Yûsuf Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası Devamı
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)'IN HAYATI (KISSASI) DEVAMI
Mukaddime:
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Onun kulu ve Rasûlü’dür…
Bundan sonra:
Değerli okuyucular; Bu yazımda da İnşeAllah, Yûsuf (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)'nı anlatmaya çalışacağım. Yûsuf (aleyhisselâm) Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Ayrıca Kur'anı Kerim'in surelerinden bir sureninde adıdır. Rivayete göre, Yûsuf (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem (aleyhisselâm)' dan itibaren Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu Bize bildirilen Peygamberlerden On ikinci Peygamberdir.
En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.
KUR'ANI KERİM-E GÖRE TAĞUT:
Kur’an-ı Kerim’de, Allah Azze ve Celle katında imanın sahih ve kabule şayan olabilmesi için öncelikle, tâğût’un inkâr edilmesinin şart olduğu haber verilmiştir. Buna binaen öncelikle tâğût’un ne olduğu hakkında bilgi edinmemiz gerekmektedir. Çünkü bilmediğimiz bir şeyi gerektiği şekilde inkâr etmemiz imkânsızdır.
Tâğût, Kur’ânî kavramların en önemlilerindendir. Çünkü îmân ehli olabilmek için tâğûtun red edilmesi şarttır. Bu sebeble tâğûtun tanınması ve cüzlerinin de bilinmesi gereklidir.
Bilinmelidir ki! Tâğûtu red etmek her mükellef için farz olup, îmânın ilk şartının ön şartıdır. Yani Müslüman olmanın ilk şartı Allâh’a îmân etmek, Allâh’a îmân etmenin ilk şartı ise tâğûtu red etmektir.
Öyleyse nedir bu tâğût?
Tâğût, “t-g-y” kökünden türeyen bir kelime olup, mastarı “tuğyan”dır. Tuğyan ise: “İsyân etmek, haddi aşmak, azgınlık ve sapkınlık” gibi anlamlara gelmektedir. Istılâhta ise -en özlü tanım itibariyle-: “Tâğût: Allâh Subhânehu ve Teâlâ dışında kendisine ibâdet edilen her şeydir.” Bu tanımı İmâm Mâlik ve diğer Ehl-i Sünnet âlimlerinden bazıları yapmıştır.
(Kurtubî, Câmiu li Ahkâm: 5/248; Nevevî, el-Minhâc fi Şerhi Sahîhi Müslim: 3/18.)
Tâğûtun tanımı hakkında bundan başka Ehl-i Sünnet’in selef ve halef uleması çeşitli tarifler ve açıklamalar yapmıştır. Bunları incelediğimizde tâğûtu; Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dan başkasına ibâdete çağıran şeytân, kendisine tapılan put, gaybı bildiğini iddia eden kâhin, sihir yapan sihirbaz, dîndar kılığına girerek insanları aldatan belâm (sahte din adamı) ve Allâh’ın kanunları haricindekilerle hükmeden idareci şeklinde sınıflandırabiliriz.
Ancak tâğût, Allâh’tan başka kendisine ibâdet edilen her şey olduğuna göre tâğûtların sayısını belirli bir şekilde ifade edemeyiz. Bunun için diyoruz ki: Yeryüzünde İslâm Dîni’ne yani Allâh’ın kanun ve yasalarına isyân ederek başkaldırmak sûretiyle haddi aşan ve aştıran, insândan devlete, güçten otoriteye, nefisten şeytâna, puttan kâhine kadar, canlı veya cansız, soyut veya somut her türlü şey tâğûttur.
“Tâğûtu red etmek… îmânın ilk şartının ön şartıdır” sözümüzde geçen şart kelimesi ise: “Yok olması halinde hükmünde yok olacağı, var olması halinde ise bizâtihi hükmün varlığının veya yokluğunun gerekli olmadığı şeydir.”
(Bak: el-Mevsûatu’l-Fıkhiyye: 3/22.)
Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ
“Tâğûta ibâdet etmekten kaçınan ve Allâh’a içten yönelenler için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.”
(Zumer: 39/17)
(Bakara: 2/256)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
"Dinde zorlama yoktur. Rüşd/Hak, batıldan (kesin bir biçimde) ayrılmıştır. Her kim (reddetmek, tekfir etmek, teberrî etmek suretiyle) tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse kopması olmayan sapasağlam kulp (olan Kelime-i Tevhid’e) tutunmuş (ve İslam dinine girmiş) olur. Allah, (işiten ve dualara icabet eden) Semî’ ve (her şeyi bilen) Alîm’dir."
(Bakara: 2/256)
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:
“Her kim La İlahe İllallâh (Allâh’tan başka ilâh yoktur) deyip, Allâh’tan başka tapılan şeyleri (tâğûtları) de red ederse onun malı ve kanı haram olur. Hesabı ise Allâh’a kalmıştır.”
(SAHİH HADİS:) Müslim (37); Taberânî (el-Kebir: 8190)
(Nahl: 16/36)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
"Andolsun ki biz her ümmet arasında “Allah’a ibadet/ kulluk edin ve tağuttan kaçının.” diye (tebliğ etmesi için) resûl göndermişizdir. Allah içlerinden kimisine hidayet bahşetti, kimisine ise sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın."
(Nahl: 16/36)
Tâğûtun reddi kalb, dil ve tüm âzâlarla gerçekleşmelidir. Müslüman olmak ve de Müslüman kalmak isteyen bir kimse, kalbiyle tüm tâğûtlardan nefret etmeli, onların yok olmalarını istemeli ve onlara karşı kalbinde en ufak bir sevgi dâhi bulundurmamalıdır. Bunu diliyle ifâde etmeli ve organlarıyla kalbinin ve dilinin ikrârını yalanlamamalıdır. Bu da tâğûta düşmanlık ederek buğzetmekle, onu velî edinmemekle, ondan hüküm istememekle, onu desteklememekle, onun savunuculuğunu yapmamakla ve ona itaat etmemekle gerçekleşir. Zîrâ tâğûtun reddi tecezzi (parçalara ayırma) kabul etmediğinden tâğûtun red edilmesi, onun tüm cüzlerinden ve çeşitlerinden teberri (arınıp yüzçevirmek) ile mümkün olur.
Tâğûtun Cüzlerinin Red Edilmesi:
Tâğûtun red edilmesi gerekli olan dört cüzü vardır. Bunlar: Velâyeti, muhâkemesi, savunuculuğu ve itaatidir. Bu dört cüz, tüm tâğût çeşitleriyle ilgili mes’elelerin aslını oluşturmaktadır.
Tâğûtun Velâyetinin Red Edilmesi:
Tâğûtun velâyetinin red edilmesi, onun red edilmesi gerekli olan birinci cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûtun velî edinilmesini red etmeden Allâh’a sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz.
Velî: “Bir işin idâre ve bakımını üzerine alan, otorite, dost, yardım eden, himaye eden, anlaşmalı, temsil yetkisine sâhib olan, başkası üzerinde onun adına tasarruf yetkisi olan” anlamlarına gelmektedir.
(Bak: “V-l-y” maddesi: İbn Manzur, Lisanu’l-Arab; Firuzbadi, el-Kamusu’l-Muhit; Zebidi, Tasu’l-Arus; Tehanevi, Keşşaf; Ragıb, Mufredat.)
Öyleyse kişinin sevdiği, dost olduğu, savunduğu, itaat ettiği, emri altına girdiği, kanun çıkarma yetkisi tanıdığı, muhâkeme olduğu merci, kişi, kurum, kuruluş ya da devlet, velâyet yetkisi verdiği yerdir.
Müslümanların velîsi Allâh Subhânehu ve Teâlâ’dır. Çünkü Müslümanlar, O’na boyun eğerek O’nun ilâhlığını kabul ederler. O’nun gönderdiği dîni tasdik edip, kanunlarını benimseyerek uygularlar ve Allâh’ı kendilerine dost kabul ederler. Böylece cennet ehli olmayı hak ederler.
(Bakara: 2/257)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
"Allah, iman edenlerin velisidir/ dostudur. (Bu dostluğunun bir tecellisi olarak) onları (küfrün, şirkin) karanlıklarından (tevhidin ve imanın) aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin velileri/dostları ise tağuttur. Onları (iman ve tevhidin) aydınlığından (küfrün ve şirkin) karanlıklarına çıkarırlar. Bunlar, ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır."
(Bakara: 2/257)
Bu âyet-i kerîme’de îmân edenlerin velîsinin yani onlar adına kanun koyanın, hükmedenin, inanç ve yaşam sistemi belirleyenin, ihtilafların çözümü için onlara Kur’ân ve Sünnet’i indirenin Allâh Azze ve Celle olduğu beyan edilmektedir.
Kâfirlerin velîsi ise tâğûttur. Çünkü kâfirler, Allâh Tebârekeve Teâlâ’nın dînine boyun eğmezler, kanunlarını red ederler. O’nu kendilerine dost edinmezler. Kâfirler, idare ve yaşam şeklinde, kanun ve nizam belirlemede Allâh’ın değil de, kendileri gibi beşer olanlara tabii olarak tâğûtların velâyetini Allâh’ın velâyetine tercih ederler. Böylece velîleri olan tâğûtlar gibi cehennem ateşinde ebediyen kalmayı hak ederler.
Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
“Kâfirlerin velîleri tâğûttur. Onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalırlar.”
(Bakara: 2/257)
Allâh’u Teâlâ, âyet-i kerîme’de, mü’minlerin kendisine, kâfirlerin ise tâğûtlara velâyet verdiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Böylelikle mü’minler felaha kavuşacaklar, kâfirler ise ebedi bir cezaya çarptırılacaklardır.
Allâh Azze ve Celle, başka bir âyet-i kerîme de şöyle buyurmaktadır:
وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
“Eğer onlar Allâh’a, Nebî’ye ve ona indirilene (Kur’ân’a) inanıyor olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir.”
(Maide: 5/81)
Tâğûtun Hükmünün Red Edilmesi:
Tâğûttan hüküm istemenin red edilmesi, onun red edilmesi gerekli olan ikinci cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûtun yani beşerî olan kanunlarla hükmedecek olan kimselerin muhâkemesini red etmeden Allâh’a sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz. Nitekim İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, bu konuda icmâ naklederek şöyle demiştir: “Her kim nebîlerin sonuncusu Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen muhkem şerîatı terk eder ve neshedilmiş başka şerîata muhâkeme olursa kâfir olur. O halde (Cengiz Han’ın uydurduğu yasalar olan) Yes’ak’a muhâkeme olan ve onu İslâm kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmâsıyla kâfir olur.”
(İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye: 13/139.)
(Nisa: 4/59)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا۟
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasulü’ne itaat edin. Ve sizden olan ulu’l-emre de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allâh’a ve ahiret gününe gerçekten îmân ediyorsanız onu Allâh’a ve Rasûlü’ne götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”
(Nisa: 4/59)
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَع۪يدًا
“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten îmân ettiklerini zannedenleri görmüyor musun? Bunlar, tâğûta muhâkeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu red etmekle emrolunmuşlardı. Şeytân da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.”
(Nisâ: 4/60)
Tâğûtun Savunuculuğunun Red Edilmesi:
Tâğûtun savunuculuğunun red edilmesi, onun red edilmesi gerekli olan üçüncü cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûtun savunuculuğunu red etmeden Allâh’a sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz. Nitekim İmâm Kurtubî rahimehullâh, şöyle demektedir: “Kim Müslümanlara karşı kâfirleri (el, dil, mal ve can ile) desteklerse hükmü onların hükmü gibidir, yani mürdet olmuştur.”
(Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 6/217.)
(Nisâ: 4/76)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا۟
“Îmân edenler Allâh yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytânın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytânın hilesipek zayıftır.”
(Nisâ: 4/76)
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
"Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim de böyle yaparsa Allah ile onun arasında (İslam ve iman adına) hiçbir bağ kalmamıştır. (Canınıza, malınıza, namusunuza vb. zarar verecekleri endişesiyle) onlardan korkup sakınmanız hâlinde (sözlerinizle onlara dostmuş gibi görünmeniz) müstesna. (Bu ruhsatı bahane ederek olur olmadık yerlerde taviz verir ve kâfirlerle dostluk kurmaya yeltenirseniz) Allah, sizi kendi nefsinden sakındırır (ve O’ndan korkmanızı emreder). Dönüş Allah’adır."
(Ali İmran: 3/28)
Tâğûtun İtaatinin Red Edilmesi:
Tâğûta itaat etmenin red edilmesi, onun red edilmesi gerekli olan dördüncü cüzüdür. Hiçbir kimse tâğûta itaat etmeyi red etmeden Allâh’a sahîh (geçerli) bir şekilde îmân etmiş olamaz. Nitekim Şeyh Muhammed bin Süleyman et-Temîmî rahimehullâh ise şöyle demiştir: “Câhil olsalar bile mürtedlere tabii olanlara, mürted hükmü verilmesi konusunda bütün âlimler ittifak etmişlerdir.”
(ed-Dureru’s-Seniyye: 8/118.)
(Maide: 5/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ
“De ki: Allâh katında, kesinleşmiş bir ceza olarak bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allâh’ın kendisine lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı (Yahudiler) ile tâğûta ibâdet edenler (itaat edenler); işte bunlar, (cehennemdeki) yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.”
(Maide: 5/60)
Âyetteki “Tâğûta ibâdet edenler” buyruğundan kasıt, tâğûta itaat edenlerdir. İmâm Cevherî (rahimehullâh), şöyle demiştir: “İbâdet, itaat etmektir. Kulluğun aslı, itaat ve boyun eğmektir.” [es-Sıhâh: “A-b-d” Maddesi.] Zîrâ tâğûta ibâdet edenler dâhil hiçbir kimse, Allâh’tan başkası için namaz kılmaz, oruç tutmaz ve haccetmez. Ancak Allâh’ın kanun ve yasalarına aykırı olan mes’elelerde tâğûta itaati gerekli görenler ve tâğûtun kanun ve yasalarını benimseyerek bunlara itaat edenler, tâğûta ibâdet etmiş, Allâh’a küfretmişlerdir.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:
وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌۜ وَاِنَّ الشَّيَاط۪ينَ لَيُوحُونَ اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْۚ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟
"Allah’ın adının anılmadığı (hayvanlardan) yemeyin. (Çünkü) o, kesin bir fısktır. Şüphesiz ki şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına (böylesi şüpheleri) vahyeder/fısıldar. Şayet onlara itaat edip (leş hayvanların helal olduğuna ve yenilebileceğine inanırsanız) hiç şüphesiz müşriklerden olursunuz."
(Enam: 6/121)
- Kur’ân’ın ölçüleri dışında ölçüler koyarak insanları vahyin aydınlığından küfrün karanlıklarına götüren geleneksel, dinî ya da siyasi bilgi kaynağıdır.
(Bakara: 2/257)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
"Allah, iman edenlerin velisidir/dostudur. (Bu dostluğunun bir tecellisi olarak) onları (küfrün, şirkin) karanlıklarından (tevhidin ve imanın) aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin velileri/dostları ise tağuttur. Onları (iman ve tevhidin) aydınlığından (küfrün ve şirkin) karanlıklarına çıkarırlar. Bunlar, ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır."
(Bakara: 2/257)
- Putlaştırılan, uğruna yaşanıp ölünen, dostluk ve düşmanlığın kendisine göre belirlendiği, meşruiyetini Allah’tan almayan değerler ve takip edilen yollardır.
(Nisâ: 4/76)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا۟
"İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tağutun yolunda savaşırlar. (Öyleyse) şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi pek zayıftır."
(Nisâ: 4/76)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
- Allah’ın yasalarına muhalif kanunlar yapan ve insanları buna davet eden şahıslar, kurumlar ve bunların koyduğu yasalardır.
(Nisâ: 4/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَع۪يدًا
"Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (Kitaplara) iman ettiğini zannedenleri görmedin mi? İnkâr etmekle emrolundukları hâlde tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları (hakka geri dönüşü zor) uzak bir saptırmayla saptırmak ister."
(Nisâ: 4/60)
Allah (Azze ve Celle)' nin şeriatını bir kenara bırakıp; beşerî kanunlara, örf ve âdetlere, töre ve yöresel inançlara, ezcümle İslam şeriatına göre sorunları çözmeyen bir merciye başvuranlar, inandıklarını söyleseler de onların imanı gerçek olmayıp zandan ibarettir.
- Allah’ın dışında ibadet edilen; Allah gibi sevilen, korkulan, gönülden itaat edilen canlı cansız varlıklardır.
(Zümer: 39/17)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ
"Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele."
(Zümer: 39/17)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
Tağutları reddetmeyen her insan, Allah’a iman ettiğini iddia etse de tağuta iman etmiş, ona kul olmuş ve Allah’ı inkâr etmiştir.
(Nisâ: 4/51)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلًا
"Kendilerine Kitap’tan pay (ilim) verilen kimseleri görmedin mi? Onlar cibte ve tağuta iman ediyorlar ve kâfirler için, “Bunlar, müminlerden daha doğru bir yol üzeredir.” diyorlar.
(Nisâ: 4/51)
İbni Abbas (radıyallahu anhümâ) ayeti:
“Cibt, taptıkları putlardır. Tağut ise putların önünde duran, putlar adına konuşan, toplumu yönetenlerdir.” diye tefsir etmiştir.
