman eden bir topluluk için bunda (ibret alınıp Allah’ın azamet ve gücünün anlaşılacağı) nice ayetler vardır.‎"


‎(En'âm: 6/99) 


 ‎ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَن۪ينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَصِفُونَ۟


"‎Cinleri yaratan (Allah) olmasına rağmen (tutup da) cinleri Allah’a ortak kıldılar. (Bununla yetinmeyip) hiçbir bilgiye dayanmadan Allah’a oğullar ve kızlar nispet ettiler. O (Allah), onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzeh ve yücedir.‎"


‎(En'âm: 6/100) 


 ‎ بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ


"‎(O,) gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir eşi olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir.‎"


‎(En'âm: 6/101) 


 ‎ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ


"‎İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekîl’dir.‎"


‎(En'âm: 6/102) 


(Neml: 27/59 - 65)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ


‎De ki: “Allah’a hamd, seçkin kullarına selam olsun.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa (Allah’a) ortak koştukları mı?‎"


‎(Neml: 27/59) 


 ‎ اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَنْبَتْنَا بِه۪ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ مَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ


"‎(Onlar mı daha hayırlıdır yoksa) gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren (Allah mı)? Ki o suyla, sizler için göz alıcı güzellikte bahçeler bitirdik. Siz, onun tek bir ağacını dahi bitiremezdiniz! Allah’la beraber başka bir ilah mı?! (Hayır, Allah’tan başka ilah yok!) İşin aslı onlar, (başka varlıkları Allah’a denk tutup) sapan bir topluluktur.‎"


‎(Neml: 27/60) 


 ‎ اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلَالَهَٓا اَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ


"‎(Onlar mı daha hayırlıdır yoksa) yeryüzünü yerleşke/yaşama alanı kılan, onun arasında ırmaklar yaratan, o (sarsılmasın diye dağlardan) kazıklar çakan, iki denizin arasına (birbirlerine karışmasınlar diye) engel koyan (Allah mı)? Allah’la beraber başka ilah mı?! (Hayır, Allah’tan başka ilah yok!) İşin aslı onların çoğu bilmiyorlar.‎"


‎(Neml: 27/61) 


 ‎ اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَٓاءَ الْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَۜ


"‎(Onlar mı daha hayırlıdır yoksa) dua ettiğinde darda kalmışın duasına icabet eden, kötülüğü gideren ve sizleri yeryüzünün halifeleri kılan (Allah mı)? Allah’la beraber başka ilah mı?! Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.‎"


‎(Neml: 27/62) 


 ‎اَمَّنْ يَهْد۪يكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ


"‎(Onlar mı daha hayırlıdır yoksa) karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren, rahmeti (olan yağmurdan önce) müjdeci olarak rüzgârları gönderen (Allah mı)? Allah’la beraber başka ilah mı?! Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.‎"


‎(Neml: 27/63) 


 ‎اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ


‎(Onlar mı daha hayırlıdır yoksa) yaratmayı ilkin başlatan sonra (dirilterek) onu tekrarlayacak olan, sizleri gökten ve yerden rızıklandıran (Allah mı)? Allah’la beraber başka ilah mı?! De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız (içinde hiçbir şüphe olmayan kesin) kanıtınızı getirin.”‎


‎(Neml: 27/64) 


 ‎ قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ


‎De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başkası gaybı bilmez.” Onlar, ne zaman diriltileceklerinin farkında değillerdir.‎"


‎(Neml: 27/65) 


Tüm bu delillerin varlığı ve açıklığına rağmen, Allah (Azze ve Celle), resûl göndermeden bir kavmi topluca helak etmez. Bir sonraki ayet bu gerçeği anlatmaktadır.


(Tevbe: 9/36)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ


"‎Şüphesiz ki Allah’ın yanında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden itibaren Allah’ın Kitabı’nda on ikidir. Bunlardan dördü (içinde savaşmanın yasak olduğu) haram aylardır. İşte dosdoğru din budur. (Öyleyse) bu aylar içinde (Allah’ın sınırlarını çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin. Müşriklerin sizlerle topluca savaştıkları gibi siz de onlarla topluca savaşın. Bilin ki Allah, muttakilerle beraberdir.‎"


‎(Tevbe: 9/36) 


Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için, (En’âm: 6/55) ayetine bakınız.)




Kimisi de fıtratında var olan bu bilginin peşine düşmeyip zan, hurafe ve varsayıma dayalı, gelenek ve âdetlerle beslenen bir inanç oluşturmaktadır. 


(A’râf: 7/172 - 173)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ


"‎(Hatırla!) Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Demişlerdi ki: “Evet! (Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk.” (Bu,) Kıyamet Günü, “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir.‎


(A'râf: 7/172) 


‎ اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْۚ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ


‎Ya da, “Babalarımız daha önce şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen (ve onları taklit eden) bir nesiliz. Batıl ehlinin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” dememeniz içindir.‎


(A'râf: 7/173) 


Ruhlar âleminde insanlardan alınan bu söz, sözlerin en önemlisi ve en değerlisi olan tevhid misakıdır. İnsan yaratıcı, rızık verici, mülk sahibi, kainatın işlerini düzenleyen ve koyduğu yasalarla insanları terbiye eden bir Rab olarak Allah (Azze ve Celle)' den başka ilâh tanıyacağına ve hiçbir varlığa bu yetkileri vermeyeceğine dair söz vermiştir. Ayet, tevhid misakının alınma nedeni olarak iki sebep zikretmiştir:


Birincisi:


 “Ben cahildim.”, “Habersizdim.”, “Duymadım.”, “Bilmiyordum.” gibi mazeretleri ortadan kaldırmaktır. Çünkü Allah (Azze ve Celle), insandan söz almakla kalmamış, onu tevhid fıtratı üzere yaratmıştır. 


(Rûm: 30/30)' da 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ


"‎Yüzünü (hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan muvahhid) bir hanîf olarak dine çevir. Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (uy). Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur. (Herkesi tevhid fıtratı üzere yaratmıştır.) İşte dosdoğru din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.‎"


(Rûm: 30/30) 


Ayrıca kâinat baştan sona Allah (Azze ve Celle)' nin varlık ve birliğine işaret eden ayetlerle donatılmıştır. 


(Bakara: 2/163 - 164)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟


"‎Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O, (özünde merhamet sahibi olan) Er-Rahmân ve (rahmetini kullarına eriştiren) Er-Rahîm’dir.‎"


(Bakara: 2/163) 


‎اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


"‎Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün peşi sıra yer değiştirmesinde, insanlara fayda sağlayarak denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirdiği ve ölümünden sonra yeryüzünü kendisiyle canlandırdığı suda, orada yaydığı farklı türdeki her bir canlıda, rüzgârların çevrilip yönlendirilmesinde, gök ile yer arasında emre amade kılınmış olan bulutlarda akledenler için (üzerinde düşünülerek bunları yapanın/yaratanın tek ilah olduğu ve kulluğun yalnızca O’na yapılması gerektiğine dair) deliller vardır.‎"


(Bakara: 2/164) 


163 ve 164. ayetler tevhid'in en açık delillerindendir. Tüm âlemleri yoktan var eden, düzenleyen, aralarında bir uyum ve ahenk kılan kim ise; insanların ibadet etmesi, boyun eğmesi, teslim olması ve yasalarına göre hayatlarına yön vermesi gereken hak ilah da odur.


Kur’ân’da “ilah” kavramı ve Kelime-i Tevhid’in açılımı için,


(Enbiyâ: 21/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ


"‎Senden önce gönderdiğimiz her resûle, “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.‎"


‎(Enbiyâ:  21/25) 


Kelime-i Tevhid red ve ispat içerikli iki cümleden oluşmaktadır. “La ilahe” diyerek uluhiyet tamamen reddedilmekte, “İllallah” diyerek uluhiyet yalnızca Allah (Azze ve Celle) için ispat edilmektedir. İlah nedir? İlah, Kur’ân ıstılahında, kendisine ibadet edilen demektir. Okumakta olduğumuz Enbiyâ Suresi 25. ayeti dışında,

(Meryem:  19/81 - 82)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّاۙ


"‎Kendilerine izzet/üstünlük/güç kaynağı olsun diye Allah’ın dışında ilahlar edindiler!‎"


‎(Meryem:  19/81) 


 ‎ كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا۟


"‎Asla! (Kıyamet Günü) onların ibadetlerini inkâr edecek ve onların karşısında (düşman olarak) yer alacaklar.‎"


‎(Meryem:  19/82) 


(Zuhruf:   43/45)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَاۗ اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ۟


"‎Senden önce gönderdiğimiz resûllerimize sor (bakalım), biz, Er-Rahmân’ın dışında ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız hiç?‎"


‎(Zuhruf:  43/45) 


Ayetler de bu anlama işaret etmiştir. Yani, Lailaheillallah dediğimizde:


“Allah’ın dışında ibadeti hak eden hiçbir varlık yoktur ve yalnızca Allah’a ibadet edeceğim.” demiş oluruz.