(İbni Ebi Hatim, 5446, 5451)
İbni Kuteybe (Rahimehullah), İbni Cerir Et-Taberi (Rahimehullah) ve dil âlimlerinden Zeccac (Rahimehullah):
“Allah dışında yüceltilen ve ibadet edilen her varlık cibt ve tağuttur.” demişlerdir.
(Mâide: 5/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ
De ki: “Size Allah katındaki cezası bundan daha kötü olan bir şeyi haber vereyim mi? Allah’ın lanet ettiği, ona karşı öfkelendiği, aralarından maymunlar ve domuzlar kıldığı ve tağuta kul eyledikleridir. Bunlar, (Allah katında) yerleri daha kötü ve dosdoğru yoldan sapmış olanlardır.”
(Mâide: 5/60)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
(Nahl: 16/36)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
"Andolsun ki biz her ümmet arasında “Allah’a ibadet/kulluk edin ve tağuttan kaçının.” diye (tebliğ etmesi için) resûl göndermişizdir. Allah içlerinden kimisine hidayet bahşetti, kimisine ise sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın."
(Nahl: 16/36)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
(Mümtehine: 60/4)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُٓ اِلَّا قَوْلَ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ لَاَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَٓا اَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
"Sizin için İbrâhîm’de ve onunla birlikte olan (müminlerde/resûllerde) güzel bir örneklik vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizden ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerinizden berîyiz/uzağız. Sizi tekfir ettik (üzerinde bulunduğunuz yolu ve sizi reddettik). Bizimle sizin aranızda, tek olan Allah’a iman edinceye kadar, ebedî bir düşmanlık ve ebedî bir kin baş göstermiştir.” İbrâhîm’in babasına söylediği, “Senin için Allah’tan bağışlanma dileyeceğim. (Ama) Allah’a karşı sana hiçbir faydam olmaz.” sözü müstesna. Rabbimiz! Yalnızca sana tevekkül ettik, yalnızca sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnızca sanadır."
(Mümtehine: 60/4)
Ayet-i kerime, her müminin uymak zorunda olduğu;
(Nahl: 16/123)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Sonra da sana, “Hanîf olarak İbrâhîm’in milletine uy!” diye vahyettik. O, müşriklerden değildi."
(Nahl: 16/123)
İbrahim (aleyhisselâm) milleti için (Mümtehine: 60/4 ayetine bakınız.)
Yüz çevirenin sefih/kıt akıllı kabul edildiği;
(Bakara: 2/130)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
"İbrâhîm’in milletinden sefihten başkası yüz çevirir mi? Andolsun ki biz onu dünyada seçtik ve o, ahirette de salihlerdendir."
(Bakara: 2/130)
İbrahim (aleyhisselâm) milleti için (Mümtehine: 60/4) ayetine bakınız.)
Yolların en mustakimi olan, İbrahim (aleyhisselâm)' ın yolunu ve milletini tefsir etmektedir. İbrahim (aleyhisselâm)' ın yolu:
a. Müşriklerden berî olmaktır. Çünkü şirki var eden ve onu fiiliyata döken müşriktir.
b. Allah’ın dışında ibadet ettikleri putlardan ve tağutlardan berî olmaktır. Ki “berî olmak” o fiili yapmamak ve fiilin sahibine bilinçli, imani bir tavır göstermeyi ifade eder.
c. Şirk ehlini tanımamak, reddetmek ve onların küfrüne hükmetmektir.
d. Dini Allah’a halis kılarak, ortak koşmaksızın, bir olan Allah’a iman edinceye dek kâfirlere düşmanlık etmek ve kin beslemektir. İşte bu, Allah’a ve Resûl’üne savaş açmış, cehennem kapısında oturmuş, bizdenmiş gibi konuşarak bizi aldatan, Kitab’ı dillerine dolayan, ama onu az bir paha karşılığında satanların el birliği ve itinayla gizlemeye çalıştıkları İbrahim’in milletidir.
- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' ye çocuk nispet etmekten veya O’nun yardımcıları olduğu inancından Allah’ı tenzih etmektir.
(İsrâ: 17/111)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا
De ki: “Hamd, çocuk edinmemiş, hâkimiyetinde/ egemenliğinde ortağı olmayan, zayıflığından ötürü dost (edinme ihtiyacı) olmayan Allah’adır. Ve O’nu tekbir et/yücelt.”
(İsrâ: 17/111)
(Sebe’: 34/22)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur."
(Sebe’: 34/22)
- Tevhid, yaratmada tek olduğu gibi; kanun yapma, yasa belirleme, helal haram tayin etmede Allah (Azze ve Celle)' nin tek olduğuna inanmak,
“Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.” diyebilmektir.
(A’râf: 7/54)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
"Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden" Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş, Ay ve yıldızları emrine amade kılıp boyun eğdirendir. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir." Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!"
(A'râf: 7/54)
1. Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında:
(Âl-i İmran: 3/181)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ
Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.
(Âl-i İmran: 3/181)
“Allah’a güzel bir borç verip de, Allah’ın ona kat kat fazlasını vereceği o (bahtiyar) kimdir? Allah, (rızkı) daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz.’
(Bakara: 2/245) ayeti indiğinde Yahudiler şöyle dediler:
“İhtiyaç sahibi, daha zengin olandan borç ister. Demek ki Allah fakir, biz ise zenginiz.”
Bu sözler üzerine (Âl-i İmran: 3/181). ayet indi.”
(İbni Ebi Hatim, 2429, 4589)
Allah (Azze ve Celle) ile ilgili bir ayeti beşerî kıstaslarla yorumlayıp, ayetin anlamını inkâr ve alay konusu edinmek, bir Yahudi ahlakıdır. “Allah’ın eli”, “Allah’ın gözü”, “Rahmân arşa istiva etti.” gibi ayetlerde: “Bizim de elimiz, gözümüz var. Bu ayetleri kabul edersek Allah’a cisim izafe eder, onu yarattıklarına benzetiriz.” diyenler de aynı hataya düşmektedir. Çünkü Allah’a iman, gaybın konusudur. Gayb akıl, yorum ve kıyasla anlaşılmaz. Gayb mutlak teslimiyet ve tasdik ister. Allah kendini böyle tanıtmayı uygun görmüş, resûlleri bunu yorumlamadan aktarmayı tercih etmiş ve seçkin sahabiler ayetlere iman edip, lafızları yorumlamadan bizlere nakletmişlerdir. Bizlere düşen Yahudi ahlakıyla değil, Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahabe ahlakıyla isim ve sıfat ayetlerine yaklaşmaktır.
Ayrıca (Mâide: 5/64), (A’râf: 7/180), (Şûrâ: 42/11), (Hadîd: 57/4) ayetlerine bakınız.)
(A’râf: 7/180)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(A'râf: 7/180)
İlhad:
Eğrilik, meyil, sapma gibi anlamlara gelir. Allah (Azze ve Celle)' nin isimlerinde yaşanan her türlü sapma, ilhaddır. Allah’ın güzel isimlerini başka varlıklara vermek; bu isimlerle Allah’a duayı bırakıp onun yarattıklarından medet ummak; isimlerin içerdiği anlam ve sıfatları inkâr, tahrif veya tevil etmek; Allah’ı kullarına veya kulları Allah’a benzetmek; Allah’a yakınlaşma vesilesi olan isimlerini bırakıp, şahıslarla Allah’a tevessül etmek birer ilhad örneğidir. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili,
ayrıca, (Âl-i İmran: 3/181), (Şûrâ: 42/11; (Hadîd: 57/4) ayetlerine bakınız.)
(Hadîd: 57/4)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
"Gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere giren, ondan çıkan, gökten inen ve ona çıkan her şeyi bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı görendir."
(Hadîd: 58/4)
Allah (Azze ve Celle)' nin arşına istiva etmesi, O’nun her daim ilmi, görmesi ve kuşatıcılığıyla kullarıyla beraber olmasına engel olmadığı gibi ilmiyle kullarını kuşatması da zatı ve sıfatlarıyla en yüce (El-Aliy) olmasına engel değildir. Kur’ân ve sahih Sünnet bütünlüğünde anlıyoruz ki Allah, yedi kat göğün üzerinde arşına istiva etmiştir; görmesi, işitmesi ve ilmiyle her daim kullarıyla beraberdir. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili,
ayrıca (Âl-i İmran: 3/181), (A’râf: 7/180), (Şûrâ: 42/11) ayetlerine bakınız.)
2. Allah (Azze ve Celle)' nin yaratma sıfatıyla emretme/ hükmetme/ yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez:
(Kehf: 18/26)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”
(Kehf: 18/26)
Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a aittir. Bu yetkiyi Allah adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir.
(Tevbe: 9/31)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir."
(Tevbe: 9/31)
(Yûsuf: 12/40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Yûsuf: 12/40)
(Mü’minûn: 23/91)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ
"Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir."
(Mü'minûn: 23/91)
- Tevhid; dil, beden ve kalp ile yapılan amelleri yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapmak, O’nun rızasına talip olmak ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamaktır.
(En’âm: 6/162-163)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
(En'âm: 6/162)
لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ
“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.”
(En'âm: 6/163)
Bu ayetler tevhidi, kulluğu ve İbrahim (aleyhisselâm)' ın milletini tefsir edip açıklamaktadır. Mümin başta namaz ve kurban olmak üzere bedenî ve kalbî tüm ibadetlerini yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapar. Onun ibadetlerinde Allah’ın dışında bir varlığın payı yoktur. Başta hayat ve ölüm olmak üzere her şey Allah’ın elindedir. Allah’la beraber kâinatta tasarruf eden, Allah’ın bu yetkide kendisine ortak kıldığı hiçbir varlık yoktur. Müminin sadece ibadetleri değil, hayatı ve ölümü de Allah’a aittir. Allah için yaşar, Allah için ölür. Allah dışında uğruna yaşayıp öleceği hiçbir asli gayesi yoktur.
Tevhidin geniş açıklaması için (Fâtiha: 1/5) ayetine bakınız.)
- Tevhid, fayda ve zararın Allah (Azze ve Celle)' nin elinde olduğuna inanmak, rahatlık veya zorluk anında yalnızca Allah’a el açıp dua etmektir.
(Bakara: 2/186)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
"Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar."
(Bakara: 2/186)
Kur’ân’da “Sana sorarlarsa.” diye başlayan birçok ayet vardır. Tüm bu ayetlerde cevap kısmı “De ki.” diyerek başlar. Tek istisnası bu ayettir. Allah (Azze ve Celle) kendisini kullarına tanıtırken “De ki” lafzının dahi kendisi ile kulları arasına girmesine razı olmamıştır. Affedilmez bir günah olan şirkin kısımlarından biri de; Allah’tan başkasına dua etmek, darda kalındığında ölü, diri ya da türbelerden medet ummaktır. Bu şirkin en belirgin sebeplerinden biri, Allah’ı uzak görmek ve O’na yakınlaşmak için aracıya ihtiyaç olduğuna inanmaktır. Allah bu ayette şirk mantığını çürütmüş ve kullarına yakın olduğunu, dua edenlere doğrudan icabet edeceğini belirtmiştir. (Şirk mantığı ve çürütülmesine dair,
(Nisâ: 4/48)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا
"Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur."
(Nisâ: 4/48)
Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle)' nin bağışlamayacağı tek günah şirktir. Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah’ın meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz. Şirk, İslam’ın ibadet olarak kabul ettiği bir eylemi Allah’tan başkasına yapmak ya da Allah’a ait sıfatlardan birini herhangi bir varlığa vermektir. Şirkin birçok çeşidi vardır.
NOT: Şirk'in bazı çeşitleri ile ilgili; Sevgide şirk, itaatte şirk, dua ve ibadette şirk ve kanun koymada şirk, bazı varlıkları toplumu kaynaştırmak için putlaştırma şirki, bu nedenlerle amellerinin boşa gittiğini, ve Allah (Azze ve Celle)' nin, cenneti ona haram kılması ile ilgili yukarıda detaylıca açıklamıştım.
Bu konu ile ilgili dilerseniz sizde; (Bakara: 2/ 165), (Tevbe: 9/31), (A’râf: 7/37), (Yûnus: 10/106), (Kehf: 18/26), (Şûrâ: 42/ 21), (Ankebût: 29/25), (Lokmân: 31/ 13), (Zümer: 39/65), (Mâide: 5/72) ayetlerine bakabilirsiniz.
Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşan kimse, Allah’a en büyük iftirayı atmış, zulümlerin en büyüğünü işlemiştir. Bu nedenle tüm amelleri boşa gitmiş ve Allah, cenneti ona haram kılmıştır.
(Mâide: 5/35)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve (sizi) Allah’a (yakınlaştıracak) vesileler arayın. Allah yolunda cihad edin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz."
(Mâide: 5/35)
Selef-i Salihin müfessirlerinden Katâde (Rahimehullah), “vesile”yi şöyle açıklar:
“Allah (Azze ve Celle)' ye itaat ederek ve O’nu razı eden amelleri yaparak O’na yakınlaşın.”
(bk. Tefsîru’t Taberî, 10/291, 11902 No.lu rivayet)
İslam tarafından emredilerek ya da teşvik edilerek meşru kılınan her salih amel, Allah (Azze ve Celle)' ye yakınlaştıran bir vesiledir. Kur’ân, müminler ile müşriklerin vesile konusunda farklı tutum içerisinde olduklarını belirtir. Müminler, İslam’ın onay verdiği salih amel ve imanlarını Allah’a yakınlaşmaya vesile kılarlar. Müşrikler ise Allah’a yakınlaştırıcı vesileler uydurur, bunların şer’i olup olmamasına bakmazlar.
ayrıca, (Yûnus: 10/18), (Zümer: 39/3) ayetlerine bakınız.)
(İsrâ: 17/56 - 57)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلًا
De ki: “O’nu bırakıp da (haklarında özel yetkiler, şefaat, kâinatta tasarruf, Allah’a yaklaştırma gibi) düşünceleriniz olanları çağırın (bakalım)! Ne sizden zararı gidermeye ne de hâlinizi değiştirmeye güçleri yeter.”
(İsrâ: 17/56)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
"O dua ettikleri de Rabblerine hangisi daha yakın diye vesile arar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılması gereken bir azaptır."
(İsrâ: 17/57)
Abdullah ibni Mes’ûd (radıyallahu anhümâ)' dan şöyle rivayet edilmiştir:
“Bazı müşrikler, bir grup cine tapıyordu. Taptıkları cinler İslam’a girdi ve Allah’a yakınlaşmak için salih ameller aramaya başladılar. Müşrikler de bu durumdan habersiz onlara ibadet etmeye devam ettiler.”
(Buhari, 4714; Müslim, 3030)
(En’âm: 6/136)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ مِمَّا ذَرَاَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْاَنْعَامِ نَص۪يبًا فَقَالُوا هٰذَا لِلّٰهِ بِزَعْمِهِمْ وَهٰذَا لِشُرَكَٓائِنَاۚ فَمَا كَانَ لِشُرَكَٓائِهِمْ فَلَا يَصِلُ اِلَى اللّٰهِۚ وَمَا كَانَ لِلّٰهِ فَهُوَ يَصِلُ اِلٰى شُرَكَٓائِهِمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
"Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah’a bir pay ayırdılar. Sonra da zanlarınca, “Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızın hissesidir.” dediler. Ortaklarına ait olan hisse Allah’ın tarafına geçmez, Allah’a ait olan ise ortaklarına geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar!"
(En'âm: 6/136)
Müşrikler ekinlerin ortasına bir çizgi çeker, bir taraf için: “Bu Allah’ındır.”, diğeri için: “Bu ilahlarımızındır.” derlerdi. Hasat zamanı Allah (Azze ve Celle)' ye ayırdıkları paydan bir ürün putların payına ayrılan bölüme geçse: “İlahlarımız muhtaçtır.” der, geri almazlardı. Putlara ayrılan bir ürün Allah’a ayırdıkları kısma düşse alır, yerine koyarlardı. Bir ihtiyaçları olduğunda Allah’a ayırdıklarından alır, misafire, yoksula veya yolda kalana verirlerdi. Ancak putlara ayırdıklarına hiçbir surette dokunmazlardı. Allah’a adadıkları hayvanlar için de durum aynıydı. İhtiyaç hâlinde bir bahane bulur, Allah’a adanan hayvanları kesip yerlerdi. Putlar için adanmış olanlara ise dokunmazlardı.
(İbni Ebi Hatim, 7911-7916; Taberi, 13899-13907)
Bu, her dönemde farklı tezahürleri olan bir inanç problemidir. Temelinde ise müşriklerin ortak özelliği olan “ortaklarını Allah (Azze ve Celle)' den daha fazla yüceltme ve kendilerine yakın görme” anlayışı vardır. Günümüzde bu anlayışa, Allah’a küfredildiğinde hikmet ve hoşgörüden söz edenlerin, tabi oldukları liderler eleştirildiğinde öfke nöbeti geçirmelerini örnek verebiliriz. Allah adına verilen yeminleri rahatlıkla çiğneyip bozanların, kutsal kabul ettikleri varlıklar adına yemin ederken yaşadıkları trans hâli ve bu yeminlerini bozmamak için yoğun çaba harcamaları da bir başka örnektir. Hac ve umreye gitmek konusunda türlü mazeretler sıralayanların, dünyanın bir ucundan öbür ucuna yapılan yıllık “feyiz” ziyaretlerini aksatmamaları da bu bağlamda verilebilecek örneklerdendir.
(Yûnus: 10/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir."