İlah, sadece sanıldığı gibi yaratan, rızık veren, yaşatan ve öldüren gibi anlamlara gelmez. Öyle olmuş olsa müşriklerin Kelime-i Tevhid’e davet edilmesi anlamsız olurdu. Zira onlar, bunların tamamına inandıklarını söylüyorlardı. 


(Yûnus:  10/31- 32)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ


‎De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulakların ve gözlerin sahibi kimdir? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan? İşleri çekip çeviren/yöneten kimdir?”, “Allah’tır.” diyecekler. De ki: “Öyleyse korkup sakınmaz mısınız?”‎


(Yûnus:  10/31) 


‎ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ


"‎İşte bu, sizin hak Rabbiniz olan Allah’tır. Haktan ötesi sapıklıktan başka bir şey midir? Nasıl olur da (O’na ibadet etmekten, putlara ibadet etmeye) çevrilirsiniz?‎"


‎(Yûnus:  10/32) 


Ancak onlar dua, adak, tavaf gibi ibadetleri Allah’tan başka varlıklara yapıyor, Allah’ın kanunları dışında kanunlar koyan ve toplumu bunlarla yöneten yöneticilerin peşinden gidiyorlardı. Böylece, Allah’tan başkasına ibadet ediyor ve Allah’ın dışında ilah edinmiş oluyorlardı. 


Müşrik, Allah (Azze ve Celle)' ye  inandığını iddia etse de imanı geçersizdir. Geniş açıklama için: 



Ayetlerin açıklaması:



(Mü’minûn:  23/84 - 90)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ


‎De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin) yer ve içindekiler kime aittir?”‎


‎(Mü'minûn:  23/84) 


 ‎ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ


‎“Allah’a aittir.” diyecekler… De ki: “Öğüt almaz mısınız?”‎


‎(Mü'minûn:  23/85) 


 ‎ قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ


‎De ki: “Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir?”‎


‎(Mü'minûn:  23/86) 


 ‎ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ


‎“Allah” diyecekler… De ki: “Korkup sakınmaz mısınız?”‎


‎(Mü'minûn:  23/87) 


 ‎ قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ


‎De ki: “Her şeyin mülkünü/yönetimini elinde bulunduran kim? O her şeyi koruyup himaye ederken, kendisine karşı kimsenin himaye edilemeyeceği kimdir? Şayet biliyorsanız (söyleyin kimdir o)?”‎


‎(Mü'minûn:  23/88) 


 ‎ سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ


‎“Allah” diyecekler.  De ki: “Nasıl oluyor da böyle büyüleniyor (şirkle aldanıp hakka karşı geliyorsunuz)?”‎


‎(Mü'minûn:  23/89) 


 ‎بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ


"‎(Hayır, öyle değil!) İşin aslı biz onlara hak olanı getirdik. Şüphesiz ki onlar, yalancılardır.‎"


(Mü'minûn:  23/90) 


Kur’ân’ın birçok yerinde müşriklere benzer sorular sorulmuş ve bu sorulara “Allah” diye cevap verecekleri belirtilmiştir. Ancak verdikleri bu cevaplar kabul edilmemiş, onların yalancı olduklarının altı çizilmiştir. Bu soruların cevabına “Allah” diyen ve bunu da inanarak söyleyen birinin Allah (Azze ve Celle)' yi  bırakıp, kendi eliyle yaptığı putlara tapması, Allah’a  rağmen kanunlar koyması Allah’ın koyduğu nizamı bırakıp beşerî yasaların ve ideolojilerin peşinden gitmesi hangi gerekçeyle izah edilebilir? Göklerin ve yerin yaratıcısının Allah  olduğunu defalarca ikrar etmelerine rağmen; 


(Fussilet:  41/9)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ


‎De ki: “Yoksa sizler, yeryüzünü iki günde yaratan (Allah’a) kâfirlik ediyor ve O’na denkler/ortaklar mı kılıyorsunuz? Bu, âlemlerin Rabbidir.”‎


‎(Fussilet:  41/9) 


Allah (Azze ve Celle)' ye  ortak koşmak demek, Allah’ı  inkâr etmek demektir. Velev ki müşrik, diliyle, “Rabbim, Allah’tır.” diyor olsun. Allah’ın varlık ve birliğine dair ikrarı ise ağızla söylenen, organlar ve amellerle yalanlanan bir yalandan ibarettir.


Ancak onlar dua, adak, tavaf gibi ibadetleri Allah’tan başka varlıklara yapıyor, Allah’ın kanunları dışında kanunlar koyan ve toplumu bunlarla yöneten yöneticilerin peşinden gidiyorlardı. Böylece, Allah’tan başkasına ibadet ediyor ve Allah’ın dışında ilah edinmiş oluyorlardı. 


(Tevbe:  9/31)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ


"‎Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir.‎"


‎(Tevbe:  9/31) 


(Yûnus:  10/18)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ


"‎Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.‎"


(Yûnus:  10/18) 


Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi  hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na  gereken saygıyı göstermezler. O’nu  vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah’la  aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah  kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır. 


(Bakara:  2/186)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ


"‎Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar.‎"


(Bakara:  2/186) 


Kur’ân’da “Sana sorarlarsa.” diye başlayan birçok ayet vardır. Tüm bu ayetlerde cevap kısmı “De ki.” diyerek başlar. Tek istisnası bu ayettir. Allah (Azze ve Celle) kendisini kullarına tanıtırken “De ki” lafzının dahi kendisi ile kulları arasına girmesine razı olmamıştır. Affedilmez bir günah olan şirkin kısımlarından biri de; Allah’tan  başkasına dua etmek, darda kalındığında ölü, diri ya da türbelerden medet ummaktır. Bu şirkin en belirgin sebeplerinden biri, Allah’ı  uzak görmek ve O’na  yakınlaşmak için aracıya ihtiyaç olduğuna inanmaktır. Allah  bu ayette şirk mantığını çürütmüş ve kullarına yakın olduğunu, dua edenlere doğrudan icabet edeceğini belirtmiştir. 


(Şirk mantığı ve çürütülmesine dair; (Nisâ:  4/48), (Mâide:  5/ 35), (En’âm:  6/136), (Yûnus:  10/18), (Sebe’:  34/22-23) ayetlerine bakınız.


(Mâide:  5/35)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


"‎Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve (sizi) Allah’a (yakınlaştıracak) vesileler arayın. Allah yolunda cihad edin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.‎"


(Mâide:  5/35) 


Selef-i Salihin müfessirlerinden Katâde (Rahimehullah) “vesile”yi şöyle açıklar:


“Allah (Azze ve Celle)' ye itaat ederek ve O’nu razı eden amelleri yaparak O’na yakınlaşın.” 


(Tefsîru’t Taberî, 10/291, 11902 No.lu rivayet)


İslam tarafından emredilerek ya da teşvik edilerek meşru kılınan her salih amel, Allah (Azze ve Celle)' ye yakınlaştıran bir vesiledir. Kur’ân, müminler ile müşriklerin vesile konusunda farklı tutum içerisinde olduklarını belirtir. Müminler, İslam’ın onay verdiği salih amel ve imanlarını Allah’a  yakınlaşmaya vesile kılarlar. Müşrikler ise Allah’a  yakınlaştırıcı vesileler uydurur, bunların şer’i olup olmamasına bakmazlar. 


(Yûnus:  10/18), (İsrâ:  17/56-57), (Zümer:  39/3) ayetlerine bakınız.)