(Yûnus: 10/18)
Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na gereken saygıyı göstermezler. O’nu vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah ile aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır.
(Bakara: 2/186), (Mâide: 5/35) ayetlerine bakınız.)
(Sebe’: 34/22 - 23)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur."
(Sebe’: 34/22)
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
"O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber,) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler."
(Sebe’: 34/23)
(Sebe’: 34/22-23) ayetler, insanları şirk koşmaya sevk eden sebepleri ele almış ve çürütmüştür. Şöyle ki kendisinden fayda umulan bir varlık, dört sıfattan birine sahip olmalıdır.
1. Mülkünde tek otorite olması.
2. Tek otorite olmasa da ortak olarak mülk sahibi olması.
3. Mülkte ortaklığı olmasa da yardımcı veya vezir olarak yetki sahibi olması.
4. Üç özelliğe sahip olmasa da mülk sahibi nezdinde hatırı sayılır biri olması.
Allah (Azze ve Celle) dört vasfı da kendi dışındaki tüm varlıklardan nefyetmiştir. Mülk, yalnızca Allah’ındır, hiçbir zerresinde ortağı yoktur, kimseye yetki ve yardımcılık vermemiştir. O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati yoktur...
Öyleyse kul, dini Allah (Azze ve Celle)' ye halis kılarak ve araya hiçbir aracı koymadan doğrudan Rabbine yönelmeli, O’ndan istemeli, O’ndan beklemelidir.
Ayrıca Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf: 43/86) ayetine bakınız.)
(En’âm: 6/17)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
"Allah sana bir zarar dokunduracak olsa onu (Allah’tan) başka kimse gideremez. Sana bir hayır dokunduracak olsa O, her şeye kadîrdir."
(En'âm: 6/17)
(Mü’min: 40/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟
Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. Hiç kuşkusuz, bana ibadet etmekten büyüklenenler, boyun eğmiş/alçaltılmış olarak cehenneme gireceklerdir.”
(Mü’min: 40/60)
Numan ibni Beşir (radıyallahu anhümâ)' ın rivayet ettiği bir hadiste,
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Dua, ibadetin ta kendisidir.” demiş ve bu ayeti okumuştur.
(Ebu Davud, 1479; Tirmizi, 2969)
(Ahkâf: 46/5 - 6)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ
"Allah’ı bırakıp, kıyamete kadar (dualarına) icabet edemeyecek olanlara dua edenden daha sapık kim olabilir? O (dua ettikleri), onların dualarından habersizlerdir."
(Ahkâf: 46/5)
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِر۪ينَ
"İnsanlar (diriltilip) bir araya toplandıklarında, (dua ettikleri) kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler."
(Ahkâf: 46/6)
- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' nin eşi, benzeri, dengi, misli olmadığına inanmak ve Allah hakkında bilgisiz ve saygısızca yapılan benzetmelerden kaçınmaktır.
(Nahl: 16/74)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
"(Allah’ı başka varlıklara, başka varlıkları da Allah’a benzeterek) Allah hakkında örnekler/misaller vermeyin. (Allah hakkında verilecek örneği yalnızca) Allah bilir, siz bilmezsiniz."
(Nahl: 16/74)
Hiçbir şey Allah’ın dengi, misli, benzeri ya da yakını olamayacağından Allah’ın varlığı ve birliğine dair verilecek örnekler konusunda titiz olunmalıdır. Şanını, azametini, celal ve izzetini en iyi O bildiğinden yalnızca Allah (Azze ve Celle), kendisiyle alakalı örnek verebilir. İnsanlar da bu örneklerle yetinirler. Müşrikler, Allah’ı bazı varlıklara benzetir, bu kıyas sonucunda birtakım neticeler elde ederlerdi.
Örneğin hiçbir yöneticinin yardımcı, ortak ve vezir olmadan sağlıklı yönetip idare edemeyeceği örneğinden yola çıkarak Allah’a yardım eden, O’nun adına kâinatta tasarruf eden yardımcılar ve ortaklar olması gerektiği sonucuna ulaşırlardı. Bir krala veya şirket müdürüne aracısız ulaşılamayacağı örneğinden yola çıkarak Allah’a ulaştırdığına inandıkları insanları vasıtalar edinir,
Bunlar Allah katındaki şefaatçilerimiz,
(Yûnus: 10/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk
koştuklarından münezzeh ve yücedir."
(Yûnus: 10/18)
Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na gereken saygıyı göstermezler. O’nu vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah’la aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır.
(Bakara: 2/186), (Mâide: 5/35), (Sebe’: 34/22 - 23) ayetlerine bakınız.)
Ve bizi Allah’a yakınlaştıran vesilelerimizdir.
(Zümer: 39/3)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ
"Dikkat edin! Halis olan din Allah’ındır. O’nun dışında veliler edinenler, “Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara ibadet ediyoruz.” (derler.) Allah, ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmedecektir. Şüphesiz ki Allah, yalancı ve kâfir olan kimseye hidayet etmez."
(Zümer: 39/3)
Şirkin temelinde “uzak Allah” ve “kusurlu insan” tasavvuru vardır:
“Biz kimiz ki Allah (Azze ve Celle)' ye doğrudan dua edelim?”, “Günahlarımız o denli çok ki bu kirli ağızlarla nasıl Allah’ı çağıralım?” Bu batıl düşünce, insanı “Allah’a yaklaştıran veli” arayışına iter. derlerdi.
(Bakara :2/186), (Mâide: 5/35), (Sebe’: 34/22-23), (Zümer: 39/43) Ve Ayrıca (En’âm: 6/14) ayetlerine bakınız.)
(Meryem: 19/65)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا۟
"Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O’na ibadet/kulluk yap ve ibadetinde sabırlı ol. O’nun adıyla anılan/O’na denk birini bilir misin?"
(Meryem: 19/65)
(Şûrâ: 42/11)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
"Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattı. Davarlardan da çift çift yarattı. Sizi (bu yolla, dişi ve erkek yaratarak) çoğaltıp yayıyor. Hiçbir şey O’nun benzeri/misli/dengi değildir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi gören) El-Basîr’dir."
(Şûrâ: 42/11)
Vahyin nurundan uzak, zan ve heva üzere kurulu felsefe kaideleri, İslami ilimlere sirayet etmiş ve İslam ümmetinin Allah (Azze ve Celle)' ye tasavvurunu ifsad etmiştir.
“Hiçbir şey O’nun benzeri/ misli/ dengi değildir.”
ayetiyle Allah (Azze ve Celle)' ye birçok sıfatını tevil/tahrif/inkâra kalkışan fırkalar olmuştur. Teşbihten (Allah’ı kullarına benzetmek) kaçalım derken, daha büyük bir itikadi problem olan tahrif ve inkâra düşmüşlerdir. Allah hiçbir şeyin kendisine benzemediğini, dengi ve misli olamayacağını bildirdikten sonra, “O işiten ve görendir.” demiştir. Buna binaen, “İnsanda görme sıfatı vardır. Allah da görüyor.” der ve ayeti zahiri üzere alırsak Allah’ı insana benzetmiş oluruz. Ya da, “Görmek için göze ihtiyaç vardır. Allah da görüyor, dersek dolaylı olarak O’nun organı olduğunu söylemiş oluruz.” yaklaşımı ne denli abes ve gerçekten uzaksa; Allah’ın Kur’ân ve sahih Sünnet’le sabit olan istiva, el gibi sıfatlarını benzer gerekçelerle ve teşbihten kaçınmak için inkâr etmek de o denli abes ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü Allah’ın sıfatları, O’nun şanına, azametine, yüceliğine ve benzersizliğine yakışır biçimdedir. Biz O’nun haber verdiklerine iman eder, akli sorgulamalarla sıfatlarının keyfiyeti hakkında akıl yürütüp inkâra kalkışmayız. Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında.
1. Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında:
(Âl-i İmran, 181)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ
"Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.
(Âl-i İmran: 3/181)
(Bakara: 2/245)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
"Allah’a güzel bir borç verip de (Allah’ın) ona kat kat fazlasını vereceği o (bahtiyar) kimdir? Allah, (rızkı) daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz."
(Bakara: 2/245)
Ayeti indiğinde Yahudiler şöyle dediler:
“İhtiyaç sahibi, daha zengin olandan borç ister. Demek ki Allah fakir, biz ise zenginiz.”
Bu sözler üzerine Âl-i İmran Suresi 181. ayet indi.”
(İbni Ebi Hatim, 2429, 4589)
Allah (Azze ve Celle) ile ilgili bir ayeti beşerî kıstaslarla yorumlayıp, ayetin anlamını inkâr ve alay konusu edinmek, bir Yahudi ahlakıdır.
“Allah’ın eli”, “Allah’ın gözü”, “Rahmân arşa istiva etti.” gibi ayetlerde:
“Bizim de elimiz, gözümüz var. Bu ayetleri kabul edersek Allah’a cisim izafe eder, onu yarattıklarına benzetiriz.”
diyenler de aynı hataya düşmektedir. Çünkü Allah’a iman, gaybın konusudur. Gayb akıl, yorum ve kıyasla anlaşılmaz. Gayb mutlak teslimiyet ve tasdik ister. Allah kendini böyle tanıtmayı uygun görmüş, resûlleri bunu yorumlamadan aktarmayı tercih etmiş ve seçkin sahabiler ayetlere iman edip, lafızları yorumlamadan bizlere nakletmişlerdir. Bizlere düşen Yahudi ahlakıyla değil, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahabe ahlakıyla isim ve sıfat ayetlerine yaklaşmaktır.
(Mâide: 5/64)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ
Yahudiler, “Allah’ın eli bağlanmıştır/eli sıkı bir cimridir.” dediler. Söyledikleri (bu çirkin söz) nedeniyle elleri bağlandı ve lanetlendiler. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, Allah’ın iki eli de açıktır ve dilediği gibi harcar. Andolsun ki Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân), onların pek çoğunun azgınlık ve küfrünü arttıracaktır. Biz, onların arasına kıyamete dek sürüp gidecek bir düşmanlık ve kin atmışızdır. Her ne zaman savaş ateşi yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuk için çabalarlar. Allah, bozguncuları sevmez."
(Mâide: 5/64)
Kâfirlerin Allah tasavvuru:
Kâfirler iki gruba ayrılır:
Birincisi:
hiç bir kitaba ve nebiye müntesip olmayan Kureyş müşrikleri gibi toplumlardır. Bunlar Allah’a dair kitabi bir bilgiye sahip olmadıkları için, krala/ meliğe benzettikleri bir Allah’a inanırlar.
(Bakara: 2/186)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
"Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar."
(Bakara: 2/186)
İkincisi:
bir Kitab’a ve nebiye müntesip olmakla beraber, Kitap’tan ve nebiden yüz çevirmiş Yahudi, Hristiyan ve onları adım adım izleyen ümmeti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in sapkınlarıdır.
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
"Sizden öncekilerin geleneklerine (yoluna) karış karış, adım adım uyacaksınız. Hatta onlar kelerin (bir tür kertenkele) deliğine girseler, siz de gireceksiniz."
(Buhari, 7320; Müslim, 2669)
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
"Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar Yahudi ve Hristiyanlar mıdır?" dedik.
"Başka kim olacak?" buyurdu.
(Buhârî, İ'tisâm 14, Hadis No: 7320; Müslim, İlim 6, Hadis No: 2669)
Vahiyden yüz çeviren bu toplumlar, zamanla kendilerine benzeyen bir Allah tasavvuru oluştururlar. Kendileri gibi cimri dostlarını yardımsız bırakan
(Fetih: 48/6 - 12)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا
"(Ayrıca) münafık erkek ve münafık kadınlara, müşrik erkek ve müşrik kadınlara (Allah’ın) azap etmesi içindir. (Onlar,) Allah hakkında kötü zan besleyenlerdir. Kötülük döngüsü, onların başına olsun/başlarından kötülük hiç eksik olmasın. Allah onlara öfkelenmiş, lanet etmiş ve onlar için cehennem hazırlamıştır. O, ne kötü bir dönüş yeridir."
(Fetih: 48/6)
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا
"Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir."
(Fetih: 48/7)
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ
"Şüphesiz ki biz seni, şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik."
(Fetih: 48/8)
لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا
"Allah’a ve Resûl’üne iman etmeniz, onu desteklemeniz, ona saygı duymanız ve sabah akşam (Allah’ı) tesbih etmeniz için."
(Fetih: 48/9)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا۟
"Gerçek şu ki sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim (biatını) bozarsa kendi aleyhine (biatını) bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği söze vefalı olur (gereklerini yerine getirirse) ona, büyük bir mükâfat verecektir."
(Fetih: 48/10)
سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًاۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا
Bedevilerden geride bırakılanlar sana diyecek ki: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. (Savaşa çıkmamıza engel oldu.) Bizim için bağışlanma dile.” Kalplerinde olmayan şeyi dilleri ile söylerler. De ki: “Allah sizin için bir kötülük dilese ya da size bir fayda takdir etse Allah’a karşı sizi kim koruyabilir? (Hayır, öyle değil!) Bilakis Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Fetih: 48/11)
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا
"(Hayır!) İşin aslı, siz Resûl’ün ve müminlerin, ebediyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız. Bu (düşünce), kalplerinizde süslendi ve kötü zanda bulundunuz ve yok olup gidecek bir topluluk oldunuz."
(Fetih: 48/12)
Fakir düşebilen:
(Âl-i İmran: 3/181)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ
"Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.
(Âl-i İmran: 3/181)
Torpil yapıp adam kayıran:
(Âl-i İmran: 3/24)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
(Sapkınlıklarının nedeni,) “Sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacak.” demelerindendir. (Allah adına bilmeden) uydurdukları bu iftira, dinleri konusunda kendilerini aldattı."
(Âl-i İmran: 3/24)
(Mâide: 5/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
"Yahudi ve Hristiyanlar, “Biz, Allah’ın çocukları ve sevdikleriyiz.” der. De ki: “(Madem öyle) ne diye günahlarınızdan dolayı size azap ediyor?” (Hayır, öyle değil!) Bilakis sizler, O’nun yarattıklarından birer insansınız. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hâkimiyeti/ egemenliği Allah’a aittir. Dönüş O’nadır."
(Mâide: 5/18)
ölünün ardından ıskat yapılarak kandırılabilen, telkin verilerek sorgusundan kopya çekilebilen bir Allah...
(A’râf: 7/180)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(A'râf: 7/180)
İlhad:
Eğrilik, meyil, sapma gibi anlamlara gelir. Allah (Azze ve Celle)' nin isimlerinde yaşanan her türlü sapma, ilhaddır. Allah’ın güzel isimlerini başka varlıklara vermek; bu isimlerle Allah’a duayı bırakıp onun yarattıklarından medet ummak; isimlerin içerdiği anlam ve sıfatları inkâr, tahrif veya tevil etmek; Allah’ı kullarına veya kulları Allah’a benzetmek; Allah’a yakınlaşma vesilesi olan isimlerini bırakıp, şahıslarla Allah’a tevessül etmek birer ilhad örneğidir.
(Şûrâ: 42/11)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
"Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattı. Davarlardan da çift çift yarattı. Sizi (bu yolla, dişi ve erkek yaratarak) çoğaltıp yayıyor. Hiçbir şey O’nun benzeri/misli/dengi değildir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi gören) El-Basîr’dir."
(Şûrâ: 42/11)
Vahyin nurundan uzak, zan ve heva üzere kurulu felsefe kaideleri, İslami ilimlere sirayet etmiş ve İslam ümmetinin Allah (Azze ve Celle)' ye tasavvurunu ifsad etmiştir.
“Hiçbir şey O’nun benzeri/ misli/ dengi değildir.” ayetiyle Allah’ın birçok sıfatını tevil/tahrif/inkâra kalkışan fırkalar olmuştur. Teşbihten (Allah’ı kullarına benzetmek) kaçalım derken, daha büyük bir itikadi problem olan tahrif ve inkâra düşmüşlerdir. Allah hiçbir şeyin kendisine benzemediğini, dengi ve misli olamayacağını bildirdikten sonra, “O işiten ve görendir.” demiştir. Buna binaen, “İnsanda görme sıfatı vardır. Allah da görüyor.” der ve ayeti zahiri üzere alırsak Allah’ı insana benzetmiş oluruz. Ya da, “Görmek için göze ihtiyaç vardır. Allah da görüyor, dersek dolaylı olarak O’nun organı olduğunu söylemiş oluruz.” yaklaşımı ne denli abes ve gerçekten uzaksa; Allah’ın Kur’ân ve sahih Sünnet’le sabit olan istiva, el gibi sıfatlarını benzer gerekçelerle ve teşbihten kaçınmak için inkâr etmek de o denli abes ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü Allah’ın sıfatları, O’nun şanına, azametine, yüceliğine ve benzersizliğine yakışır biçimdedir. Biz O’nun haber verdiklerine iman eder, akli sorgulamalarla sıfatlarının keyfiyeti hakkında akıl yürütüp inkâra kalkışmayız.
(Hadîd: 57/4)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
"Gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere giren, ondan çıkan, gökten inen ve ona çıkan her şeyi bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı görendir."
(Hadîd: 57/4)
Allah (Azze ve Celle)' nin arşına istiva etmesi, O’nun her daim ilmi, görmesi ve kuşatıcılığıyla kullarıyla beraber olmasına engel olmadığı gibi ilmiyle kullarını kuşatması da zatı ve sıfatlarıyla en yüce (El-Aliy) olmasına engel değildir.