(Sebe’:  34/22 - 23)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


 ‎ قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ


‎De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur.‎"


‎(Sebe’:  34/22) 


 ‎وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ


"‎O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber,) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler.‎


(Sebe’:  34/23) 


34/Sebe’ Suresi 22-23. ayetler, insanları şirk koşmaya sevk eden sebepleri ele almış ve çürütmüştür. 


Şöyle ki kendisinden fayda umulan bir varlık, dört sıfattan birine sahip olmalıdır. 


1. Mülkünde tek otorite olması. 


2. Tek otorite olmasa da ortak olarak mülk sahibi olması. 


3. Mülkte ortaklığı olmasa da yardımcı veya vezir olarak yetki sahibi olması.


4.  Üç özelliğe sahip olmasa da mülk sahibi nezdinde hatırı sayılır biri olması.


Allah (Azze ve Celle)  dört vasfı da kendi dışındaki tüm varlıklardan nefyetmiştir. Mülk, yalnızca Allah’ındır, hiçbir zerresinde ortağı yoktur, kimseye yetki ve yardımcılık vermemiştir. O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati yoktur... 


Öyleyse kul, dini Allah’a halis kılarak ve araya hiçbir aracı koymadan doğrudan Rabbine yönelmeli, O’ndan istemeli, O’ndan beklemelidir. 


Ayrıca Kur’ân’da şefaat kavramı için;


(Zuhruf:  43/86)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


 ‎ وَلَا يَمْلِكُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ


"‎Onun dışında dua ettikleri, şefaat yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna.‎"


(Zuhruf:  43/86) 


Ayet-i kerime iki hakikate temas etmektedir: 


a. Kur’ân’da nefyedilen ve olmadığı kabul edilen şefaat, mutlak değildir. Kur’ân’ın ifadesiyle Allah (Azze ve Celle)' nin  izin verdiği, razı olduğu, bilerek hakka şahitlik edenlerin şefaat yetkisi olabilir. 


(Bakara:  2/255)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ


"‎Allah; O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Hayat sahibi ve varlığa hayat veren) El-Hayy ve (var olmak için hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan) El-Kayyûm’dur. O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir. O’nun izni olmadan kim O’nun yanında şefaat edebilir? Onların önünde ve arkasında olanı bilir. O’nun dilediği dışında O’nun bilgisini kuşatıp (kavrayamazlar). Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları (gökleri ve yeri) korumak O’na ağır gelmez. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy ve (zatı ve sıfatları en büyük olan) El-Azîm’dir.‎"


‎(Bakara:  2/255) 


(Meryem:  19/87)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاۢ


"‎Er-Rahmân’ın katında söz almış olanların dışında, hiç kimse şefaat yetkisini elinde bulundurmayacaktır.‎"


(Meryem:  19/87) 


(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf:  43/ 86) ayetine bakınız.)


(Enbiyâ:  21/28)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ


"‎Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun razı olduklarından başkasına şefaat etmezler. Ve O’na karşı korkularından dolayı kalpleri ürpermektedir.‎"


(Enbiyâ:  21/28) 


(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf:  43/86) ayetine bakınız.)


Ancak Allah (Azze ve Celle)  kime şefaat yetkisi vereceği, kimlerden razı olacağı ve kimi şefaate nail kılacağını yalnızca Allah  bilir. Bu nedenle şefaat, yalnızca Allah’tan  istenir. 


(Zümer:  39/43-44)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ


Yoksa Allah’ın dışında şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar (şefaat yetkisine) sahip olmasalar ve (sizin onlara olan ibadetinize) akıl erdiremeseler dahi (yine de onları şefaatçi mi edineceksiniz)?”‎


‎(Zümer:  39/43) 


 ‎ قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعًاۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ


‎De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hâkimiyeti/ egemenliği O’na aittir. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”‎


‎(Zümer:  39/44) 


(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf:  43/86) ayetine bakınız.)


b. Hakka yani Kelime-i Tevhid’e şahitlik etmek bilerek olmalı, ilim üzere yapılmalıdır. Kişiye fayda sağlayan Kelime-i Tevhid neyi reddedip neyi kabul ettiğini bilerek söylenen Lâilaheillallâh’tır. 


(Muhammed:  47/19)' da


‎Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟ 


"‎Bil ki şüphesiz, Allah’tan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Kendi günahların, mümin erkek ve mümin kadınlar(ın günahları) için bağışlanma dile. Allah, dolandığınız yeri de konakladığınız yeri de bilir.‎"


(Muhammed:  47/19) 


Dünya'da ve ahirette kişiye fayda verecek olan Kelime-i Tevhid; ilim üzere, neyin kabul edilip neyin reddedildiği anlaşılarak söylenen Kelime-i Tevhid’dir. 


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:


“Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer.” 


(Müslim, 26; Ahmed, 464)


Kelime-i Tevhid’i ilim üzere söylemek için;


(Fâtiha:  1/5), (Bakara, 256), (Yûsuf:  12/40), (Enbiyâ:  21/25) ayetlerine bakınız.)


(Âl-i İmran:  3/64)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ


‎De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, sizinle bizim aramızda ortak bir kelimede buluşalım: Yalnızca Allah’a ibadet edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım, (Allah’ı bırakıp da) birbirimizi Allah’ın dışında rabbler edinmeyelim.” Şayet yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahit olun ki biz Müslimlerdeniz/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullardanız.”‎


(Âl-i İmran:  3/64) 


Ehl-i Kitab’ın davet edildiği ortak kelime, Kelime-i Tevhid’dir. Âdem (aleyhisselâm)' dan Muhammed Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e kadar tüm resûller insanları Lailaheillallah’a davet etmişlerdir. 


(Enbiyâ:  21/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ


"‎Senden önce gönderdiğimiz her resûle, “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.‎"


(Enbiyâ:  21/25) 


Ayet, tüm peygamberlerin dini olan İslam’ın hangi asıllar üzerine inşa edildiğini anlatan en kapsamlı ayettir:


Kelime-i Tevhid red ve ispat içerikli iki cümleden oluşmaktadır. “La ilahe” diyerek uluhiyet tamamen reddedilmekte, “İllallah” diyerek uluhiyet yalnızca Allah (Azze ve Celle) için ispat edilmektedir. 



İlah nedir?: 



İlah: Kur’ân ıstılahında, kendisine ibadet edilen demektir. Okumakta olduğumuz Enbiyâ Suresi 25. ayeti dışında: 


(Meryem:  19/81 - 82), (Zuhruf:  43/45) ayetlerine bakınız.)


Ayetler de bu anlama işaret etmiştir. Yani, Lailaheillallah dediğimizde: 


“Allah’ın dışında ibadeti hak eden hiçbir varlık yoktur ve yalnızca Allah’a ibadet edeceğim.” demiş oluruz. 


İlah, sadece sanıldığı gibi yaratan, rızık veren, yaşatan ve öldüren gibi anlamlara gelmez. Öyle olmuş olsa müşriklerin Kelime-i Tevhid’e davet edilmesi anlamsız olurdu. Zira onlar, bunların tamamına inandıklarını söylüyorlardı. 


(Yûnus:  10/31 - 32) ayetlerine bakınız.)


Ancak onlar dua, adak, tavaf gibi ibadetleri Allah’tan başka varlıklara yapıyor, Allah’ın kanunları dışında kanunlar koyan ve toplumu bunlarla yöneten yöneticilerin peşinden gidiyorlardı. Böylece, Allah’tan başkasına ibadet ediyor ve Allah’ın dışında ilah edinmiş oluyorlardı. 


(Tevbe:  9/31), (Yûnus:  10/18), (Yûsuf:  12/ 37 - 40) ayetlerine bakınız.)


(Yûsuf:  12/37 - 40)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ


‎Dedi ki: “Size rızık olarak yiyeceğiniz bir yemek gelmeden önce mutlaka yorumunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgidendir. Şüphesiz ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini terk ettim.”‎


(Yûsuf:  12/37) 


 ‎وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ


‎“Babalarım olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmamız söz konusu dahi olamaz. Bu hem bize hem de insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”‎


(Yûsuf:  12/38) 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ


‎“Ey zindan arkadaşlarım! (Hiç düşündünüz mü?) Birbirinden ayrı, darmadağınık rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid ve (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr olan Allah mı?”‎


‎(Yûsuf:  12/39) 


 ‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


‎“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎


(Yûsuf:  12/40) 


İbrahim (aleyhisselâm)' ın  milleti için  (Mümtehine:  60/4) ayetine bakınız.)