Kur’ân ve sahih Sünnet bütünlüğünde anlıyoruz ki Allah, yedi kat göğün üzerinde arşına istiva etmiştir; görmesi, işitmesi ve ilmiyle her daim kullarıyla beraberdir.
(A’râf: 7/180)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(A'râf: 7/180)
2. Allah (Azze ve Celle) yaratma sıfatıyla emretme/ hükmetme/ yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez:
(Kehf: 18/26)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”
(Kehf: 18/26)
Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a aittir. Bu yetkiyi Allah adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir.
(Tevbe: 9/31)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir."
(Tevbe: 9/31)
(Yûsuf: 12/40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Yûsuf: 12/40)
- Tevhid, her işte Allah (Azze ve Celle)' yi veli/dost ve Vekil edinmek, tüm iş ve yönelişlerimizde O’ndan yardım/istiane talebinde bulunmak ve O’na muhtaç/fakir olduğumuzu hissetmektir.
ayrıca geniş kapsamlı bilgi için, (En’âm: 6/14)' den (En'âm: 6/102) ayetine kadar bakınız.)
(Enbiya: 21/112)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ
Dedi ki: “Rabbim! Hak ile hükmet. Rabbimiz, Er-Rahmân olan ve sizin yakıştırmalarınıza karşılık (yardımına sığınılacak) El-Musteân’dır.”
(Enbiyâ: 21/112)
(Fâtır: 35/15)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
"Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy ve (her daim övgüyü hak eden ve varlık tarafından övülen) El-Hamîd’in ta kendisidir."
(Fâtır: 35/15)
(Müzzemmil: 73/9)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَك۪يلًا
"(O) doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Öyleyse) O’nu vekil edin."
(Müzzemmil: 73/9)
b. Salih amel:
(Kehf: 18/110)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ancak ben de sizin gibi bir insanım. Bana, ‘İlahınız ancak tek bir ilahtır.’ diye vahyolunuyor. Artık kim Rabbi ile karşılaşmayı (ve ondan bir mükâfat almayı) umuyorsa, salih amelde bulunsun ve hiçbir şeyi Rabbine ibadette ortak koşmasın.”
(Kehf: 18/110)
Kur’ân-ı Kerim, amelin kabulü ve ahirette mükâfata dönüşmesi için ikisi bu ayette zikredilmek üzere toplamda üç şart belirlemiştir:
a. Ameli yapanın tevhid üzere, Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşmayan bir muvahhid olması:
(İbrahîm: 14/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ
"Rabblerine karşı kâfir olanların amellerinin durumu, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. (Yaptıkları hiçbir şeyin Allah katında bir karşılığı yoktur ve) yaptıklarından faydalanmazlar. (Hakka dönmesi çok) uzak bir sapıklık içinde olmak işte budur."
(İbrahîm: 14/18)
Amellerin Allah (Azze ve Celle) katında kabul görmesinin ilk şartı tevhiddir. Tevhidini şirkle bozan bir insanın namaz kılması, oruç tutması, infakta bulunması kendisine hiçbir fayda vermez.
(Nûr: 24/39 - 40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ
"Kâfirlerin amelleri(nin durumu), düz bir arazideki seraba benzer. Susuz kişi onu su zanneder. Sonunda oraya varınca hiçbir şey bulamaz ve orada (sadece) Allah’ı bulur. Allah, yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Allah, hesabı çabuk görendir."
(Nûr: 24/39)
اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟
"Ya da (kâfirin amelinin durumu) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. O (karanlığı), bir dalga örter. O dalgayı (da başka) bir dalga örter. Onun üzerinde de bulutlar vardır. Birbiri üstüne geçmiş (her birinin diğerini örttüğü) karanlıklar. Elini çıkarsa, (karanlığın şiddetinden) neredeyse onu dahi göremeyecek. Kime de Allah bir nur kılmamışsa, onun hiçbir şekilde nuru olmaz."
(Nûr: 24/40)
Birinci örnek:
küfre davet eden, batılları için uğraşan ve iyi şeyler yaptıklarını zanneden kâfirler içindir. Kıyamet Günü tüm beklentileri serap misali bir hiç olacaktır.
İkinci örnekse:
liderlerini taklit eden; hakikate karşı kör, sağır, dilsiz olan; hayatları zan, cehalet ve hurafelerin şüphe ve karanlığı içinde geçen insanlar içindir.
Çünkü şirk ve küfür, amelleri boşa götüren ve sahibini ebedî ateşe sürükleyen birer illettir.
(En’âm: 6/88)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"Bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediği kullarını hidayete erdirir. Şayet onlar şirk koşmuş olsaydı, muhakkak, yaptıkları her şey boşa giderdi."
(En'âm: 6/88)
Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşriğin akibeti için (Nisâ: 4/48) ayetine bakınız.)
(Zümer: 39/65)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Andolsun ki sana ve senden önceki (resûllere), “Şayet şirk koşarsan bütün amellerin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” diye vahyedildi.
(Zümer: 39/65)
(Nûr: 24/39)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ
"Kâfirlerin amelleri(nin durumu), düz bir arazideki seraba benzer. Susuz kişi onu su zanneder. Sonunda oraya varınca hiçbir şey bulamaz ve orada (sadece) Allah’ı bulur. Allah, yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Allah, hesabı çabuk görendir."
(Nûr: 24/39)
b. Amelin salih olması:
Yani şeriata, Peygamber'in Sünneti’ne uygun olması.
(Âl-i İmran: 3/31 - 32)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”
(Âl-i İmran: 3/31)
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ
De ki: “Allah’a ve Resûl’e itaat edin.” Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah, kâfirleri sevmez."
(Âl-i İmran: 3/32)
Allah (Azze ve Celle)' ye imanın rükünlerinden biri de Allah sevgisidir. Sevgiyse kalbin amelidir. Her insan sevdiğini iddia edebilir. Allah bu ayette “sevgi kanununu” açıklamıştır. Allah sevgisi, Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e ittibaya bağlıdır. Kişi, Allah Resûlü’ne Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e ittiba edip, onu örnek aldığı ve Sünnet’ini yaşadığı oranda Allah’ı seviyor demektir.
ilkesinin ve “Ona muhalefet edenler.”
(Nûr: 24/63)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًاۜ قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًاۚ فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
"Aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi Resûl’e seslenmeyin. Allah, birbirinizin arkasına saklanarak (izin almadan) sıvışıp gidenleri bilir. O’nun emrine muhalefet edenler başlarına bir fitnenin ya da can yakıcı azabın gelmesinden sakınsınlar."
(Nûr: 24/63)
Bu ve öncesinde geçen ayetlerden iki önemli hakikati anlıyoruz:
a. Müminleri ilgilendiren toplu/ cemaatsel faaliyetlerde izin almak önemlidir.
b. Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir postacı değildir. Siyasi ve askerî faaliyetlerde dahi onun emirlerine muhalefet edenler tehdit edilmişlerdir.
“Resûl’e itaat, Allah’a itaattir.”
(Nisâ: 4/80)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ
"Kim Resûl’e itaat ederse hiç şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse seni, onların üzerine koruyucu göndermedik."
(Nisâ: 4/80)
Tehdidinin sosyal ve cemaatsel olaylar için söylenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus olup Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) konumunu göstermesi açısından önemlidir. Allah (Azze ve Celle) ona sadece okuduğu ayetlerde değil, her konuda itaat edilmesini ve ona muhalefetten kaçınılmasını istemiştir.
(Nahl: 16/44)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
"(Peygamberleri) apaçık deliller ve Kitaplarla (gönderdik). Sana da bu zikri/Kur’ân’ı indirdik ki insanlara indirileni onlara açıklayasın. Umulur ki düşünürler."
(Nahl: 16/44)
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in Kur’ân’a dönük iki temel vazifesi vardır:
a. Onu eksiksiz bir şekilde insanlara ulaştırmak, yani tebliğ.
(Mâide: 5/67)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
"Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni (insanlara) tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan (Allah’ın) risalet (mesajını) tebliğ etmemiş ve vazifeni yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah, kâfirler topluluğuna hidayet etmez."
(Mâide: 5/67)
Kur’ân Sünnet ilişkisi için (Nahl: 16/44) ayetine bakınız.)
b. İndirilen Kur’ân’ı açıklayıp beyan etmek. Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' i söz ve davranışlarını yani Sünnetini değerli kılan da budur. O Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın gözetimi altında 23 yıl boyunca bir yandan inen ayetleri insanlara okumuş, diğer yandan söz ve davranışlarıyla (Sünnet ile) Allah (Azze ve Celle)' nin ayetlerden neyi murat ettiğini belirtmiştir. Her iki vazifesini de en güzel şekilde ve eksiksiz olarak ifa ettiğinden Allah onu her konuda insanlığa örnek göstermiştir.
(Ahzâb: 33/21)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ
"Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah Resûlü’nde güzel bir örneklik vardır."
(Ahzâb: 33/21)
Bu ayetle ilgili İbni Kesîr (Rahimehullah) tefsirinde şunları aktarmaktadır:
“Bu ayet-i kerime sözlerinde, davranışlarında, hal ve hareketlerinde Allah Rasulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) uymak hususunda pek büyük asli bir delildir, dayanaktır. Bundan dolayı şanı yüce ve mübarek olan Allah, ahzab gününde sabrı, sabretmeyi teşvik etmesi, ribatı (düşmanı kollayıp, gözetlemesi), cihadı, aziz ve celil olan Rabbinden kurtuluşu beklemesi hususlarında Nebi’ye (sallallahu aleyhi ve sellem) uymalarını emretmektedir. Kıyamet Günü’ne kadar Allah’ın salat ve selamı kesintisiz ona olsun. İşte bu sebeple Yüce Allah o ahzab (Hendek) günü tedirgin olan, rahatsız olan, sarsılan ve ne yapacaklarını şaşıran kimselere şöyle der: ‘Andolsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Günü’nü ümit eden ve Allah’ı, çokça anan kimseler için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.’ O hâlde neden ona uymadınız, neden onun bu güzel davranışlarını örnek almadınız?”
(İbn-i Kesîr Tefsîri, 8/526; Ayrıca bk. 24/Nûr,63)
(Nisâ: 4/64)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَح۪يمًا
"Resûl göndermemizin tek gayesi, Allah’ın izniyle ona itaat edilsin diyedir. Şayet onlar (günah işleyip) kendilerine zulmettiklerinde sana gelseler ve Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Resûl de onlar için (Allah’tan) bağışlanmalarını dileseydi şüphesiz ki Allah’ı (tevbeye muvaffak kılan ve tevbeleri çokça kabul eden) Tevvâb ve (kullarına karşı merhametli) Rahîm olarak bulacaklardı."
(Nisâ: 4/64)
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim bir amel yapar, yaptığı amel sünnetimiz üzere olmazsa ameli reddedilir.”
(Buhari, 2697; Müslim, 1718)
c. İhlaslı olması:
Yalnızca Allah rızası için amel yapmak, hiçbir gayeyi Allah rızasına ortak kılmamak.
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Kıyamet Günü Allah (Azze ve Celle) buyurur ki:
"Ben, şirkten müstağni olanım. Kim bir amel yapar ve amelinde benim dışımda birini ortak kılarsa onu da amelini de terk ederim.’”
(Müslim, 2985)
c. Yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ibadet:
(En’âm: 6/162-163)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
(En'âm: 6/162)
لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ
“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.”
(En'âm: 6/163)
Bu ayetler tevhidi, kulluğu ve İbrahim’in milletini tefsir edip açıklamaktadır. Mümin başta namaz ve kurban olmak üzere bedenî ve kalbî tüm ibadetlerini yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapar. Onun ibadetlerinde Allah’ın dışında bir varlığın payı yoktur. Başta hayat ve ölüm olmak üzere her şey Allah’ın elindedir. Allah’la beraber kâinatta tasarruf eden, Allah’ın bu yetkide kendisine ortak kıldığı hiçbir varlık yoktur. Müminin sadece ibadetleri değil, hayatı ve ölümü de Allah’a aittir. Allah için yaşar, Allah için ölür. Allah dışında uğruna yaşayıp öleceği hiçbir asli gayesi yoktur.
Tevhidin geniş açıklaması için (Fâtiha: 1/5) ayetine bakınız.)
d. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak:
(Nisâ: 4/48)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا
"Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur."
(Nisâ: 4/48)
Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle) bağışlamayacağı tek günah şirktir. Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah’ın meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz.
Rabbimizin bu İlahi kanunu yüzyıllar boyunca gerçekleşmiş, her zaman az sayıda olan mü'min'ler kendilerinden sayıca fazla olan kavimlerine karşı olan mücadelelerinde çok büyük başarılar elde etmişlerdir. Allah iman edenleri şöyle müjdelemektedir:
(Bakara: 2/249)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
"Tâlût, ordusuyla beraber yola koyulunca demişti ki: “Şüphesiz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Bir avuç içenler dışında kim de o nehirden tatmazsa şüphesiz ki o bendendir.” Çok azı hariç o sudan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler onu (nehri) geçince, “Bizim bugün Câlût’a ve ordusuna karşı savaşacak bir gücümüz yoktur.” demişlerdi. Allah ile karşılaşacaklarına (kıyamete) kesin bir bilgiyle iman edenler ise, “Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir.” demişlerdi. Allah, sabredenlerle beraberdir."
(Bakara: 2/249)
MISIR KRALI'NIN SARAYDA GÖRDÜĞÜ RÜYA:
Aradan yıllar geçti. Mısır Kralı (Amâlika) hanedanından Reyyân b. Velîd (veya El-Velîd b. Er-Reyyân) kendisini çok etkileyen bir rüya gördü. Rüyasına bir anlam veremedi. Daha sonra tekrar aynı rüyayı gördü ancak üzerinde durmadı. Rüya bir kez daha tekrarlanınca sanki aklının merak duvarını ısrarla çalıyormuş gibi gelen bu uyarıcı rüya için yatağından fırlayıp “mele” denilen sarayın ileri gelenlerini toplayarak:
“Rüyamda yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yediğini görüyorum. Bir de yedi yeşil ve yedi kuru başak görüyorum.
Efendiler!
Eğer rüya tabirinden anlıyorsanız, bu rüyamı bana yorumlayın!” dedi.
Onlar da:
“Bunlar karmakarışık rüyalardır. Biz böyle karışık rüyaların tabirini bilemeyiz.” dediler.
(Yûsuf: 12/43 - 44)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ
Kral demişti ki: “Rüyamda yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yediğini görüyorum. Yine yedi yemyeşil başak ve diğerlerinin kuru olduğu başaklar görüyorum. Ey seçkin dostlarım! Şayet rüya tabirinden anlıyorsanız bu rüyamı yorumlayın.”
(Yûsuf: 12/43)
قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ
Demişlerdi ki: “Bir demet hayal/karmakarışık düşler işte! Hem biz rüya tabirinden de anlamıyoruz.”
(Yûsuf: 13/44)
Onların çaresiz kaldıkları bir anda, zindandan kurtulan gencin aklına Yûsuf (aleyhisselâm) geldi:
“Ben size o rüyanın tabirini haber verebilirim, beni hemen Yûsuf’a gönderin, dedi. Yûsuf’un yanına varınca:“
Yûsuf (aleyhisselâm)! Ey doğru sözlü insan! Bize yedi zayıf ineğin yediği yedi besili inek ile yedi yeşil ve yedi kuru başağı tabir et! Umarım o adamlara doğru cevabı götürürüm, onlar da senin değerini öğrenirler.” dedi.
(Yusuf 12/45 - 46)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ
"O ikisinden kurtulmuş olan, uzun bir müddet sonra (Yûsuf’u) hatırlamış ve “Ben size bu rüyanın yorumunu haber veririm. Hemen beni gönderin.” demişti.
(Yûsuf: 13/45)
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
“Yûsuf! Ey sıddîk kişi! Bize yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yediği, yedi yeşil başak ve diğerleri kuru olan başakların olduğu rüyayı yorumla. Umulur ki insanlara dönerim de (rüyanın anlamını) bilmiş olurlar.”
(Yûsuf: 12/46)
Yûsuf (aleyhisselâm) kralın rüyasını dinledikten sonra şöyle söyledi:
“Eskiden yaptığınız gibi hiç ara vermeden yedi yıl ekin ekersiniz, yiyeceğiniz az bir miktarı ayırıp, geri kalanını öylece başağında bırakırsınız. Bunun ardından yedi kurak yıl gelecek: tohumluk için sağlayacağınız az bir miktar dışında, biriktirdiğiniz her şeyi tüketecek. Bunun ardından bir yıl gelecek, o zaman insanlar bol yağmura kavuşacak, meyvelerden su sıkıp ineklerden süt sağacaklar.”
(Yûsuf: 12/ 47 - 49)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ
Demişti ki: “Yedi yıl boyunca alışageldiğiniz üzere ekmeye (devam edin). Yiyeceğiniz az bir miktar dışındaki hasadı başağında öylece bırakın.”
(Yûsuf: 12/47)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ
“Sonra bu (bolluğun) ardından çok kurak yedi yıl gelecek. Sakladığınız az bir miktar dışında, daha önceden biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir.”
(Yûsuf: 12/48)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟
“Sonra bu (kıtlığın) ardından öyle bir yıl gelecek ki insanlar onda (yağmurla) sıkıntıdan kurtarılır ve onda (meyveleri) sıkıp (hayvanları) sağarlar.”