37 ila 40. ayetler göstermiştir ki;


a. Tevhid'e çağrı, İslam'i çalışmaların temelidir. Her zaman ve mekânda muvahhidin önceliği tevhid olmalıdır. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın  zindanda olması, iftiraya uğraması, yanına gelenlerin tevhid'i hiç bilmiyor olmaları, sordukları rüyanın tevhid ile uzaktan yakından ilgisinin olmaması Yûsuf (aleyhisselâm)' ı tevhid'i anlatmaktan alıkoymamıştır.


b. Tevhidin ana delili, çokluğun kaos, tekliğin selamet olması gerçeğidir.  


(Enbiyâ:  21/22)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ


"‎Şayet (göklerde ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı (düzen) bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"


‎(Enbiyâ:  21/22) 


(Mü’minûn:  23/91)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ


"‎Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"


‎(Mü'minûn:  23/91) 


Tüm bunlara ilaveten resûller yollanmış ve insanları tevhide davet etmişlerdir. 


(Nisâ: 4/165)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ رُسُلًا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا


"‎Müjdeleyici ve uyarıcı resûller (gönderdik). Tâ ki resûllerden sonra insanların Allah’a (“Bilmiyorduk, duymadık.” gibi bahane olarak) sunacakları bir hüccetleri kalmasın. Allah, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.‎"


‎(Nisâ: 4/165) 


Bunca delile rağmen cehalet, yaratılış gayesi olan tevhid hususunda mazeret değildir. 


İkincisi ise: 


“Babama, hocama, şeyhime, liderime uydum, taklit ettim.” gibi kişinin taklitçi olduğuna dair özrünü ortadan kaldırmaktır.


Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşan kişinin taklidinin mazeret olmadığına dair: 


(Bakara: 2/166 - 167)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ


"‎Kendisine tabi olunan (dinî ve siyasi liderler) tabi olanlardan teberrî edip uzaklaştıklarında ve azabı gördüklerinde aralarındaki (dostluk, akrabalık, ticari, dinî tüm) bağlar kopmuş olacaktır.‎"


‎(Bakara: 2/166) 


 ‎ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟


"‎Tabi olanlar diyecekler ki: “Keşke bir fırsatımız olsa da onların bizden teberrî edip uzaklaştığı gibi biz de onlardan teberrî edip uzaklaşabilsek.” Allah bunun gibi pişmanlık vesilesi olan amellerini onlara gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir!‎"


‎(Bakara: 2/167) 


Tebaanın liderlerinden, liderlerin tebaadan teberrî edip uzaklaşması, lanetleşmesi ve birbirlerini suçlaması kıyametin ibretlik sahnelerindendir. 


(A’râf: 7/38 - 39)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعًاۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِۜ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ


‎(Allah,) “Sizden önce ateşe girmiş olan cin ve insan topluluklarıyla beraber siz de ateşe girin.” der. Her ümmet oraya girdiğinde, (kendisi gibi sapık olan) kardeşini (ümmetleri) lanetler. Sonunda hepsi bir araya toplanınca sonradan gelmiş olanlar, önceden yaşamış olanlar için, “Rabbimiz! Bunlar bizi saptırdılar. Onlara ateşten kat kat azap ver.” der. (Allah) buyuracak ki: “Hepinize kat kat (azap) vardır. Fakat bilmiyorsunuz.”‎


(A'râf: 7/38) 


‎ وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟


‎Önce yaşamış olanlar, sonradan gelenlere diyecekler ki: “Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz/ayrıcalığınız yoktur. Kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.”‎


‎(A'râf: 7/39) 


Meşruiyetini İslam’dan almayan liderler/önderler ve tebaalarının ahiretteki durumları için 


(İbrahîm: 14/21)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعًا فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَح۪يصٍ۟


"‎Hepsi beraber Allah’ın huzuruna çıkarlar. (Tağutlar tarafından sömürülüp fakirleştirilerek, işkence ve zorbalıkla onursuzlaştırılmış olan) mustazaflar, müstekbirlere derler ki: “Biz (dünyada) sizin tebaanızdık. Şimdi siz, Allah’ın azabına karşı bizi koruyabilecek misiniz/bize bir faydanız olacak mı?” Diyecekler ki: “Şayet Allah bizi hidayet etmiş olsaydı, biz de sizi hidayet edebilirdik. (Artık bir önemi yok.) İster (bu azaba) sabredelim, ister dövünüp yakınalım fark etmez, bizim için kaçış yoktur.”‎


(İbrahîm: 14/21) 


Meşruiyetini İslam’dan almayan liderler ve tebaalarının ahiretteki durumları için (Bakara: 2/167) ayetine bakınız.)


(Ahzâb: 33/67 - 68)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا 


‎Diyecekler ki: “Rabbimiz! Bizler efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik. (Onlar da) bizi (doğru yoldan) saptırdılar.”‎


‎(Ahzâb: 33/67) 


 ‎ رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَب۪يرًا۟


‎“Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.”‎


(Ahzâb: 33/68) 


(Sebe’: 34/31 - 33)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ


‎Kâfirler dediler ki: “Bu Kur’ân’a da onun öncesinde gelmiş (Kitaplara da) inanmayız.” Sen, o zalimleri Rabblerinin huzurunda durdurulurken bir görseydin! Birbirlerine laf atarlar. Zayıf bırakılmış (mustazaf)lar, büyüklenen (müstekbir)lere derler ki: “Siz olmamış olsaydınız biz, müminler olurduk.”‎


‎(Sebe’: 34/31) 


 ‎قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُٓوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَٓاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِم۪ينَ


‎Müstekbirler, mustazaflara derler ki: “Hidayet size geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk? (Hayır, öyle değil!) Bilakis sizler, suçlu günahkârlardınız.”‎


‎(Sebe’: 34/32) 


‎ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَأْمُرُونَنَٓا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۜ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ ف۪ٓي اَعْنَاقِ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


"‎Mustazaflar, müstekbir olanlara derler ki: “Bilakis (işiniz gücünüz) gece gündüz hile (yapmaktı)… (Çünkü) siz, Allah’a karşı kâfir olmamızı ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz bize.” Azabı gördüklerinde (için için yanarak) pişmanlıklarını gizleyecekler. Biz, kâfirlerin boynuna zincirli halkalar geçirdik. (Ne yani) yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?‎"


(Sebe’: 34/33) 


Meşruiyetini İslam’dan almayan liderler ve tebaalarının ahiretteki durumları için (Bakara: 2/167) ayetine bakınız.)

Bu sahnenin yaşanmaması için her insanın dinini güzel bir şekilde öğrenmesi, tabi olduğu ve itaat ettiği dinî ve siyasi liderleri vahyin ölçülerine göre değerlendirmesi gerekir.


Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için 


(En’âm: 6/55)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟


"‎Suçlu günahkârların yolları apaçık belli olsun diye ayetlerimizi işte böyle tafsilatlandırıyoruz.‎"


(En'âm: 6/55) 


Yüce Allah, Kur’ân’ın ayetlerini önce muhkem kılmış sonrada El-Hakîm ve El-Habîr ismiyle detaylandırmış, tafsilatlı olarak açıklamıştır. Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir Kitap olmasının hikmetlerini şöyle açıklamıştır. 


- Tek olan Allah’a tevhid üzere kulluk edilmesi için: 


(Hûd: 11/1 - 2)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ


"‎Elif, Lâm, Râ. (Bu,) ayetleri sağlamlaştırılıp (muhkem kılınmış) sonra da (hüküm ve hikmet sahibi) Hakîm ve (her şeyden haberdar) Habîr (olan Allah) tarafından detaylı olarak açıklanmış bir Kitap’tır.‎"


(Hûd: 11/1) 


Kur’ân’ın mufassal/ detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için (En’âm: 6/55) ayetine bakınız.)