(Yûsuf: 12/49)
Yûsuf (aleyhisselâm), kralın rüyasını tabir ettiği gibi ne yapılması gerektiğini de söylemişti. Ayrıca bu 14 yıldan sonra gelecek yılın (rüyada olmadığı halde) nasıl olacağını haber vermişti. Bütün bu bilgileri Yûsuf (aleyhisselâm) nereden biliyordu. Rüyayı krala gösteren kim, rüyayı yorumlamayı öğreten kim, 15. yılın nasıl olacağını bildiren kim? Bütün bu soruların cevabı tek bir kelimede çözüme kavuşur:
Kâinatın hâkimi Allah (Azze ve Celle). Zira gaybı bilen O’dur. Kâinat O’nun kudret elindedir. O’nun izni olmadan bir yaprak bile düşmez. Yûsuf (aleyhisselâm), zindan arkadaşına bu yorumu yaparken hiç nazlanmamış, ona sitem bile etmemişti. Onun bu nezaketi karşısında Peygamber Efendimiz hayretini şöyle ifade etmiştir:
“Kardeşim Yusuf’un sabrına ve keremine hayret ettim. Allah onu bağışlasın, kendisine rüya hakkındaki yorum sorulduğunda cevapladı. Ben olsaydım, zindandan çıkıncaya kadar yorumlamazdım.”
(Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir XI, 199)
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ZİNDANDAN ÇIKARILIP SARAYA DÖNÜŞÜ:
Kral (Amâlika) hanedanından Reyyân b. Velîd (veya El-Velîd b. Er-Reyyân)' a ulaştırılan bu yorum onun çok hoşuna gitmiş ve hayretini gizleyememişti. Çünkü etrafındakilerin karmakarışık bir şey diye ifade ettikleri rüyasına bu zindandaki adam, 15 yılın plan ve programlarını sığdırmış, krallığın 15 yıllık geleceğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti. Ülkesinde böyle birisinin zindanda olmasına şaşırmış:
“Onu bana getirin!” emrini vermişti. Elçinin müjdesini duyan Yûsuf (aleyhisselâm) gayet sakin bir şekilde:
“Efendine dön de o kadınların ellerini niçin kestiklerini bir sor bakalım. Şüphesiz Rabbim onların tuzaklarını çok iyi bilir.” dedi.
(Yusuf: 12/50)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ
Kral (bu yorumu duyunca), “Onu bana getirin.” dedi. Elçi Yûsuf’a (müjde vermek için) geldiğinde demişti ki: “Efendinin yanına dön ve ona sor (bakalım): ‘Ellerini kesen kadınların durumu neydi?’ Şüphesiz ki benim Rabbim, onların tuzağını bilir.”
(Yûsuf: 12/50)
Bu konuda Yûsuf (aleyhisselâm) temkinli yaklaşımını Peygamber Efendimiz takdir etmiş ve her zamanki mütevazı ifadesiyle
“Eğer ben zindanda Yûsuf (aleyhisselâm) kadar kalsaydım, elçinin davetine uyup zindandan çıkardım.” buyurmuştur.
(Buhari, Ehadisü’l-Enbiya 11; Müslim, İman 238)
Yûsuf (aleyhisselâm) haksızlığa uğramış, iftira ile zindana atılmıştı. Onun davası, böyle bir iftiranın zihinlerde şüphe uyandırmasına müsaade etmezdi. Hakikatin kabulünde davetçinin ahlaklı oluşu temel bir ilkedir. Mazlum olan Yûsuf (aleyhisselâm), aslında masumdu. Zihinlerinde en ufak bir kötü iz bile kalmamalıydı. Zira Mısır toplumu zindandan gelecek Allah’ın elçisi Yûsuf (aleyhisselâm) ile hakikate kavuşacaktı.
Kral (Amâlika) hanedanından Reyyân b. Velîd (veya El-Velîd b. Er-Reyyân), Yûsuf (aleyhisselâm)' ın bu isteğiyle yeni bir soruşturma başlattı. Bu soruşturma sonucu, azizin karısı ve diğer kadınlar suçlarını itiraf ederek Yûsuf (aleyhisselâm)' ın masumiyetini ortaya koydular. Bu olaydan sonra Yûsuf (aleyhisselâm)' ın itibarı sarayda daha da arttı.
Yûsuf (aleyhisselâm) bu davranışını kadınları mahcup etmek için değil şu gerekçe ile yaptığını ifade etti:
“Benim böyle davranmam, efendimin evde bulunmadığı sırada kendisine ihanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin tuzağını başarılı kılmadığını bilmesi içindir.”
(Yûsuf: 12/52)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَٓائِن۪ينَ
(Yûsuf bu tahkikatı talep etmesinin gerekçesini şöyle açıkladı:) “Bu, (Azîz’in) gıyabında ona ihanet etmediğimi ve Allah’ın da hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmayacağını (Azîz’in ve insanların) bilmesi içindi.”
(Yûsuf: 12/52)
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN MISIR AZÎZ'LİĞİ VE MALİYE VEZİRLİĞİ:
Yûsuf (aleyhisselâm), Mısır'a 7 veya 12 yada 17 yaşında gelmişti. Mısır Azîz'inin evinde 13 yıl kaldı. 30 yaşında bulunduğu sırada, Mâliye Vezîri oldu.
[118]
Yûsuf (aleyhisselâm), Mısır'da vazifesini, adaletle yerine gteirdiği için,
kadın erkek herkesin sevgisini kazandı.
[119]
Kendisi, kıtlık günlerinde, doyasıya yemek yemezdi.
[120]
"Yer yüzünün hazineleri elinde iken, ne için aç duruyor, karnını doyuramıyorsun?" denildiği zaman:
"Tok olursam,
[121]
açları, unuturum diye korkarım" derdi.
[122]
Yûsuf (aleyhisselâm); Kralın aşçısına, Krala, geceli gündüzlü bir günde
öğle vaktinde bir kere yemek vermesini emretti. Bununla da, Kral'm, açlığı tadıp açları, unutmamasını ve muhtaçlara
ihsanda bulunmasını sağlamak istedi.
Aşçı, böyle yaptı. Artık, Kralların, yemeklerinin, gün ortasında verilmesi âdet oldu.
[123]
Hükümdarın gerçekleri öğrenmesinin ardından Yûsuf (aleyhisselâm) için yeni bir dönem başlamıştır. Hükümdar aracılara Yûsuf (aleyhisselâm)' ı getirmelerini söylemiştir. Yûsuf (aleyhisselâm) geldiğinde ise ona kendi yanında önemli bir mevki vermiş, onu güvenilir bir danışmanı yapmıştır.
Bu konu Kur'ân'ı Kerimde şöyle aktarılır:
(Yûsuf: 12/54 - 57)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ
Kral demişti ki: “Getirin onu bana ki onu has adamlarımdan/yakınlarımdan biri olarak yanıma alayım.” Onunla konuşunca da şöyle demişti: “Sen, bugün bizim yanımızda (geniş yetkilerle donatılmış) bir yönetici ve güvenilir birisin.”
(Yûsuf: 12/54)
قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ
(Yûsuf) demişti ki: “Beni ülke hazinelerine (maliye bakanlığına) yetkili tayin et. Şüphesiz ki ben, koruyup gözetecek ve bu işi bilen biriyim.”
(Yûsuf: 12/55)
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
"İşte böylece Yûsuf’a, yeryüzünde temkin/ imkân/ iktidar verdik. Orada dilediği yerde konaklar/dilediği gibi hareket ederdi. Rahmetimizden dilediğimiz kişiye veririz. Ve muhsinlerin/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanların ecrini zayi etmeyiz."
(Yûsuf: 12/56)
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟
"Hiç şüphesiz ahiret mükâfatı, iman edip Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır."
(Yûsuf: 12/57)
Kur'ân'ı Kerimde bildirildiği gibi,
(Bakara: 2/249)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
"Tâlût, ordusuyla beraber yola koyulunca demişti ki: “Şüphesiz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Bir avuç içenler dışında kim de o nehirden tatmazsa şüphesiz ki o bendendir.” Çok azı hariç o sudan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler onu (nehri) geçince, “Bizim bugün Câlût’a ve ordusuna karşı savaşacak bir gücümüz yoktur.” demişlerdi. Allah ile karşılaşacaklarına (kıyamete) kesin bir bilgiyle iman edenler ise, “Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir.” demişlerdi. Allah, sabredenlerle beraberdir."
(Bakara: 2/249)
Allah, müminlere bir iman hakikati olmak üzere, onları en zor ve imkansız gibi gözüken şartların içinde kurtarıp çıkarmakta ve inkarcılara karşı galip getirmektedir. Mümine düşen tek görev, Allah'ın vaadine olan inancından asla dönmemek ve hep Allah'a tevekkül edip güvenmektir.
(Yûsuf: 12/47 - 49)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ
Demişti ki: “Yedi yıl boyunca alışageldiğiniz üzere ekmeye (devam edin). Yiyeceğiniz az bir miktar dışındaki hasadı başağında öylece bırakın.”
(Yûsuf: 12/47)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ
“Sonra bu (bolluğun) ardından çok kurak yedi yıl gelecek. Sakladığınız az bir miktar dışında, daha önceden biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir.”
(Yûsuf: 12/48)
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟
“Sonra bu (kıtlığın) ardından öyle bir yıl gelecek ki insanlar onda (yağmurla) sıkıntıdan kurtarılır ve onda (meyveleri) sıkıp (hayvanları) sağarlar.”
(Yûsuf: 12/49)
Dinden uzak bir yaşam süren insanlar için dünyada güç ve iktidar sahibi olmak, para ve mala hakim olmak, onu harcama yetkisinde olmak, erişilebilecek en ileri noktadır. Bu, ulaşmak için hayatlarını ortaya koydukları, mücadelesini verdikleri ana hedeftir. Ancak görüldüğü gibi Allah (Azze ve Celle) Yûsuf (aleyhisselâm)' ı zindandan çıkartıp bu nimetlerin hepsini birden ona vermiştir. İşte Allah (Azze ve Celle)' nin Yûsuf (aleyhisselâm)' a güç, iktidar ve mal verdikten sonra ayetin sonunda hemen ahireti hatırlatmasının bir hikmeti de budur.
Böylece aslında dünyada verilen malın ve makamın hiç de önemli bir şey olmadığı, esas önemli olanın, hedeflenmesi gereken şeyin ve daha hayırlı olanın ahiret olduğu hatırlatılmaktadır. Allah bu şekilde insanın yüzünü dünyadan ahirete çevirmektedir. Ancak ayetin son cümlesinde bu konu hatırlatılırken ve ahirette verilecek karşılığın hayırlı olduğu bildirilirken, bunun "iman edenler" ve "takvada bulunanlar" için geçerli olduğu da haber verilir. Bu özelliklere sahip olmayan insanların ahirette güzel bir karşılık beklemeleri elbette ki düşünülemez.
Yusuf kıssasında insanlara gösterilen çok önemli bir gerçek daha vardır.
Allah Subhânehu ve Teâlâ bu gerçeği Kur'an'da şöyle bildirir:
(İnşirâh: 94/5 - 6)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ
"Hiç şüphesiz, zorlukla beraber kolaylık vardır."
(İnşirâh: 94/5)
اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ
"(Evet,) zorlukla beraber kolaylık vardır."
(İnşirâh: 94/6)
İnşirâh Suresi'nde bildirildiği gibi, Allah her zorluğun ardından iman eden insanlar için bir kolaylık yaratacağını vaat etmektedir. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın hayatı ise bunun örnekleri ile doludur. Kuyudan kurtulup iyi bir ailenin yanında bakılıp büyütülmesi, zindanın ardından hazinelerin başına geçmesi gibi olaylar Allah'ın her zorluğun ve güçlüğün ardından nasıl kolaylıklar ve güzellikler yarattığının açık delilleridir.
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KARDEŞLERİ İLE KARŞILAŞMASI VE AKILCI TAKTİKLERİ:
Yûsuf (aleyhisselâm) böylece Mısır'ın hazinelerinden sorumlu olmuştur. Bir süre sonra onu kuyuya atan kardeşleri ticaret yapmak amacıyla Mısır'a gelmişler ve onun huzuruna getirilmişlerdir. Ancak Yûsuf (aleyhisselâm)' ı tanımamışlardır. Yûsuf (aleyhisselâm) ise onları hemen tanımış ve onlara son derece akılcı bir plan hazırlamıştır. Onlara maddi menfaat sunmuş ve kendisinin konuksever bir insan olduğunu söylemiş, böylece onları etkileyerek istediklerini yaptırabileceğini hesaplamıştır. Bunu yaparken amacının küçük kardeşine ulaşmak olduğu ise aşağıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır:
(Yûsuf: 12/58 - 60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ
"(Yûsuf iktidara geldikten sonra kuraklık başladı.) Yûsuf’un kardeşleri (yiyecek almak için) gelmiş ve onun yanına girmişlerdi. Onu tanımadıkları hâlde o, onları tanımıştı."
(Yûsuf: 12/58)
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ
Yüklerini hazırladığı zaman, “Bana babanızdan olan bir kardeşinizi (rehin olarak) getirin. Benim tam ölçekle verdiğimi ve misafirperverlerin en hayırlılarından olduğumu görmediniz mi?”
(Yûsuf: 12/59)
فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ
“Onu getirmezseniz benden alacağınız bir erzak olmayacak, bana da yaklaşmayın!”
(Yûsuf: 12/60)
Ayetlerde görüldüğü gibi Yûsuf (aleyhisselâm) ayrıca adaletli bir insan olduğunu da belirterek onları istedikleri konusunda şevklendirmiştir. Ve bu planında oldukça başarılı olmuştur. Eğer kardeşlerini getirmezlerse kendileriyle ticaret yapmayacağını ve görüşmeyeceğini de belirterek onlarda sıkıntıya düşebilecekleri endişesini uyandırmıştır.
Nitekim Yûsuf (aleyhisselâm)' ın konuşmasının etkisi kardeşleri üzerinde hemen görülmüştür. Sahip olduğu güç ve ihtişamdan dolayı onun dediğini yapabileceğine inanmışlar ve kardeşlerini getirme konusunda ellerinden geleni yapmaya karar vermişlerdir:
(Yûsuf: 12/61)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ
“Onu babasından alabilmek için çabalarız. (Evet,) kesinlikle bunu yapacağız.” demişlerdi.
(Yûsuf: 12/61)
Görüldüğü gibi Yûsuf (aleyhisselâm)' ın bu taktiği son derece akılcıdır. Çünkü eğer onlara bu şekilde maddi bir menfaat sunulmamış, birtakım şartlar koşulmamış olsaydı gevşek davranabilir ve kardeşlerini getirmeyebilirlerdi. Ama Yûsuf (aleyhisselâm) işi onların iradesine bırakmayacak şekilde, karşı koyamayacakları kusursuz bir plan hazırlamıştır.
Bütün bu akılcı tedbirlerin yanı sıra Yûsuf (aleyhisselâm) işi sağlamlaştıracak bir tedbir daha almıştır. Kardeşleri Mısır'dan ayrılmadan önce onlardan erzak karşılığı aldığı parayı yani onların sermayelerini gizlice yüklerinin içine koydurmuştur. Böylece hem erzaklarını hem de erzakları için ödedikleri parayı vererek onlara büyük bir maddi menfaat daha sağlamıştır.
Bu olay Yusuf Suresi'nde şöyle anlatılır:
(Yûsuf: 12/62)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَٓا اِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
(Yûsuf) hizmetlilere demişti ki: “(Erzak almak için verdikleri) eşyalarını, yüklerin arasına (geri) koyun. Belki ailelerine döndüklerinde bunu anlar ve tekrar geri dönerler.”
(Yûsuf: 12/62)
Bu arka arkaya alınan tedbirlerden mü'min'lerin çıkarması gereken bir hikmet de; vicdanına güvenilmeyen, zayıf imanlı ve zayıf ahlaklı insanlarla bir anlaşma yapıldığında, onların anlaşmayı bozma ihtimallerine karşı, istenileni yapmalarını sağlayacak her türlü önlemin alınmasıdır. Olayların gelişimini karşı tarafın, yani zayıf imanlı olanların insiyatifine bırakmamak bir mü'min alametidir.
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KARDEŞLERİNDEN BABALARINDAN İSTEKTE BULUNMALARI:
Bilindiği gibi cahiliye insanlarının önemli bir özelliği maddiyattan çok hoşlanmaları ve kendilerine menfaat sağlayacak herkesin ve herşeyin önünde boyun eğmeleridir. Nitekim Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri de kendilerine sunulan maddi olanakları ellerinden kaçırmayı göze alamamışlardır. Mısır'dan ayrılmalarının ardından hemen babalarının yanına dönmüş ve ondan mutlaka koruyacaklarına dair söz vererek küçük kardeşlerini istemişlerdir:
(Yûsuf: 12/63)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Babalarına döndükleri zaman, “Babamız! Yiyecek bize yasaklandı. Kardeşimizi bizimle gönder ki yiyecek alalım. Şüphesiz ki onu koruyacağız.” demişlerdi.
(Yûsuf: 12/63)
Ancak babaları onlara güvenmemektedir:
(Yûsuf: 12/64)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًاۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
“Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğim gibi, bunda da güveneyim öyle mi? Allah en hayırlı koruyucu ve O merhametlilerin en merhametlisidir.” demişti.
(Yûsuf: 12/64)
Dikkat edilecek olursa gerek Yâkub (aleyhisselâm) gerekse Yûsuf (aleyhisselâm) genelde konuşmalarının ardından hep Allah'ı anmakta ve O'nu yüceltmektedirler. Bu, mü'min'lerin her olay karşısında, her an Allah'ı hatırlamaları ve O'nu asla unutmamaları gerektiğine örnektir.
Ama Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri maddi çıkar elde etme konusunda büyük bir hırsa sahiptirler. Bu nedenle, babalarını razı edebilmek için büyük çaba harcarlar:
(Yûsuf: 12/65)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ
Eşyalarını açınca ödedikleri bedelin kendilerine geri verildiğini gördüler. “Babamız! Daha ne isteyebiliriz ki? İşte (yiyecek karşılığında) ödediklerimiz bize geri dönmüş. (Gönder onu bizimle) ailemiz için erzak almış oluruz, hem kardeşimizi de koruruz, bir deve yükü fazladan yiyecek alırız. Bu (yanımızda getirdiğimiz) az bir yiyecektir.”
(Yûsuf: 12/65)
Yakûb (aleyhisselâm) diğer oğullarına güvenmediği için onlardan kardeşlerini geri getireceklerine dair kesin bir söz istemiştir:
(Yûsuf: 12/66)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ
(Ya’kûb,) “Topluca (helak olup) kuşatılmanız dışında, onu bana geri getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar onu sizinle göndermem.” demişti. Ona (Allah adına) kesin sözlerini verdiklerinde, “(O hâlde) Allah söylediklerimize vekildir.” dedi.
(Yûsuf: 12/66)
Yakub'un, Allah'ın bu ahde şahit olduğunu hatırlatması, arkasından Allah'ı vekil kıldığını söylemesi önemli hikmetlerdir. Bu, imanı zayıf olan insanları hayra yönlendirmek için, onlardan Allah adına ahit almanın etkili bir yöntem olduğunu bize göstermektedir. Zira karşısındaki kişilerin bir parça dahi olsa Allah korkuları varsa, bunu düşünüp dürüst davranacaklardır.
Yâkub (aleyhisselâm) Peygamber çocuklarından kesin bir söz aldıktan sonra onlara tedbirli davranmalarını ve Mısır'a ayrı ayrı kapılardan girmelerini hatırlatır:
(Yûsuf: 12/67)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
(Ya’kûb,) “Ey oğullarım! Tek bir kapıdan (şehre) girmeyin. Farklı kapılardan girin. (Bu, sadece bir tedbirdir. Yoksa Allah sizin için bir musibet dilemişse) ben sizi Allah’a karşı koruyamam. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O’na tevekkül ettim. Tevekkül edecek olanlar da yalnızca O’na tevekkül etsinler.” dedi.
(Yûsuf: 12/67)
Yakûb (aleyhisselâm)' ın oğullarına verdiği bu nasihat son derece önemlidir. Bu ayetlerde mü'min'lerin her an her yerde tedbirli hareket etmeleri ve olası tehlikeleri hesap ederek, önlem almaları gerektiğine dikkat çekilmektedir.
Ancak aynı zamanda da Yâkub (aleyhisselâm) her zaman olduğu gibi bu sözünün arkasından yine herşeyin özünü hatırlatmıştır. Hükmü verenin Allah olduğunu, Allah bir şeyi dilemişse bunu engellemenin mümkün olmadığını ve Allah'a tevekkül etmek gerektiğini söylemiştir. Bunlar çok değerli hatırlatmalardır. Burada tam manasıyla Müslümanların yaşaması gereken gerçek tevekkül anlayışı görülmektedir. Halk arasında yanlış bir kader ve tevekkül anlayışı vardır. Bazıları olayların kendi aldıkları tedbirlerle oluştuğunu, herşeyi sebeplerle halledebileceklerini düşünürler. Bazıları da,
"zaten herşeyin ne olacağı belli, bizim bir şey yapmamıza gerek yok"
mantığıyla yanlış bir tevekkül anlayışına sahiptirler. Oysa her iki tarafın düşüncesi de hatalıdır. İnsan, karşılaştığı olaylarda her türlü tedbiri almak, her türlü sebebe sarılmak ama sonucunun da Allah'ın takdiri olduğunu unutmamakla yükümlüdür. Tedbir elbette hiç bir olayı etkileyemez, ancak bir ibadet kastıyla titizlikle alınması ve uygulanması gerekir.
Yâkub bu sırra vakıf olan kamil bir mümindir. Her konuşmasında Allah'ı hatırlatması, olayın batınını düşünmesi onun takvasının alametidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ Yakûb (aleyhisselâm)' ın ilim sahibi bir kul olduğunu ayette şöyle bildirmiştir:
(Yûsuf: 12/68)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟
"Babalarının emrettiği şekilde şehre girdiler. Bu şekil girmeleri onlara Allah’a karşı bir fayda sağlamayacaktı. Ama (böyle girmeleri) Ya’kûb’un içinde var olan bir istekti ve onu dillendirerek açığa çıkarmış oldu. Şüphesiz ki o, ona öğrettiklerimiz sayesinde ilim sahibi biridir. Fakat insanların çoğu bilmezler."
(Yûsuf: 12/68)
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KÜÇÜK KARDEŞİ BÜNYAMİN İLE KARŞILAŞMASI:
Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri, yanlarında Yûsuf (aleyhisselâm)' ın küçük kardeşi de olduğu halde Mısır'a gelmişler ve bir kez daha Yûsuf (aleyhisselâm)' ın makamına çıkmışlardır. Burada ise Yûsuf (aleyhisselâm) küçük kardeşini diğerlerinden ayırmış ve ona gerçek kimliğini açıklamıştır:
(Yûsuf: 12/69)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yûsuf’un yanına girdiklerinde, kardeşini bağrına basmış ve demişti ki: “Şüphesiz ki ben, senin kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme.”
(Yûsuf: 12/69)
Yusuf'un ifadesinden anlaşılmaktadır ki, kardeşleri ona sıkıntı ve üzüntü verecek şeyler yapmaktadırlar. Bu, onların dinden uzak karakterlerinin bir başka göstergesidir.
Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşi ile buluştuktan sonra yine son derece akılcı taktiklerle onu yanında alıkoymuştur. Böylece küçük kardeşini diğerlerinin sebep olduğu sıkıntıdan kurtarmıştır. Kuran'da Yûsuf (aleyhisselâm)' ın izlediği bu akılcı yöntem şöyle anlatılır:
(Yûsuf: 12/70 - 76)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ
Yüklerini hazırladığı zaman, su kabını kardeşinin yükü içerisine koydu. Sonra bir münadi, “Ey kafile! Sizler şüphesiz hırsızlarsınız.” diye ilan etmişti.
(Yûsuf: 12/70)
قَالُٓوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ
(Sesin geldiği yöne) yönelip, “Kaybettiğiniz (ve aradığınız şey) nedir?” demişlerdi.
(Yûsuf: 12/71)
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَٓاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَا۬ بِه۪ زَع۪يمٌ
Demişlerdi ki: “Kralın su tasını kaybettik (de onu arıyoruz). Kim onu getirirse bir deve yükü yiyecek (ödül olarak) onundur. Ben de (ilan eden olarak ödülün verileceğine) kefilim.”
(Yûsuf: 12/72)
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ
“Allah’a yemin olsun ki sizin de bildiğiniz gibi bizler bu yere bozgunculuk için gelmedik. Ve biz hırsız da değiliz.” demişlerdi.
(Yûsuf: 12/73)
قَالُوا فَمَا جَزَٓاؤُ۬هُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ
“Peki, yalan söylüyorsanız nedir onun cezası?” demişlerdi.
(Yûsuf: 12/74)
قَالُوا جَزَٓاؤُ۬هُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَٓاؤُ۬هُۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ
“Cezası, kimde bulunursa (çaldığına karşılık) o alıkonulur. Biz (Ya’kûb’un şeriatında) zalimleri böyle cezalandırırız.” demişlerdi.
(Yûsuf: 12/75)
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
"Kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra (su kabını) kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz, Yûsuf’a böyle bir yanıltıcı oyun hazırladık. Allah’ın dilemesi hariç, Kralın dinine (yani yürürlükte olan yasalara) göre kardeşini tutuklaması söz konusu dahi değildi. Biz dilediğimizin derecelerini yükseltiriz. Her bilenin üzerinde daha iyi bilen biri vardır mutlaka."
(Yûsuf: 12/76)
Allah (Azze ve Celle), Kral’ın anayasa ve yasalarına “din” demiştir. Çünkü “din” kelimesinin anlamlarından biri de birey ve toplum hayatını düzenleyen kural ve yasalar bütünüdür. Mü'min, hangi yasaya göre hayatını düzenlediğine ve hangi yasa için oy kullanıp onay verdiğine dikkat etmelidir. Çünkü onay verdiği ve hayatını kendisi ile düzene soktuğu her yasa, onun dinidir. Allah katında, tüm ilkeleri âlemlerin Rabbi tarafından belirlenmiş İslam dini ve yasaları dışında hiçbir din ve yasa geçerli değildir.
Beşerî ideolojilerin tamamı, hâkimiyet ve yasama hakkı konusunda Allah ile çekişen birer dindirler. Bu beşerî dinler arasında en tehlikeli olanı, hiç şüphesiz demokrasidir. Zira demokrasi, süslü sloganlar ve içi boş söylemlerle insanları zayıf noktalarından yakalamakta, kendilerini yönettikleri vehmiyle kalabalıkları büyülemektedir. Bundan daha tehlikeli olanı ise, İslam’a müntesip siyasilerin, İslam ile temelden ayrılan ve uzlaşması mümkün olmayan demokrasiyi Yûsuf (aleyhisselâm) ile meşrulaştırma çabalarıdır.
Siyasiler, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Kralın yanında bakanlık yaptığını öne sürerek, bugünün muvahhidlerinin de demokratik düzenler içinde yer alabileceğini iddia etmektedirler. Oysa ayetten anlaşıldığı üzere Yûsuf(aleyhisselâm), Kralın kurallarına göre değil, Yâkub (aleyhisselâm)' ın şeriatına göre işlerini düzenlemekteydi.
Allah surenin 56. ayetinde bu gerçeğe işaret etmiş ve Yusuf (aleyhisselâm)'ın Mısır’da dilediği gibi hareket ettiği bir iktidara sahip olduğunu belirtmiştir.
(Yûsuf: 12/56)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
"İşte böylece Yûsuf’a, yeryüzünde temkin/ imkân/ iktidar verdik. Orada dilediği yerde konaklar/dilediği gibi hareket ederdi. Rahmetimizden dilediğimiz kişiye veririz. Ve muhsinlerin/ kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanların ecrini zayi etmeyiz."
(Yûsuf: 12/56)
Bugünün demokratları şahsi odalarında dahi anayasa ve yasaların görev/ yetki/ talimatları dışına çıkamamaktalardır.
Yûsuf (aleyhisselâm) tarihte iki iftiraya uğramıştır. Biri, iffetine yönelik kadınların iftirası, diğeri dinine yönelik demokratların iftiralarıdır. Hiç şüphesiz ikincisi, vahameti ve ahiretteki sonuçları açısından çok daha çirkin ve kabul edilemezdir.
Yûsuf (aleyhisselâm) Mısır'ın kurallarına göre kardeşini yanında alıkoyamazdı. Fakat yaptığı plan sayesinde bunu başarmıştır. Plana göre önce kardeşinin yüküne su tasını saklamış, sonra adamlarından biri onları suçlu psikolojisine sokacak ve eziklik hissetmelerini sağlayacak bir üslupla onlara seslenmiştir. Hemen arkasından tasın hükümdara ait olduğu ve onu bulan kişiye bir deve yükü ödül verileceği açıklanmıştır. Böylece bunun büyük bir olay olduğu hissi uyandırılmış ve bunun bir taktik olduğunu anlamalarını engelleyecek bir önlem daha alınmıştır.
Daha sonra, tas kendilerinde bulunduğu takdirde bunun yasalara göre hükmünün ne olacağını onlara sormuş ve kendilerine ikrar ettirmiştir. Yasalara göre tas kimin çantasında bulunursa o kişi alıkonacaktır. Ancak bunun planlı olduğunun anlaşılmaması için, ilk olarak küçük kardeşinin eşyalarına bakmamış, diğerlerininkini aramaya başlamıştır.
Tasın kardeşlerinin yükünden çıkması üzerine diğer kardeşleri hemen durumu kabullenmişler, küçük kardeşlerini hırsızlıkla suçlamışlar ve dahası geçmişteki bir iftiralarını tekrarlayarak Hz. Yusuf'u da itham altında bırakmak istemişlerdir:
(Yûsuf: 12/77)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ
Demişlerdi ki: “Şayet çalmışsa (normaldir). Bundan önce kardeşi (Yûsuf) da hırsızlık yapmıştı.” (Bu sözleri duyan) Yûsuf (söylemek istediklerini) içinde tutmuş (duygularını) onlara açık etmemişti. (İçinden) demişti ki: “Sizin durumunuz çok daha kötü! Allah söylediğiniz şeyin mahiyetini en iyi bilendir.”
(Yûsuf: 12/77)
Oysa kardeşlerinin hırsızlık yapmayacağını, dürüst bir insan olduğunu çok iyi bilmektedirler. Kur'an ahlakına göre mü'min'ler birbirlerine karşı hüsnü zanlı olurlar. Ve birbirlerini iftiralara karşı korurlar. Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşlerinin, masum olan küçük kardeşlerini korumamaları ve bir de Yûsuf (aleyhisselâm)' a iftira atmaları, sahtekar ve iki yüzlü karakterlerinin bir göstergesidir.
Yûsuf (aleyhisselâm) ise bu durum karşısında son derece sabırlı davranmıştır:
(Yûsuf: 12/77)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ
Demişlerdi ki: “Şayet çalmışsa (normaldir). Bundan önce kardeşi (Yûsuf) da hırsızlık yapmıştı.” (Bu sözleri duyan) Yûsuf (söylemek istediklerini) içinde tutmuş (duygularını) onlara açık etmemişti. (İçinden) demişti ki: “Sizin durumunuz çok daha kötü! Allah söylediğiniz şeyin mahiyetini en iyi bilendir.”
(Yûsuf: 12/77)
Yûsuf (aleyhisselâm) buradaki tavrı, hem tevekkül hem de akılcılık açısından örnektir. Cahiliyede insanlar kendileri aleyhinde en ufak bir söz duyduklarında sinirlenir, köpürür ve duygusal tepkiler verirler. Oysa Yûsuf (aleyhisselâm), düşüncelerini ayetteki ifadeyle "saklı tutmuş", yani hiç bir şekilde dışardaki insanlara sezdirmemiştir.
Olayın devamı ayetlerde şöyle anlatılmaktadır:
(Yûsuf: 12/78 - 80)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَهُٓ اَبًا شَيْخًا كَب۪يرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ
Demişlerdi ki: “Ey Azîz! Şüphesiz ki onun çok yaşlı bir babası vardır. Bizden birini onun yerine alıkoy. Biz seni iyilik ehlinden biri olarak görüyoruz.”
(Yûsuf: 12/78)
قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓۙ اِنَّٓا اِذًا لَظَالِمُونَ۟
Demişti ki: “Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız. Hiç şüphesiz, o takdirde zalimlerden oluruz.”
(Yûsuf: 12/79)
فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۜ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُٓوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ ل۪ٓي اَب۪ٓي اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ
(Yûsuf’un, kardeşlerini bırakmasından) umut kestiklerinde, bir kenarda fısıldaşmaya başladılar. Büyük olanları dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına söz aldığını ve bundan önce de Yûsuf hakkındaki kusurunuzu bilmiyor musunuz? (Şunu da bilin ki) Babam bana izin verinceye ya da Allah hakkımda hükmünü verinceye kadar buradan bir yere ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.”
(Yûsuf: 12/80)
Burada, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın zalim kardeşlerinin içinden birinin, diğerlerine göre daha vicdanlı olduğu görülmektedir. Nitekim benzer bir durum, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kuyuya atılması sırasında da yaşanmış ve kardeşlerinin çoğu onu öldürmek isterken içlerinden biri,
(Yûsuf: 12/10)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ
İçlerinden bir konuşmacı demişti ki: “Yûsuf’u öldürmeyin. İllaki bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun dibine bırakın. (Oradan geçen) bir yolcu kafilesi onu alır.” demiştir.
(Yûsuf: 12/10)
Belki bu iki kişi birbirinin aynı da olabilir. (En doğrusunu Allah bilir) Burada karşılaştığımız yapı, ilginç bir insan karakteridir:
Etrafında işlenen günahların yanlış olduğunu vicdanıyla anlayan, ancak bunlara yeterince karşı çıkamayan, sadece zayıf bir muhalefet gösterebilen bir karakter. Bu, her ne kadar zalim ve vicdansız insanlarla kıyaslandığında daha olumlu bir model olsa da, gerçek mümin karakteriyle kıyaslandığında çok eksik ve yetersiz kalmaktadır.
Mü'min karakteri, Allah (Azze ve Celle)' nin dinine muhalif bir tavır gördüğünde, bir zalimlik ve vicdanlıkla karşılaştığında, buna hemen ve etkili şekilde müdahale etmeyi gerektirir. Mü'min asla aciz kalmaz, etrafındaki zalimlerin çoğunluğundan etkilenip, "grup psikolojisi" içine girip, haktan taviz vermez. Etrafındaki herkes sapsa da, o Allah'ın yolundan ayrılmaz.
Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşlerinin kendi aralarındaki konuşması, kıssanın devamında şöyle anlatılmaktadır:
(Yûsuf: 12/81 - 83)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِرْجِعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَٓا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ
Babanıza dönün ve deyin ki: “Babamız! Muhakkak ki senin oğlun hırsızlık yaptı. Biz ancak bildiğimize tanıklık ediyoruz. (Olayların perde arkasını bilen) gaybın koruyucuları değiliz.”
(Yûsuf: 13/81)
وَسْـَٔلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ٓي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۜ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
“(İstersen) içinde bulunduğumuz şehir halkına veya kendisiyle geldiğimiz kervana sor. Şüphesiz ki bizler, doğru söylemekteyiz.”
(Yûsuf: 12/82)
قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Demişti ki: “(Hayır, öyle değil!) Bilakis nefsiniz (bu) işi size süslü gösterdi. (Bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Rabbim, hepsini birden bana getirir. Şüphesiz ki O, (her şeyi bilen) El-Alîm ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir.”
(Yûsuf: 12/83)
Dikkat edilirse, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri gerçekten de küçük kardeşlerinin hırsızlık ettiğine inanmışlardır. Oysa daha önce de bahsedildiği gibi böyle düşünmeleri çok hatalıdır. Bir mü'min'in böyle bir şeyi asla ve kesinlikle yapmayacağını bilmeleri, hüsnü zan etmeleri ve bir yanlışlık olduğunu düşünmeleri gerekirdi. Nitekim Yâkub (aleyhisselâm) tam bu şekilde bir mü'min tavrı koymuştur. Oğlunun hırsızlık ettiğine ihtimal dahi vermemiştir çünkü onun mü'min olduğunu, Allah'tan korktuğunu bilmektedir. Bunun yanı sıra diğer oğullarının da dinden uzak bir ahlak gösterdiklerini bildiği için onlara güvenmemekte, yine bunun da onların yaptıkları nefsani bir iş olduğunu yani onların bir düzeni olduğunu düşünmektedir. Yâkub (aleyhisselâm)' ın buradaki tevekküllü tavrı da yine örnek bir mü'min ahlakıdır. Oğlunun başına gelenlerle ilgili bir yanlışlık olduğunu, ortada bir düzen olduğunu düşünmesine rağmen hemen Allah'a dönüp yönelmiş ve sabırla Allah'tan yardım istemiştir. Hatta kendisine düşenin "güzel bir sabır" olduğunu yine belirtmiştir. Yâkub (aleyhisselâm) umudunu asla kaybetmemiştir. Hatta Allah'ın yakın bir gelecekte Yûsuf (aleyhisselâm)' ı da kardeşini de kendisine kavuşturacağını ummuştur.
Ayrıca, her olayda bir hayır olduğuna iman etmek mü'min'lerin en belirgin özelliklerinden biridir. Kardeşlerinin, küçük kardeşinin tası çaldığına inanmalarında da hayır vardır. Böylelikle küçük kardeşlerini Mısır'da bırakmaya kolayca ikna olmuşlar, Yûsuf (aleyhisselâm)' a zorluk çıkarmamışlardır.
Yâkub (aleyhisselâm) ise, bu sırrı, yani herşeyin Allah tarafından yaratıldığını ve mü'min'ler için hayırlı olduğunu bilmektedir. Nitekim ayetlerde en dikkat çeken yönü, olayları maddi sebeplere bağlamaması, yüzeysel bir sebep, sonuç mantığında düşünmemesi ve herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu kesin olarak bilmesidir. Bu örnek de bize göstermektedir ki, mü'min'ler her ne olursa olsun, şartlar ne kadar imkansız gibi gözükürse gözüksün Allah'tan ümitlerini asla kesmemelidirler. Her zaman umut dolu olarak, Allah'tan yardım dilemelidirler.
Ancak Yakûb (aleyhisselâm)' ın ilginç bir durumu vardır. Karşılaştığı olayların hepsinin Allah tarafından yaratıldığını bilmesine rağmen, Yûsuf (aleyhisselâm) ve kardeşi konusunda üzülmekten geri duramamaktadır. Bu da onun bir imtihanıdır. Öyle ki, ayetlerde bildirildiğine göre, Yûsuf (aleyhisselâm)' a olan kahrından dolayı gözleri ağarır, yani kör olur. Oğulları ise üzüntüsünden dolayı hasta olabileceğini ya da "helake uğrayabileceğini" söyleyerek kendisini uyarırlar:
(Yûsuf: 12/84 - 86)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ
"Onlara sırtını döndü ve “Ah! Şu Yûsuf’a karşı bitmeyen çilem!” dedi. Gözlerine üzüntüden dolayı ak düştü. (Neredeyse görmeyecek hâle geldi) ve o (üzüntüsünü) içine atar bir hâldeydi."
(Yûsuf: 13/84)
قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ
Demişlerdi ki: “Allah’a yemin olsun ki (sana hayret ediyoruz). Hâlâ Yûsuf’u anıyorsun. Sonunda ya derdinden yatağa düşecek ya da helak olacaksın.”
(Yûsuf: 12/85)
قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Demişti ki: “Ben derdimi ve hüznümü/tasamı yalnızca Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah’tan (gelen vahiy sayesinde) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”
(Yûsuf: 12/86)
Bu ayette de üzüntünün ciddi hastalıklara sebep olabileceğine de işaret edilmektedir. Nitekim Allah, Kur'an'ın pek çok ayetinde "üzülmeyin", "hüzne kapılmayın" demektedir. Bu hükme uyulmadığında, negatif etkileri hemen görülür. Üzüntünün psikolojik etkileri dışında, fiziksel olarak da çok olumsuz etkileri vardır. Göz altlarının morarması, yüzün gergin bir hal alması, saçların beyazlaması, vücudun çökmesi gibi...
Kıssanın devamında, Yâkub (aleyhisselâm), oğullarının gidip, Yûsuf (aleyhisselâm) ve kardeşi Bünyamin hakkında haber getirmelerini istemiştir:
(Yûsuf: 12/87)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَا۬يْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَا۬يْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
“Ey oğullarım! Gidin, Yûsuf ve kardeşi hakkında kapsamlı bir araştırma yapın. Allah’ın rahmetinden/yardımından ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”
(Yûsuf: 12/87)
Burada dikkat çeken nokta Yakûb (aleyhisselâm)' ın Yûsuf (aleyhisselâm)' ın hala yaşadığına emin olmasıdır. Bu eminliğinin bir nedeni Allah'ın kendisine vermiş olduğu özel bir ilim olabilir. Kur'an'da bildirildiği gibi Allah peygamberlerine ve bazı elçilerine bu şekilde sezgi kuvvetliliği, ileri görüşlülük, teşhis kabiliyeti ve hikmet gibi ilimler verebilmektedir. Bu nedenle kendisine ilim verilen bu kişilere tabi olmak, onlara güvenmek ve uymak gerekir.
Ayette vurgulanan bir diğer gerçek ise, mü'min'lerin her şartta ümitvar olmaları gerektiğidir. Yâkub (aleyhisselâm), Yûsuf (aleyhisselâm)' ı ve kardeşini bulacaklarına dair umudunu hiç yitirmemiş ve oğullarına Allah'ın rahmetinden umut kesmemelerini öğütlemiştir. Allah'ın rahmetinden umut kesmek, Müslümanlara değil, kafirlere ait bir ruh halidir.
KARDEŞLERİNİN YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' I TANIMALARI:
Yâkub (aleyhisselâm) oğullarının Yûsuf (aleyhisselâm) ile tekrar karşılaşmaları ayette şöyle açıklanır:
(Yûsuf: 12/88)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ
(Yûsuf’un) huzuruna geldiklerinde şöyle demişlerdi: “Ey Azîz! Bize ve ailemize şiddetli bir sıkıntı dokundu. Pek de kıymetli olmayan bir bedelle sana geldik. (Paramız yetmese de sen ihsanda bulun) yiyeceği tam ölçekle ver ve bize tasaddukta bulun. Şüphesiz ki Allah, sadaka verenleri mükâfatlandırır.”
(Yûsuf: 12/88)
Yukarıdaki ayetin sonunda Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşlerinin kullandıkları üslup dikkat çekicidir.
Yûsuf (aleyhisselâm)' dan kendilerine bağışta bulunmasını istedikten sonra Allah'ı anmakta ve Allah'ın bu şekilde bağışta bulunanlara karşılığını vereceğini hatırlatmaktadırlar. Bu, onların münafıkça tavırlarının bir göstergesidir. Zira dine ve Allah'ın rızasına aykırı bir yaşam sürmelerine, yaptıkları fiillerde Allah'ı unutmalarına rağmen çıkarları söz konusu olduğunda Allah'ı anmaktadırlar. Gerçekten Allah'ın infakta bulunanları sevdiği Kuran'da da bildirilen bir gerçektir ve bunda şüphe yoktur. Ne var ki onlar Allah'ın rızasını göz ardı eden insanlar olmalarına karşın yalnızca çıkarları söz konusu olduğunda Allah'ın adını anmakta ve karşılarındaki insanı bu şekilde etkileyebileceklerini düşünmektedirler.
Bir sonraki ayette kardeşlerinin bu yardım taleplerine karşın Yûsuf (aleyhisselâm) onların dedikleriyle hiç ilgilenmeden kendi kimliğini ima etmiştir. Böylece kendisinin kim olduğunu anlamalarını sağlamıştır:
(Yusûf: 12/89 - 91)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ
Demişti ki: “Cahil olduğunuz zamanlarda Yûsuf’a ve kardeşine yaptıklarınızı hatırladınız mı?”
(Yûsuf: 12/89)
قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ
“Şüphesiz sen, (evet,) gerçekten sen Yûsuf’sun öyle mi?” demişlerdi. Demişti ki: “Ben Yûsuf’um, bu da kardeşimdir. Allah bize iyilikte bulundu. Hiç şüphesiz, kim sakınıp korkar ve sabrederse Allah muhsinlerin/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanların ecrini zayi etmez.”
(Yûsuf: 12/90)
قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ
Demişlerdi ki: “Allah’a yemin olsun ki Allah seni seçip bize üstün kıldı ve bizler gerçekten hatalı/günahkâr idik.”
(Yûsuf: 12/91)
Ayetteki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi,
Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri, o anda geçmişte Yûsuf (aleyhisselâm)' a karşı yaptıklarının bir nevi muhasebesini yapıp, pişman olduklarını ve hata ettiklerini ikrar etmişlerdir. Allah (Azze ve Celle)' nin Yûsuf (aleyhisselâm)' ı seçtiğini ve onlara karşı da onu tercih ettiğini kabul etmişlerdir. Burada önemli bir gerçek vurgulanmaktadır:
Tercih etmek, seçmek Allah'a ait bir iştir. Bu gerçek Kuran'da
(Kasas: 28/68)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir."
(Kasas: 28/68)
Ayetiyle de bildirilmektedir.
Yûsuf (aleyhisselâm) ise, kardeşlerine şu cevabı vermiştir:
(Yusûf: 12/92)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
Demişti ki: “Bugün size kınama yoktur. Allah sizin günahınızı bağışlayacaktır. O merhametlilerin en merhametlisidir.”
(Yûsuf: 12/92)
Yukarıdaki ayetten anlaşıldığı üzere Yûsuf (aleyhisselâm) istese onlara ceza verebilecek veya kötü muamele yapabilecek konumda olmasına rağmen, kardeşlerini herhangi bir sorgulamaya tabi tutmamış ve onları kınamadığını söylemiştir. Hatta kardeşleri için Allah'tan bağışlama dilemiş, onlara Allah'ın merhametlilerin en merhametlisi olduğunu hatırlatmıştır.
Yûsuf (aleyhisselâm)' ın bu tavrı, tüm mü'min'ler için çok önemli bir örnektir. Cahiliye insanları bu tip durumlarda kindar davranarak, öç alma mantığı içinde hareket ederler. Mü'min'ler ise Yûsuf (aleyhisselâm)' ın ahlakında görüldüğü gibi kişisel haklar peşinde koşmaz, Allah'ı razı edecek tavrın bağışlayan ve affeden bir davranış olduğunu bilirler.
(A'râf: 7/199)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ
"(Bütün bunlara rağmen) sen af yolunu tut, iyi olanı emret ve cahillerden yüz çevir."
(A'râf: 7/199)
Ayetine uygun olarak, kötülükleri affeder ve kötülüğe iyilikle karşılık vererek üstün bir ahlak gösterirler.
YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN SAHİP OLDUĞU İLİM:
Yûsuf (aleyhisselâm) bu konuşmaların üzerine kardeşlerine gömleğini verir bunu babalarına götürmelerini söyler:
(Yûsuf: 12/93 - 95)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يرًاۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
“Alın bu gömleğimi ve babama gidin. Onun yüzüne sürün. Gözleri görür hâle gelecektir. Tüm ailenizi alıp bana getirin.”
(Yûsuf: 12/93)
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ
Kafile (Mısır’dan) ayrılınca babaları (yanında olanlara), “Benim bunak olduğumu söylemeyeceğinizi bilsem, kesinlikle Yûsuf’un kokusunu duyuyorum (diyeceğim).” dedi.
(Yûsuf: 13/94)
قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ
Demişlerdi ki: “Allah’a yemin olsun ki hâlâ eski yanlışının içindesin.”
(Yûsuf: 12/95)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi ailesi, Yâkub (aleyhisselâm)' ın oğluna olan hasretinden dolayı yanlış bir tavır içinde olduğunu zanneder. Onların bu düşüncesinin hatırlattığı hikmetli bir ders vardır: Olayları sadece zahirine yani dış görünüşüne ve sebeplere göre değerlendirmek her zaman doğru olmayabilir. Çünkü Allah Kuran'da kimi zaman özel olarak verilen ilimle yapılan hareketlerden söz etmiştir. Örneğin Musa (aleyhisselâm) ile ilim sahibi bir zatın yaşadıklarının anlatıldığı kıssada bu konudan detaylı olarak söz edilmekte ve örnekleri de verilmektedir. Allah (Azze ve Celle) Yakûb (aleyhisselâm)' ın da ilim sahibi bir kul olduğunu zaten bildirmiştir. Sahip olduğu bu ilim dolayısıyla gösterdiği tavrı, ailesi anlayamamış, zahir bir bakış açısıyla yaklaşarak onun yanlışlık içinde olduğunu zannetmişlerdir.
Nitekim Yâkub (aleyhisselâm), gömleği aldıktan sonra Allah'ın kendisine verdiği ilmi ailesine hatırlatmıştır:
(Yûsuf: 12/96)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Müjdeci (önden) gelip gömleği yüzüne sürünce eskisi gibi görmeye başladı ve “Ben, size ‘Allah’tan (gelen vahiy nedeniyle) sizin bilmediklerinizi biliyorum.’ dememiş miydim?” dedi.
(Yûsuf: 12/96)
Görüldüğü gibi Yûsuf (aleyhisselâm)' ın önceden söyledikleri çıkmıştır; gömleği babasının yüzüne sürdüklerinde babasının rahatsızlığı ortadan kalkmış, gözü görmeye başlamıştır. Babası böylece sağlığına kavuşmuştur. Ayrıca Yâkub (aleyhisselâm)' ın söyledikleri de çıkmıştır. Yûsuf (aleyhisselâm) göreceğini önceden hissetmiştir ve görmüştür. Bu, kuşkusuz her ikisinin de ilim sahibi kullar olduklarının bir göstergesidir.
YÂKUB (ALEYHİSSELÂM) İLE BÜTÜN EV HALKININ MISIR'A GELİŞİ:
Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerine:
"Bütün Ev halkınızı da, bana, getiriniz!" deyip
[90]
bir takım teçhizatla iki
yüz binek devesi gönderdi.
[91]
Yâkub (aleyhisselâm); yetmiş
[92]
veya yetmiş iki
[93]
ya da, seksen üç
[94]
nüfusluk ev halkıyla birlikte
[95]
Mısır'a yaklaştıkları zaman, Yûsuf
(aleyhisselâm), Mısır'ın Büyük Kralı ile konuştu. Dört bin askerin başında ve Mısırlılardan bir çok süvariler de, yanında bulunduğu halde
[96]
şehrin dışında Yâkub (aleyhisselâm)' ı, karşıladı.'
[97]
Yâkub (aleyhisselâm), oğlu Yehûda'ya dayanarak yaya yürümekte idi.
Yâkub (aleyhisselâm); askerler ve süvarilerle halkın başında, Yûsuf
(aleyhisselâm)' ın geldiğini görünce:
"EyYehûda! Bu, Mısırın Büyük Firavunu mu?" diye sordu.
Yehûda da:
"Hayır! Bu, oğlun Yûsüf'dur!" dedi.
Baba, oğul, birbirlerine yaklaştıkları zaman, Yûsuf (aleyhisselâm), Ona,
selâm vermek istedi ve Yâkub (aleyhisselâm), buna daha lâyık ve müstahık idiyse de,
"Selâm olsun sana ey hüzün ve tasaları gideren!" diye kendisi, önce, ona, selâm verdi.
[98]
Yâkub (aleyhisselâm), Mısır'a gelip kral'a dua edince, yüce Allah Mısır'daki kıtlığın kalanını da, kaldırdı.
[99]
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN RÜYÂ'SININ GERÇEKLEŞMESİ:
Yüce Allah; Yûsuf (aleyhisselâm)' ın rüyâ'sının nasıl gerçekleştiğini de,
şöyle açıklar:
"Sonra, vaktâ ki, onlar (Yûsuf'un) nezdine girdiler. O, Babasını ve Anasını, kucakladı. (Yanına aldı) ve: inşâallâh, hepiniz, emîn emîn Mısır'da sakin olunuz! dedi.