‎ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ


"‎(Ayetlerin Allah tarafından muhkem kılınıp, sonra detaylı bir şekilde açıklanmasının nedeni) Allah’tan başkasına ibadet etmemenizdir. Şüphesiz ki ben, size O’ndan bir uyarıcı ve müjdeciyim.‎"


(Hûd: 11/2) 


Kitab’ın indiriliş gayesi için:


(Nisâ: 4/105)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يمًاۙ


"‎İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye bu Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma!‎"


(Nisâ: 4/105) 



Kur’ân’ın indiriliş gayesi şu ayetlerde açıklanmıştır: 



İnsanlar arasındaki ihtilafı gidermek:


(Bakara: 2/213)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ


"‎İnsanlar (tevhid üzere yaşayan) tek bir ümmetti. (İhtilafa düştüler.) Allah (aralarındaki ihtilafı gidersin diye) müjdeleyici ve uyarıcı nebiler gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hakem olsun diye nebilerle beraber hak olan Kitab’ı indirdi. O (Kitap konusunda) anlaşmazlığa düşenler; kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarında azgınlık/kıskançlık/ bir diğer gruba üstünlük sağlama isteği taşıyan Ehl-i Kitap’tan başkası değildi. Hakkında ihtilafa düştükleri meselede Allah, iman edenleri izniyle hakka hidayet etti. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.‎"


(Bakara: 2/213) 


Kitab’ın indiriliş gayesi için (Nisâ: 4/105) ayetine bakınız.)


Anayasa kabul edilip insanlar arasında onunla hükmetmek: 


(Nisâ: 4/105)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يمًاۙ


"‎İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye bu Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma!‎"


(Nisâ: 4/105) 


Mü'min'leri onunla müjdeleyip kâfirleri korkutmak: 


(Meryem: 19/97)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْمًا لُدًّا


"‎O (Kur’ân’la) muttakileri müjdeleyesin ve inatçı topluluğu uyarasın diye onu senin dilinle kolaylaştırdık.‎"


(Meryem: 19/97) 


Kitab’ın indiriliş gayesi için (Nisâ: 4/105) ayetine bakınız.)

 

Tüm varlığı uyarmak ve Allah (Azze ve Celle)' nin hücceti olmak: 


(En’âm: 6/19)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ


‎De ki: “Kimin şahitliği en büyüktür?” De ki: “Allah, benim ve sizin aranızda şahittir. Sizi ve kime ulaşırsa onu uyarmam için bu Kur’ân bana vahyedildi. Yoksa siz, Allah ile beraber başka ilahların olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “Ancak O, tek ilahtır ve şüphesiz ki ben, O’na ortak koştuklarınızdan berîyim/ uzağım.”‎


(En'âm: 6/19) 


Kureyş’in büyükleri Allah Resûlü Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e geldiler ve dediler ki: 


“Muhammed! Senin doğruluğuna hiç kimse şahitlik etmiyor. Yahudi ve Hristiyanlara’da sorduk. Sana dair ellerinde bir bilgi olmadığını söylediler. Söyler misin, senin şahidin kim?” 


Bunun üzerine (En'âm: 6/19) ayeti indi. 


(bk. Zadu’l Mesir)


Tevhid davasının şahidi Allah’tır. Bu davanın başka hiçbir delile/ şahitliğe/ onaya ihtiyacı yoktur. Allah (Azze ve Celle) kullarıyla konuştuğu Kur’ân boyunca bu şahitliğini dillendirmiş, akla ve fıtrata hitap eden etkili delilleriyle tevhid davasını desteklemiştir. Tevhid ehli, Eş-Şehid olan Allah’ın şahitliğini hissetmeli, onunla şeref duymalıdır. 

Ayrıca bu ayet; Kelime-i Tevhid’i tefsir eden ayetlerdendir. Kelime-i Tevhid ile dile getirilen şahitlik; Allah’ın hak ve tek ilah olduğunu ilan etmek ve O’nun dışında ibadet edilen sahte ilahlardan/ Tağut'lardan berî olmaktır. 


(Enbiya: 21/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ


"‎Senden önce gönderdiğimiz her resûle, “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.‎"


(Enbiyâ: 21/25) 


Kelime-i Tevhid red ve ispat içerikli iki cümleden oluşmaktadır. “La ilahe” diyerek uluhiyet tamamen reddedilmekte, “İllallah” diyerek uluhiyet yalnızca Allah (Azze ve Celle) için ispat edilmektedir. 

ŞİRK:

Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşrikin akıbeti:

(Nisâ:  4/48)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎‎ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا


"‎Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur.‎"


(Nisâ:  4/48) 


1. “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya rubûbiyyetinde, ulûhiyyetinde, isim ve sıfatlarında eş benzer ve denk tanımak” demektir.


Şirk koşan kimseye “müşrik” denir. Şirk'in zıddı ise tevhîd'dir.


2. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın yaratan, yaşatan, yöneten, idâre eden, hüküm veren, işleri dengede tutan, rızık veren, dirilten ve öldüren gibi rablık özelliklerinden birini yahut bir kaçını Allâh’tan başkasına vermek O’na rubûbiyyette şirk koşmaktır. Yani Allâh’u Teâlâ’ya rablığında ortak koşmaktır. 


(Enâm: 6/102)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


‎ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ


“İşte Rabbiniz Allâh budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse yalnız O’na ibâdet edin. Zîrâ O, her şeye vekîldir.”


(Enâm: 6/102)


3. Kurban kesmek ve muhâkeme olmak gibi görünen yahut duâ ve tevekkül gibi görünmeyen herhangi bir ibâdet çeşidini Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasına yapmak O’na ulûhiyyette şirk koşmaktır. Yani Allâh’a ilâhlığında ortak koşmaktır.


(Nisâ: 4/36)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:


‎ وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًاۙ


"‎Allah’a ibadet edin, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın. Anne babaya, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere/ihtiyaç sahibi yoksullara, akrabanız olan komşuya, akraba olmayan komşuya, yanınızda olan arkadaşa, yolda kalmışa ve ellerinizin altında bulunanlara (köle ve cariyelere) iyilik yapın. Şüphesiz ki Allah, kibirli ve böbürlenen kimseleri sevmez.‎"


(Nisâ: 4/36)


4. Bir şeyin hükmü ona verilen isme değil, o işin hakîkatine tâbidir. İşi yapanın itikadı önemli değildir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya şirk koşan bir kimse kendi nefsini müşrik olarak isimlendirmese de müşriktir. Bunun gibi yapmış olduğu fiili ilâh edinmek, ibâdet etmek, şirk koşmak olarak nitelendirmese de bunun bir önemi yoktur.


5. Şirk, büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdır:


Büyük şirk: 


kişiyi İslâm Dîni’nden çıkaran şirktir. Tevbe edilmeği takdirde ebedî olarak cehennemde kalmayı gerektirir. Müslümanlarla bağını koparan, canından ve malından dokunulmazlığı kaldıran en büyük haram en büyük Küfür'dür.


(Mâide: 5/72)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ


‎Andolsun ki, “Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir.” diyenler kâfir olmuştur. (Oysa) Mesîh demişti ki: “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Şüphesiz ki kim Allah’a şirk koşarsa Allah cenneti ona haram kılar. Onun barınağı ateştir. Zalimler için yardımcı da yoktur.”‎


(Mâide: 5/72)


6. Şirkin cehâletle yahut düşmanlıkla, şaka yahut ciddiyetle olması arasında kişinin küfre girmesi açısından fark yoktur. Şirk işleyen müşrik'tir.


7. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasına ibâdet eden yani herhangi bir ibâdeti Allâh’tan başkasına yapan müşriktir. Böyle bir kimsenin kelime-i şehâdeti söylemesinin yahut namaz ve zekât gibi zâhir ibâdetleri yerine getirmesinin şirkten tevbe edip Allâh’a ihlâs ile yönelmediği sürece bir faydası yoktur.


(Tevbe: 9/11)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ


"‎Şayet (şirkten) tevbe eder, namazı kılar, zekâtı da verirlerse (onlar) dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle detaylı bir şekilde açıklarız.‎"


(Tevbe: 9/11)


8.  Sâlih kimselerin şefaat etmek ve sırâtı geçirmek gibi dîni, yağmur ve bereket vermek gibi dünyevî olaylar hakkında tasarruflarının bulunduğuna inanmak, sâlihlerin kabirlerine giderek onlardan hidâyet gibi dîni, mal ve çocuğa kavuşmak dünyevî bir istekte bulunmak, onları Allâh ile kul arasında aracı edinmek, onlara sığınmak, tevekkül etmek ve yardıma çağırmak şirktir. Böyle bir amelin sâhibi de müşriktir.


(Zumer: 39/3)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:


‎ اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ


“İyi bilin ki, hâlis (katışıksız) dîn yalnız Allâh’ındır. O’nu bırakıp da başka velîler edinenler: ‘Biz onlara sadece, bizi Allâh’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz’ diyorlar. Şüphesiz Allâh, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allâh, yalancı ve kâfir olanları doğru yola iletmez.”


(Zumer: 39/3)


9.  Sâlih kimselerin yüzü suyu hürmetine yahut haklarını ileri sürerek Allâh’tan istekte bulunmak duâda taşkınlık olup, haramdır.


(Arâf: 7/55)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:


‎ اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَۚ


“Rabbinize için için ve yalvararak dua edin. O, taşkınlık yapanları gerçekten sevmez.”


(Arâf: 7/55)


10. Kabirlerin yükseltilmesi ve buraların mescid haline getirilmesi haramdır. Kabirlerin mescid haline getirilmesi lanetli bir iş olup, şirkin en büyük sebeblerinden biridir.


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


“İyi bilin ki, sizden öncekiler peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinirdi. Dikkat edin! Kabirleri mescidler edinmeyin, sizi bundan men ediyorum.”


(Müslim (532); Taberânî (el-Evsat: 4357)


“Allâh’ın lâneti Yahûdî ve Hıristiyanların üzerine olsun. Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler.”


(Buhârî (1330); Müslim (529)


11. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın hükümlerinden başkasını kabul etmek, bunları benimsemek, meşru görmek, itaat etmek ve muhâkeme olmak şirktir.


(Nisâ: 4/65)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا


“Hayır! Senin Rabbine andolsun ki; onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe îmân etmiş olmazlar.”


(Nisâ: 4/65)


12. Gaybı bilmek, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.


(Neml: 27/65)' de


Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ


‎De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başkası gaybı bilmez.” Onlar, ne zaman diriltileceklerinin farkında değillerdir.‎"


(Neml: 27/65)


Gaybtan haber veren ve onun verdiği haberi tasdik eden kişi kâfir olur.


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


Allâh’ın zikrettiği dışında yıldızlar ilminden bir bölüm alan kimse, sihirden de bir bölüm almış olur. Müneccim, kâhindir. Kâhin, sihirbazdır. Sihirbaz da kâfirdir.”


(Ebu Dâvud (3905); İbn Mâce (3726)


“Kim bir kâhine gelip onun söylediğini doğrularsa Allâh’ın Muhammed’e indirdiğinden dışarı çıkmıştır.”


(Ebû Dâvud (3904); Tirmizî (135)


13. Şirk, Allâh’ın asla bağışlamayacağı en büyük günahtır.


(Nisâ: 4/116)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:


‎ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا


"‎Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediğine bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa (geri dönüşü zor ve) uzak bir sapıtmayla sapıtmış olur.‎"


(Nisâ: 4/116)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur:


“En büyük günah, seni yarattığı halde Allâh’a şirk koşmandır.”


(Buhârî (4477); Müslim (141)


14.  Şirk, tüm söz amelleri boşa çıkarır ve geçersiz kılar.


(Zumer: 39/65)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:


‎ وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ


“Andolsun ki, sana ve senden öncekilere (geçmiş peygamberlere) şöyle vahyedildi: Eğer Allâh’a şirk koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun.”


(Zumer: 39/65)


15.  Şirk, ebedî olarak cehennemde kalmayı gerektirir. Şirk üzere ölen bir kimse sonsuz olarak cehennemde kalacak ve asla cennete giremeyecektir.


(Mâide: 5/72)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: 


‎ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ


‎Andolsun ki, “Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir.” diyenler kâfir olmuştur. (Oysa) Mesîh demişti ki: “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Şüphesiz ki kim Allah’a şirk koşarsa Allah cenneti ona haram kılar. Onun barınağı ateştir. Zalimler için yardımcı da yoktur.”‎


(Mâide: 5/72)


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur:


“Her kim Allâh’a hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmaksızın kavuşursa (tevhîd üzere ölürse) cennete girer. Her kim de O’na herhangi bir şeyi şirk koşarak kavuşursa (ölürse ebedî olarak) cehenneme girer.”


(Buhârî (129); Müslim (152)


16. Şirk, kişinin canından ve malından korumayı kaldırır.


(Tevbe: 9/5)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:


‎ فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


"‎Haram aylar çıktığında, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın onları kuşatın ve her gözetleme yerine onlar için oturup (onları gözetleyin). Şayet (şirkten) tevbe eder, namazı dosdoğru kılar ve zekâtı verirlerse yollarını açın/onları serbest bırakın. Şüphesiz ki Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.‎"


(Tevbe: 9/5)


17. Şirk, Müslümanlarla velâyet bağını kaldırır. Çünkü sadece Müslümanlar birbirlerinin velîleridir.


(Tevbe: 9/71)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ


"‎Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Resûl’üne itaat ederler. Allah’ın rahmet edecekleri onlardır işte! Şüphesiz ki Allah, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.‎"


(Tevbe: 9/71)


18. Şirk, Müslümanlarla mirâs alıp vermeye engeldir.


Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


“Müslüman kâfire; kâfir de Müslümana mirâsçı olamaz.”


(Buhârî (6764); Müslim (1614)


19. Küçük şirk: 


kişiyi İslâm Dîni’nden çıkarmayan şirktir. Ancak tevhidin kemâline aykırıdır ve büyük şirke vesiledir. Allâh’u Teâlâ’dan başkası adına yemin etmek gibi sözlü; belâyı gidermekte sebeb olması için halka ve ip bağlamak gibi fiili; riyâ ve şöhret gibi irâde ve niyetlerde olmak üzere üç kısma ayrılır.


İslam’ın ibadet olarak kabul ettiği bir eylemi Allah’tan başkasına yapmak ya da Allah’a ait sıfatlardan birini herhangi bir varlığa vermektir. Şirkin bir çok çeşidi vardır. Şirk'in çeşitlerinden bir kaç tanesini ve en önemli'lerini kısaca ayetler ve Hadisler ile  anlatayım.



Sevgide şirk:



(Bakara:  2/165)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ


"‎(Tüm bu gerçekleri bilmelerine rağmen) insanlardan öylesi vardır ki Allah’ın dışında birtakım varlıkları Allah’a denkler/ortaklar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha kuvvetlidir. O zalim olanlar azabı gördüklerinde kuvvetin tamamının Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın çetin bir azap sahibi olduğunu anlayacaklardır.‎"


(Bakara:  2/165) 


Herhangi bir varlığı Allah’ı sever gibi ya da Allah’tan daha fazla sevmek, affedilmez günahlardan olan şirk'in kısımlarındandır. Kıyamet Günü müşriklerin yaşayacağı pişmanlıkların başında salih insanları, onların ruhaniyetini ve onları temsil eden put/türbe/kabir gibi şeyleri sevgi, korku, fayda bekleme ve zararı defetmede Allah’a denk tutmak gelir. 


(Şuarâ:  26/96-98)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ


"‎Orada birbirleriyle tartışarak diyecekler ki:‎"


‎(Şuarâ:  26/96) 


 ‎ تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ


‎“Allah’a yemin olsun ki bizler apaçık bir sapıklık içindeydik.”‎


‎(Şuarâ:  26/97) 


 ‎ اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ


‎“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuştuk. (O’nu sever gibi sizi sevmiş, O’ndan korkar gibi sizden korkmuş, O’na yönelir gibi size tevbe vermiş, O’ndan medet umar gibi sizin himmetinize sığınmış ve O’nun otoritesine boyun eğer gibi sizin yasalarınıza boyun eğmiştik.)”‎


(Şuarâ:  26/98) 


(Nûh:  71/23)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ


‎“Ve dediler ki: ‘Sakın ha ilahlarınızı bırakmayın. Ved, Suva, Yeğus, Yauk ve Nesr’i de bırakmayın.’ ”‎


(Nûh:  71/23) 


İbni Abbâs (radıyallahu anhümâ)' dan şöyle rivayet edilmiştir:


Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:


“Nûh Kavmi’nin putları daha sonra Arapların putları olmuştur.  Bunlar Nûh Kavmi’nden salih kişilerin adlarıydı. Onlar vefat edince, şeytan onların kavimlerine, oturdukları meclislere putlar dikmelerini ve diktikleri putlara bu isimleri vermelerini fısıldamıştı. Böyle yaptılar. Onlar vefat edinceye kadar bunlara ibadet edilmemişti. Onlar helak olup ilim ortadan kalkınca insanlar bunlara ibadet etmeye başladılar.” 