Babasını ve Anasını, Tahtının üstüne çıkartıp oturttu. Hepsi, onun için secde ettiler.
[100]
(Yûsuf): Ey Babam! dedi, işte, bu, evelce gördüğüm rüyâ'nın gerçekleşmesidir.
Gerçekten, Rabb'im, onu, doğru çıkardı. Bana, iyilik etti. Çünkü, beni, zindandan çıkardı. Şeytan, benimle kardeşlerimizin arasını bozduktan sonra da, O, sizi,
çölden getirdi. Şüphesiz ki, Rabb'im, dilediği şeyleri, çok güzel, çok ince tedbir edendir. Hakkıyle bilen, tam hikmet sahibi olan O'dur.
Yâ Rab! Sen, bana mülkü (saltanat) ve sözlerin tevîlinden bir ilim verdin.
Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünya'da da, Âhirette de, benim Yârim, Sensin!
Benim canımı, Müslüman olarak al!
Beni, Sâlihler'e kat!
[101]
YÂKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN SUÇLU OĞULLARI İÇİN İSTİĞFÂR EDİŞİ:
Yüce Allah; Yâkub (aleyhisselâm)' ın ev halkını Mısır'da topladığı zaman,
suçlu oğulları, birbirlerine:
"Şeyh Yâkub'a ve Yûsuf'a, neler yaptığınızı, biliyorsunuz değil mi?" diye
sorup, "Evet! dediler, eğer, onlar, sizin suçlarınızı, bağışlarlarsa, Rabb'inizle olan durumunuz nasıl olacak? İşinizin doğrulması, düzelmesi, Şeyh'e gitmenizdir!" dediler.
Yâkub (aleyhisselâm)' ın yanına varıp önüne oturdular.
Yûsuf (aleyhisselâm)' da, Babasının yanında oturuyordu.
"Ey Babamız! Biz, sana, şimdiye kadar gelmediğimiz bir iş hakkında geldik.
Başımıza, şimdiye kadar bir benzeri daha gelmeyen bir iş geldi! Peygamberler, halkın en merhametlisidirler!" dediler.
Yâkub (aleyhisselâm):
"Ey oğulcuklarım! Ne var başınızda?" diye sordu.
"Bizim tarafımızdan sana ve kardeşimiz Yûsuf'a karşı yapılmış olanları,
biliyorsun değil mi?" dediler.
Yâkub (aleyhisselâm):
"Evet! Biliyorum!" dedi.
"Sizler, bizi affettiniz değil mi?" dediler.
Yâkub (aleyhisselâm) ile Yûsuf (aleyhisselâm): "Evet!" dediler.
"Eğer, Yüce Allah, bizleri, affetmeyecek olursa, sizin, bizleri affetmeniz,
bizi Allah'ın azabından kurtarmaz!" dediler.
Yâkub (aleyhisselâm):
"Ey oğulcuklarım! Benden, ne yapmamı istiyorsunuz?" diye sordu.
"Bizim için, Allah'a dua etmeni, Allah tarafından vahiy geldiği zaman,
bizi, afetmesini, kendisinden dilemeni, istiyoruz. Eğer, dileğin kabul edilir de, hepimiz affedilirsek, gözlerimiz aydın ve
kalblerimiz mutmain ve müsterih olacaktır. Aksi takdirde, bizim için dünya'da ebediyen göz aydınlığı ve sevinç olmayacaktır!" dediler.
Bunun üzerine, Yâkub (aleyhisselâm), ayağa kalkıp kıbleye yöneldi.
Yûsuf (aleyhisselâm)' da, Onun arkasında ayakta durdu. Kardeşlerin hepsi de, zelil ve huşulu olarak ikisinin arkasında ayakta durdular.
Yâkub (aleyhisselâm), dua etti.
Yûsuf (aleyhisselâm)' da, âmîn! dedi.
Uzun yıllardan sonra, Yâkub (aleyhisselâm)' ın vefatına yakın, Cebrail
(aleyhisselâm) gelip oğulları hakkındaki duasının kabul edildiğini, onların,
yaptıkları şeylerden affedildiklerini müjdeledi.
[102]
YÂKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN ÇOCUKLARINA VASİYETİ VE VEFATI:
Yâkub (aleyhisselâm); bütün ev halkıyla birlikte Mısır'a geldikten sonra,
Yûsuf (aleyhisselâm)' ın yanında 17 yıl oturdu.
[103]
Yâkub (aleyhisselâm), ölüm döşeğine düşünce, oğullarına:
"Benden (vefatımdan) sonra, neye ibadet edeceksiniz?" diye sorduğu zaman:
"Senin İlâhına ve Babaların İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın bir tek İlâh
olan Allah'ına ibadet edeceğiz! Biz, Ona teslim olmuş (Müslüman)' larız!"
dediler.
[104]
"Ey oğullarım! Allah, sizin için (İslâm) Tevhîd (dinini) beğenip seçti.
O halde, siz de, ancak, Müslümanlar olarak can veriniz!" (dedi).
[105]
Yâkub (aleyhisselâm), vefat edeceği sırada, bütün oğulları ve oğullarının
oğulları toplandı.
Yâkub (aleyhisselâm), onlara bereket duası yaptı. Onlardan her birisi için
birer söz söyledi. Kılıcını ve yay'ını, Yûsuf (aleyhisselâm)' a verdi.
[106]
Naaşı'nın götürülüp Babası ishak (aleyhisselâm)' ın kabirinin yanına
gömülmesini, ona vasiyet etti.
[107]
Yâkub (aleyhisselâm), 147 yaşında vefat etti.
[108]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!
Mısır halkı, ona, 70 gün ağladılar.
[109]
Rivayete göre, Yûsuf (aleyhisselâm), doktorlara emretti:
Babasının cesedini, güzel koku
ile kokuladılar. Cesed, 40 gün, koku içinde bekletildi.
[110]
Yûsuf (aleyhisselâm), Babasının, saç'dan tâbut'a konulan
[111]
cesedini, ev halkının yanına gömmeğe gitmek üzere, Mısır Kralından izin istedi. İzin verilince'
[112]
yanında, askerler, kardeşleri ve Mısırlıların büyükleri olduğu halde, gitti.
[113]
Habrun'a vardı.
[114]
Iys (Ays) b. İshâk Amca'nın vefatı da, o güne rastladığı için, bir anneden ikiz
olarak doğdukları gibi, Yâkub (aleyhisselâm) ile Iys (Ays) b. İshâk (aleyhisselâm), aynı günde bir kabre de, birlikte gömüldüler.
[115]
Yûsuf (aleyhisselâm)' a, orada, yedi gün baş sağlığı dilendikten sonra yurdlarına döndüler. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri de, Babasından dolayı, Yûsuf
(aleyhisselâm)' a taziyede bulundular.
[116]
Yâkub (aleyhisselâm)' ın defninden boşaldıktan sonra,
Yûsuf (aleyhisselâm):
"Benimle birlikte Mısır'a dönünüz!" deyince, kardeşleri, korktular.
"Babamız, sana, bizim suçumuzu, bağışlamanı, tavsiye etmişti ya!?" dediler.
Yûsuf (aleyhisselâm):
"Siz, benden korkmayınız!
Çünkü, ben, Allâh'dan korkan bir kimseyim!" dedi.
Bunun üzerine, kalbleri rahatlaşan kardeşleri, Mısıra döndüler ve orada
oturdular.
[117]
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KITLIK YILLARINDA HALKI HÜKÜMETE BESLETEN BİR UYGULAMASI:
Gelen ilk kuraklık ve kıtlık yılı, bolluk yıllarında hazırlanan her şeyi silip
süpürüp yok etti. Mısır halkı, bu ilk yılda, bütün altın ve gümüşlerini verip Yûsuf
(aleyhisselâm)' dan, yiyecek satın aldılar.
Mısır'da ne bir dirhem, ne de, bir dinar kaldı. Hepsini, böylece, Devlet aldı.
Halk, ikinci yılda, bütün zinet eşyalarını, takımlarını verip Devletten, yiyecek satın aldıiar. Halkın elinde bir şey kalmadı.
Halk, üçüncü yılda, büyük küçük baş hayvanlarını verip Devletten yiyecek satın aldılar. Dördüncü yılda, halk, bütün erkek, kadın kölelerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar. Halkın elinden alınmadık ne bir erkek, ne de, bir köle kadın kaldı.
Beşinci yılda, halk, arazi, akar ve evlerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.
Halkın elinde hiç bir mülk kalmadı.
Altıncı yılda, halk, çocuklarını verip Devletten, buğday veya arpa satın
alır oldular. Hiç bir kimsenin köle olmadık ne oğlan, ne de, kız çocuğu kalmadı.
Yedinci yılda, halk canlarını, Devlete satıp Devletten, yiyecek satın aldılar. Mısır'da Kralın eline geçmeyen ne bir hür, ne de, erkek veya kadın köle kaldı.
Bundan sonra, Yûsuf (aleyhisselâm), bu icrâatını, nasıl bulduğunu sorup takdir ve tasvip ile karşıladığını söyleyen Mısır Kralı Firavun Reyyan'a:
"Ben, Allah'ı ve Seni şâhid tutarım ki: Bütün Mısır halkını âzâd ettim ve
kendilerine, mülklerini, akarlarını, kölelerini ve oğullarını geri verdim!"
dedi.
Halk, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın bu işinden hayretlere düştüler:
"Vallahi, biz, bundan daha şanlı ve daha büyük bir Vezîr görmedik! dediler.
[124]
YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN VEFATI:
Yûsuf (aleyhisselâm); Babası Yâkub (aleyhisselâm)' ın vefatından sonra,
23 yıl daha yaşadı.
[139]
Yûsuf (aleyhisselâm); vefatı yaklaştığı sırada, İsrail oğulları kavminden seksen erkeği yanına topladı.
Onlara; ecelinin geldiğini, yakında vefat edeceğini, Kıbtîlerden tanrılık iddiasında bulunacak bir zorbanın kral olup İsrail oğullarının doğan erkek
çocuklarını öldürüp kız çocuklarını, bırakacağını ve İsrail oğullarına
işkencenin en kötüsünü tattıracağını, saltanatının, uzun müddet süreceğini, sonra, İsrail oğullarından Levi b. Yâkub'un oğullarından Mûsâ b. İmran adında, uzun boylu, kıvırcık saçlı, esmer tenli bir zat çıkacağını, Yüce Allah'ın, onun eliyle İsrail oğullarını, Kıbtî Firavun'un elinden
kurtaracağını haber verdi.
[140]
Mısırdan çıkıp giderlerken, cesedini, Babalarının yanına gömülmek
üzere, yanlarında götürmelerini vasiyet etti.
[141]
Kardeşi Yehuda'yı da, İsrail
oğullarının üzerine Halîfe tayin etti.
[142]
Yûsuf (aleyhisselâm), vefat ettiği zaman, 120 yaşında idi.
[143]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!
Yûsuf (aleyhisselâm)' ın cesedi, kokulanıp mermer bir tabut içine konuldu.
[144]
Nil nehrinin kenarına gömüldü.
[145]
Üzerine, su salınıp kabir, su altında, bırakıldı.
[146]
PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED (SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)' İN MÎRAC GECESİNDE YÛSUF (ALEYHİSSELÂM) İLE KARŞILAŞIP SELAMLAŞMASI:
Peygamberimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem); Mîrac gecesinde Cebrail (aleyhisselâm) ile birlikte üçüncü kat göğe yükseldiler.
Cebrail (aleyhisselâm), göğün kapısını çaldı, göğün bekçisine:
"Aç!" dedi.
"Sen, kimsin?" denildi.
Cebrail (aleyhisselâm):
"Cebrail'im!" dedi.
"Yanında kimse var mı?" diye soruldu.
Cebrail (aleyhisselâm):
"Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) var!" dedi.
"O (Mîrac için) gönderildi mi?" diye soruldu.
Cebrail (aleyhisselâm):
"Gönderildi!" dedi.
Kapı, açılınca, kendisine, güzelliğin yarısı verilmiş olan Yûsuf (aleyhisselâm) ile karşılaştılar.
[147]
Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
"Ey Cebrail! Kim bu?" diye sordu.
Cebrail (aleyhisselâm):
"Bu, senin kardeşin Yûsuf b. Yâkub (aleyhisselâm)' dır.
[148]
Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), selâm verdi.
O da, Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e mukabele ettikten sonra:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi.
[149]
Allah’ın (Azze ve Celle)' nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, İshâk (aleyhisselâm)' ın Yakub (aleyhisselâm)' ın Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.
Hâtime:
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)' in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.
O her şeyin en iyisini bilendir.
Muvahhid Kullara Selâm Olsun.
Polat Akyol.
KAYNAK:
KUR'AN, SAHİH SÜNNET VE İSLAM'İ TARİH KAYNAKLARI
NOT: YAZI BİTMEDİ DEVAM EDİYOR
[90]. Taberî-Tarih c.1,s.185, Salebî-Arais s.138, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.154.
[91]. Sâlebi-Arais s. 139
[92]. Taberî-Tarih c.1,s.187, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.181,
Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.127, Ebülfida-Elbidaye
vennihaye c.1,s.2l8, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.41
[93]. Sâlebî-Arais s. 140
[94]. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.218
[95]. Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebi-Arais s. 140
[96]. Sâlebî-Arais s. 139-140
[97]. Mısır Kiralı Firavun'un da, karşılamağa gittiği rivayet edilir.
(İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4O)
[98]. Taberî-Tarih c.1,s.186, Sâlebî-Arais s.140, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155
[99]. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.218.
[100]. Bu secde; namaz ve ibadet secdesi değil, Meleklerin, Âdem
Aleyhisselâma secdeleri kabilinden olup Ululama ve Selâmlama secdesi idi.
(Sâlebî-Arais s.29).O zaman, insanların selâmları, birbirlerine secde etmekti. (Taberi-Tarih
c.1,s.1Ş6, Sâlebî-Arais s.140, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155) Bu da, alnı, yere
koymak suretiyle değil (Salebî-Arais s.140, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155) hâlen
krallara yapıldığı gibi selâmlama sırasında tevazu ile eğilmek suretiyle
yapılırdı. (İbn.Esîr-Kâmil c.1,s .155)
[101]. YÛSüf: 99-101.
1/293-294.
[102]. Sâlebî-Araiss.140-141.
1/294-295.
[103]. İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Yâkubî-Tarih c.1,s.3O, Taberi-Tarih
c.1,s.187, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.155, Muhyiddin b.Arabî-Muhadara c.1,s.127,
Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O, Ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4l.
[104]. Bakare: 133.
[105]. Bakare: 132 .
[106]. Yâkubî-Tarih c.1,s.31-32.
[107]. Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.141, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.156,
Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[108]. İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Taberî-Tarih c.1,s.198, Salebî-Arais s.141,
M.b.Arabî-Muhadaratülebrar c.1,s.126.
[109]. Yâkubî-Tarih c.1,s.32, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.l,s.22O.
[110]. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[111]. Sâlebî-Arais s.141.
[112]. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[113]. Sâlebî-Arais s.141, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[114]. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[115]. Sâlebî-Arais s.141.[116]. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[117]. Yâkubî-Tarih c.1,s.32.
1/295-297.
[118]. Taberî-Tarih c.1,s.178, Sâlebî-Arais s.118, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.147,
Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar C.1.S.127.
[119]. Sâlebî-Arais s.128, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.21O.
[120]. Sâlebî-Arais s.129, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.18O.
[121]. İbn.Kuteybe-Uyûnul'ahbar c.2,s.4O4, Sâlebî-Arais s.129, HâzinTefsir c.3,s.27.
[122]. İbn.Kuteybe-Uyûnul'ahbar c.2,s.4O4, Sâlebi-Arais s.129, Ebülferec
İbn.Cevzî-Tabsıra c.1 ,s.18O, Hâzin c.3,s.27.
[123]. Sâlebî-Arais s.129, Hâzın-Tefsir c.3,s.27.
1/297.
[124]. Sâlebî-Arais s. 128-129
[139]. İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.142,
İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155, İbn.Arabî-Muhâdara c.1,s.127, İbn.Haldun-Tarih
c.2,ks.1,s.41
[140]. Bunun üzerine, İsrail oğullarından herkes, doğan oğluna İmran,
İmran ismindeki kimseler de, doğan oğullarına Musa ismini koymağa
başladılar. (Sâlebî-Arais s.141).
[141]. Taberî-Tarih c.1,s.187, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O
[142]. Sâlebî-Arais s.141-142
[143]. İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.142,
İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155, ibn.Arabî-Muhadara c.1,s.127, İbn.Haldun-Tarih
c.2,ks.1,s.41.
[144]. Sâlebî-Arais s.142, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.
[145]. Taberî-Tarih c.1,s.187.
[146]. Taberî-Tarih c.1,s.215, Sâlebî-Arais s.197.M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları:
1/300.
[147].ibn.Ebi-Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned
c.3,s.148. Müslim-Sahih c.1,s.146, Beyhaki Delâilünnübüwec.2,s.18,BegavîMesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifâ c.1,s.137, ibn.Esîr-Câmiul'usûl
c.12,s.53, ibn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.
[148]. İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.2,s.48.
[149]. Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.208-209, Buhari-Sahih c.4,s.248.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.