(Buhari, 4920)



İtaatte şirk:



(Tevbe:  9/31)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ


"‎Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir.‎"


‎(Tevbe:  9/31) 



Dua ve ibadette şirk:



(A’râf:  7/37)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ


"‎Allah’a, yalan uydurarak iftira eden veya (Allah’ın) ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Bunlara, Kitap’tan nasipleri, (kendileri için takdir olunan hayır ve şer) erişir. Nihayet canlarını almak için elçilerimiz onlara geldiğinde derler ki: “Allah’ı bırakıp dua ettikleriniz nerede?” Derler ki: “Onlar bizi (terk edip) kayboldular.” Ve kâfir olduklarına dair kendileri aleyhine şahitlik ettiler.‎"


‎(A'râf:  7/37) 


(Yûnus:  10/104 - 106)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ د۪ين۪ي فَلَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ اَعْبُدُ اللّٰهَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْۚ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ


‎De ki: “Ey insanlar! Şayet benim dinimden şüphedeyseniz (şunu bilin ki:) ben, Allah’ı bırakıp da ibadet ettiklerinize ibadet etmem. Ama ben sizleri vefat ettiren Allah’a ibadet ederim. Ve ben, müminlerden olmakla emrolundum. (İşte ilahlarınıza meydan okuyorum. Şayet güçleri varsa ibadet etmediğim için beni cezalandırsınlar da görelim.)”‎


(Yûnus:  10/104) 


 ‎ وَاَنْ اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۚ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ


"‎Ve yüzünü hanîf olarak dine çevir! Sakın müşriklerden olma!‎"


‎(Yûnus:  10/105) 


‎ وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَۚ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِم۪ينَ


"‎Allah’ı bırakıp da sana fayda ve zarar vermeyecek olan varlıklara dua etme! Şayet böyle yaparsan hiç kuşkusuz, zalimlerden / müşriklerden olursun.‎"


(Yûnus:  10/106) 


10/106) 


104-106. ayetler, Allah Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e tevhid üzere olması ve bunu ilan etmesinin emredildiği ayetlerdir. Tevhidin özü kulluk, kulluğun özü ibadet, ibadetin özü de duadır. Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dahi olsa Allah’ı bırakıp kendilerine bile fayda ve zararı olmayan, yaratamayan, rızık veremeyen, ölüm ve hastalığı kendilerinden savamayan varlıklara dua edenler zalimlerden yani müşriklerden olurlar.



Yasama ve kanun koymada şirk: 



(Kehf:  18/26)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا


‎De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”‎


‎(Kehf:  18/26) 


(Şûrâ:  42/21)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ


"‎Yoksa, Allah’ın izin vermediği şeyleri, kendilerine dinden şeriat kılan/kanun yapan ortakları mı var? Şayet (azaplarının kıyamete erteleneceğine dair) kesin bir söz olmasaydı elbette, aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zalimlere can yakıcı bir azap vardır.‎"


(Şûrâ:  42/21) 


Allah’ın izin vermediği şeyleri şeriat hâline getiren, haram helal, yasak serbest şeklinde kanunlaştıranlar, Allah’a şirk koşulan ortaklardır. Çünkü kanun yapma, şeriat belirleme ve yasama Allah (Azze ve Celle)' nin en belirgin sıfatlarındandır. 


(Yûsuf:  12/37 - 40)' da


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ


Dedi ki: “Size rızık olarak yiyeceğiniz bir yemek gelmeden önce mutlaka yorumunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgidendir. Şüphesiz ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini terk ettim.”‎


‎(Yûsuf:  12/37) 


 ‎وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ


“Babalarım olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmamız söz konusu dahi olamaz. Bu hem bize hem de insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”‎


‎(Yûsuf:  12/38) 


 ‎ يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ


“Ey zindan arkadaşlarım! (Hiç düşündünüz mü?) Birbirinden ayrı, darmadağınık rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid ve (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr olan Allah mı?”‎


‎(Yûsuf:  12/39) 


‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


‎“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎


(Yûsuf:  12/40) 


37 ila 40. ayetler göstermiştir ki;


a. Tevhide çağrı, İslami çalışmaların temelidir. Her zaman ve mekânda muvahhidin önceliği tevhid olmalıdır. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın zindanda olması, iftiraya uğraması, yanına gelenlerin tevhidi hiç bilmiyor olmaları, sordukları rüyanın tevhidle uzaktan yakından ilgisinin olmaması Yûsuf (aleyhisselâm)' ı tevhidi anlatmaktan alıkoymamıştır.


b. Tevhidin ana delili, çokluğun kaos, tekliğin selamet olması gerçeğidir.  


(Enbiyâ:  21/22)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ


"‎Şayet (göklerde ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı (düzen) bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"


‎(Enbiyâ:  21/22) 


(Mü’minûn:  23/91)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ


"‎Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"


‎(Mü'minûn:  23/91) 





Bazı varlıkları toplumu kaynaştırmak için Putlaştırma şirki:





(Ankebût:  29/25)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَانًاۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۘ وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ


‎Dedi ki: “Siz, Allah’ı bırakıp, sizi birbirinize ısındırsın/aranızda sevgi bağı oluştursun diye dünya hayatında putları (ilah) edindiniz. Sonra Kıyamet Günü’nde (sevgi bir yana) kiminiz kiminizi inkâr edecek, kiminiz de kiminize lanet edecektir. Barınağınız ateştir. Hiçbir yardımcınız da yoktur.”‎


‎(Ankebût:  29/25) 


Müşrikler, farklı amaçlarla putlar edinirler. Bazen salih olduğuna inandıkları birinin temsilî putunu yapar, kendilerini Allah (Azze ve Celle)' ye yaklaştırmasını umarlar. Bazen de toplumu bir arada tutacak, kaynaştırıp bütünleştirecek bazı değerleri put hâline getirirler. Ona secde etmemeleri veya kurban kesmemeleri onu put olmaktan çıkarmaz. Bu bazen bir bayrak bazen bir anıt bazen özel bir gün ya da resim/ heykel olabilir. 


Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşan kimse, Allah’a en büyük iftirayı atmış, zulümlerin, Küfürün en büyüğünü işlemiştir.


(Lokmân:  31/13)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِه۪ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِۜ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ


‎Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken demişti ki: “Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma! Şüphesiz ki şirk, en büyük zulümdür.”‎


‎(Lokmân:  31/13) 


Bu nedenle tüm amelleri boşa gitmiş:


(Zümer:  39/65)' de 


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ


‎Andolsun ki sana ve senden önceki (resûllere), “Şayet şirk koşarsan bütün amellerin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” diye vahyedildi.‎


‎(Zümer:  39/65) 


Ve Allah (Azze ve Celle), cenneti ona haram kılmıştır.


(Mâide:  5/72)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ


‎Andolsun ki, “Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir.” diyenler kâfir olmuştur. (Oysa) Mesîh demişti ki: “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Şüphesiz ki kim Allah’a şirk koşarsa Allah cenneti ona haram kılar. Onun barınağı ateştir. Zalimler için yardımcı da yoktur.”‎


‎(Mâide:  5/72) 


İslam’ın yeryüzüne hâkim olması ve Allah (Azze ve Celle)' nin müminlere vadettiği zaferin/ iktidarın gerçekleşmesi



Dört şarta bağlıdır, Bu Dört şarta karşılık üç vaatte bulunulmuştur: 



Hilafet, dinde güç ve iktidar, emniyet.


Ayet-i kerime zımnen başka bir hakikate işaret eder: 


Bu şartlardan biri veya tümü ihlal edildiğinde başkaları tarafından yönetilmek, mustazaf duruma düşme ve korku içinde yaşamak kaçınılmaz sondur.


Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: 


Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. 


(Nûr:  24/55)' de


Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:



‎ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ



"‎Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere (şöyle) vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar/güç verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır. (Bu vaatte bulunduklarım) bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kâfir olursa işte bunlar, fasıkların ta kendileridir!‎"


(Nûr:  24/55) 


Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle)' nin bağışlamayacağı tek günah şirktir. 


Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah’ın meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz.


Çünkü onu yönlendiren ve razı etmesi gereken birçok merci vardır. Örf ve âdetler, ebeveyn istekleri, modern toplumun beklentileri, şahsi arzuları, manevi ihtiyaçları…


c. Hükmün/ Yasamanın/ Kanun yapmanın yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğuna inanmak ve buna göre yaşamak bir lüks değil, İslam inancının olmazsa olmaz esaslarındandır. 


Hükmün Allah’a  ait olması, iki şeyle irtibatlandırılmıştır: Allah’a  kulluk ve dosdoğru bir din. Hâkimiyet yetkisini Allah’a  veren ve O’nun yasası dışında yasa tanımayanlar; Allah’a kul olanlar ve dosdoğru dinin mensuplarıdır. Egemenliği kayıtsız ve şartsız olarak Allah  dışında herhangi bir şahıs, ideoloji veya kurumda görenlerse Allah’ın  hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlere/ düşüncelere ibadet edenlerdir.

Allah’ın (Azze ve Celle)' nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, İshâk (aleyhisselâm)' ın Yakub (aleyhisselâm)' ın Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.


Hâtime: 


Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)' in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.

NOT: YAZININ DEVAMI VAR 

KAYNAK:

KUR'AN, SAHİH SÜNNET VE İSLAM'İ TARİH KAYNAKLARI


[1]. ibn.Sa'd-Tabakat c.1,s.54, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.96, BuharîSahih c.4,s.121, Tirmizî-Sünen c.5,s.293, Hâkim-Müstedrek c.2,s.347, 571,

Sâlebî-Arais s.108, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaralülebrar c.1,s.127 EbülfidaElbidaye vennihaye c.1,s.194,199.

[2]. ibn.Kuteybe-Maarif s.18,19, Yâkubî-Tarih c.1,s.3O, Taberî-Tarih

c.1,s.163, Sâlebî-Arais s.102, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.39.

[3]. Sâlebî-Arais s. 109.

[4]. Beyhakî-Delâilünnübüve c.1,s.290-291, Muhyiddin b.ArabîMuhadara c.1,s.1O3, Zehebî-Tarihulislam-Sîre s.531, Hâkimden naklen

Ebülfida-Tefsir c.2,s.252, Süyûtî-Hasaisülkübrâ c.2,s.129.

[5]. Ibn.Ebî-Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, A.b.Hanbel-Müsned c.3,s.148,

Müslim-Sahih c.1,s.146, Taberî-Tarih c.1,s.169, Beyhakî-Delail c.2,s.179

Begavî-Mesabîhussünne c.2,s.179.

1/271.

[6]. Taberî-Tarih c.1,s.169-l70, Salebî-Arais s. 133.

[7]. Salebî-Arais s.133, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.137.

[8]. Taberî-Tarih c.1,s.17O, Sâlebî-Arais s.133, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[9]. Taberî-Tarih c.1,s.17O.

[10]. Taberî-Tarih c.1,s.17O, Salebî-Arais s.133, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[11]. İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[12]. Taberî-Tarih c.1,s.170.

[13]. Sâlebî-Arais s.133, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[14]. Yâkubî-Tarih c.1,s.3O.

[15]. Yâkubî-Tarih c.1,s.3O, Taberî-Tarih c.1,s.165, Mes'ûdîMurucuzzeheb c.1,s.47, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.[16]. Yûsuf: 4-101.

[17]. Taberî-Tarih C.1.S.165, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[18]. Sâlebî-Arais s.110-111, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[19]. Sâlebî-Arais s.111, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[20]. Sâlebî-Arais s.111.

[21]. Sâlebî-Arais s.111, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[22]. Sâlebî-Arais s.111.

[23]. Salebî-Arais s.111, ibn.Esîr-Kamil c.1,s.138.

[24]. İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.138.

[25]. Veya en büyükleri olan Rubil (Ebülfida-Elbidaye vennihaye

C.1.S.200).

[26]. Salebî-Arais s.111, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[27]. İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[28]. Sâlebî-Arais s. 111 –112.

[29]. Ebülferec ibn.Cevzî Tabsıra c.1,s.178.

[30]. Sâlebî-Arais s.112, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.139.

[31]. Sâlebî-Arais s.112.

[32]. Sâlebî-Arais s.112, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[33]. Taberî-Tarih c.1,s.17O, Sâlebî-Arais s.113, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[34]. Aynı kaynaklar.

[35]. Taberî-Tarih c.1,s.17O.

[36]. Salebî-Arais s.113, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.139.

[37]. Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.178.

[38]. Taberî-Tarih c.1,s.17O, Salebî-Arais s.113, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[39]. Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.178-179.[40]. Sâlebî-Arais s.113.

[41]. Taberî-Tarih c.1s.17O, Salebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[42]. Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179.

[43]. Taberî-Tarih c.1,s.17O, Salebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[44]. Sâlebî-Arais s.113.

[45]. Taberî-Tarih c.1,s.171, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[46]. Salebî-Arais s.113.

[47]. Taberî-Tarih c.1,s.170, Salebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[48]. Sâlebî-Arais s.113, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179.

[49]. Sâlebî-Arais s.113.

[50]. Salebî-Arais s.113, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179.

[51]. Taberî-Tarih c.1,s.17O, 171, Sâlebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil

C.1.S.139.

[52]. Taberî-Tarih c.1,8.171, Sâlebi-arais s.113.

[53]. Aynı kaynaklar.

[54]. Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.103, Taberî-Tarih c.1,s.172, Salebî-Arais

s.114, ibn.Esir-Kâmil c.1 s 155.

[55]. Sâlebî-Arais s.114.

[56]. Taberî-Tarih c.1,s.171, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[57]. Sâlebî-Arais s. 114-115.

[58]. Sâlebî-Arais s.115, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[59]. Salebi-Arais s. 115.

[60]. Sâlebî-Arais s.116, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179, İbn.EsîrKâmil c.1,s.14O.

[61]. Taberî-Tarih c.1,s.176, Salebî-Arais s.116.

[62]. Salebî-Arais s.116.[63]. Salebî-Arais s.116, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[64]. Sâlebî-Arais s.116, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[65]. Sâlebî-Arais s.116, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179, İbn.EsîrKâmil ds.141.

[66]. Sâlebî-Arais s.116, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14t.

[67]. Sâlebî-Arais s.116.

[68]. Taberî-Tarih c.1,s.172, Sâlebî-Arais s.117, Ebülferec-Tabsırac.1,s.179,

İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141,Ebütfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.202.

[69]. Taberî-Tarih c.1,s.172, Sâlebî-Arais s.117, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141,

Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.2O2.

[70]. Sâlebî-Arais s.117.

[71]. Taberî-Tarih c.1,s.171, 172, Sâlebî-Arais s.117.

[72]. Taberî-Tarih c.1,s. 171, 172.

[73]. Sâlebî-Araiss.117.

[74]. Sâlebî-Arais s.117, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[75]. Salebi-Arais S.118.

[76]. Taberî-Tarih c.1,s.172, Şalebî-Arais s.118, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.147.

[77]. Taberî-Tarih c.1,s.172, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141, Ebülfida-Elbidaye

vennihaye c.1,s.2O2.

[78]. Sâlebî-Arais s.118, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.2O2.

[79]. Sâlebi-Arais s.118.

[80]. Taberî-Tarih c.1,s.172, Sâlebî-Arais s.118, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141

Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1 ,s.2O2.

[81]. Taberî-Tarih c.1,s.172, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[82]. Taberî-Tarih c.1,s.172-173, 

Sâlebî-Arais s.118, İbn.Esîr-Kâmil

c.1,s.141.




NOT: YAZI BİTMEDİ DEVAM EDİYOR 


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Yûsuf Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası

Polat Akyol Polat Akyol