Uzakların Türküsü
UZAKLARIN TÜRKÜSÜ
Şehir ıslaktı.
Karanlık ışığı yutma arifesinde olduğunu haykırıyordu.
Tenim ıslaktı, tıpkı duygularımın yağmur damlalarına maruz kalıp iki büklüm kaldığı gibi ıslak ve mahzun. Ayaklarımı su birikintisine bütün tabuları yırtarcasına basıp, korkudan geri çektiğimde düşünürdüm; bir gün bahar yollarıma serilir mi diye? Ağaçlar türkülerini her zaman yağmurdan sonra gelen güneşin altında söyler. Benim türkülerim de virgüller olur.
Bir düş hikâyesiydi benim hikâyem. Arkası yarın olanlar cinsinden. Savruk bir iniltiyi ezberlettim kelimelere. Saatleri yudum yudum öğütüyorum.
Koyu bir sessizlik türküsü söylerken insan, kendi mabedinde mahzun bir örtüye bürünürmüş. Olmak istediği ile olmakzorunda kaldığı yerlerde insan sadece kendi sesini duyarmış.
Acı bir yel cama çarpıp kaçıyor. İçeride hoyrat bir dalga bütün duygularımı alabora ediyor. İnsan yaşadığı yer ile alıştığı yer arasında kalabiliyormuş bazen. Tam bir yıl önce bu zamanlardı. Gökyüzünü öpmeye çalışan, soğuk yüzlerin arasında olmam. Duygularım üşüdü, cümlelerim üşüdü. Her sabah bir fiil markete ekmek almaya gittim. İlk müşteri oldum. Eksiltili cümleyle başladığım günlerin saatlerini uzattım. Yorgun günlerin ağızlarına ballı emzik verdim. Düşlerimi ayaklarımda büyüsün niyetiyle çok salladım.
Sokaklarından yalnızlık akıyordu şehrin. Akşamları loş ışıkların iniltileri acı acı taşıyordu duvarlardan. Bu şehirde en çok begonvilleri sevdim. Bir tek onlar gülümsedi. Ben bir tek onları öptüm. Şehrin kollarında sessiz çığlıkları gördüm. Mat bakışlar. Çaresizlik suyu içmiş bedenler.
Bütün odaları ele geçirmeye çalışan yanık kokusu burnumu sızlattı. Dibine tutmuş pilav tenceresinde rengi değişmeyen pirinç taneleri yok denecek kadar azdı. Evde kalan son pirinçlerdi. Teyzem işten gelmeden yanan pilavı yok etmeliydim. Bütün pencereleri açtım. Dışarıdaki soğuk hava evi yuttu. Duygularımı korku. Teyzem Sıla’yla okuldan geldi. Daha kapıdan girerken yüzündeki patika yolu kırışıklıklar göze çarpıyordu. Bütün kelimeleri unutan ben, kalbimin korkutik taklarıyla baş edemiyordum. Kilolu kelimeler tokat gibi yüzüme vurdu. Yorganın altında ellerim koynumda yastıkta oluşan gölün kenarında sabahladım.
Okulun bahçesinde ayakkabının ayağımı vurmasıyla yavaş yavaş yürürken, omuzumdaki el ile irkildim. Resim öğretmenim, resim yarışmasına katılmanın son iki gün kaldığını hatırlattı. Düşüncelerimi yuttum. Okul çıkışı Sıla’yı bekledim. Gelmedi. Teyzem onu çoktan almış, götürmüştü.
Ayaklarımda kanayan yerlere pamuk bastırdım. Ağrı bacaklarıma kadar çıktı. Su toplanan yerleri patlattım. Sehpayı önüme çekerek yarım kalan resmi tamamladım. İlk defa bir yarışmaya katılıyorum. Belki de benim hikâyem daha yeni başlıyor. Köyde koyunları güderken taşlara kömürden resimler yapar sonra o resimlere saatlerce bakardım.
Bir gün köyün camisine sure öğrenmeye göndermişti annem. Çıkışta hocaya; Aysel beni camide sure çalıştıracak, diye yalan söylemiştim. Yalanlar bir kaçıştı aslında. Caminin duvarlarına ırmak, dağ, hayvan resimleri çizmiştim. Ertesi gün hoca soluğu babam da aldı tabi ki. Babam da avuçlarının sıcaklığıile tenimi iyice ısıttı. Baharda lalelerden boyalar yapar küçük kutularda yatağımın altında saklardım. Cuma güne köy halkı kasabaya pazara gitmişti. Yukarı ki köyde yamaçtaki evlerin duvarlarına resimler yaptım. Parmaklarımdan boyalar aktıkça bulutların üzerindeydim. Büyük bir çınar ağacı çizdim. Her dala bir ülke yerleştirdim. Okulda öğretmenimiz ülkelerin coğrafi özelliklerinden bahsetmişti. Konuşan parmaklarım kalbime tercümanlık yapıyordu. Başka bir duvara uzun bir sokak çizdim. Adına da Huzur Sokağı, dedim. Muhtarın atını, Deli İlyas’ın ördeklerini ne görürsem çiziyordum. Ben hiçbir zaman kalem yontmadım hep kelem beni yonttu. O zamanlar bilememişim; zor zamanda yapabildiklerim rahat zamanda yapamayacaklarımın yankısıymış.
İnsanın özgürlük dairesi olmalı. Her daim de yarıçapında kendisi olan. Varlığına bir mühür vurmalı o zamanlarda. Nefesinden tohum ekmeli. İnsan hayallerinin bahçesidir. O bahçede her türlü bitkiyi yetişmeli. Papatya, gül, karanfil, fesleğen… Ayrık otları fazla olursa, çakırdikenleri her yeri sararsa bahçe ölür.
Köy dolmuşu güneş yok olduktan sonra meydanda durdu. Çantalar sepetler kahvehanenin önünü doldurdu. Herkesin yüzü düşmüştü. Köy birden karardı. Rengârenk duvarlar herkese gülümsemeye çalışsa da kimsenin yanakları kulaklarına gitmedi. Babam bütün öfkesini kusa kusa eve geldi. Evin kapısı yeri öptü. Bir elinde makas diğerinde çakmak gözleri yerinden pörtlemiş gibiydi. Belimdeki ikili beliklerimi dibinden kesti. Ağzımı bantlayıp parmaklarımı yaktı. Parmaklarımın acısı göğsümde birleşti. On gün sağır ve dilsiz olarak battaniyenin altından çıkmadım. Her gün yalnızlığıma bir nokta koydum. Noktalar uzadı da uzadı.
Köylünün muhtara verdiği kuvvetli gazların kokusu bizim eve doldu. Her gün bakışlarıyla dövdü babam. Lime lime doğrandı duygularım. İnsan hiç istenmediği yerde çiçek açar mı? Küçük bir bedenin varlığı kaç yıl götürür insan hayatından?
Otobüsün camına başımı yasladığımda içimdeki damlaların sesini kesemedim. Kekik kokan bayırlarda papatyadan taçlar örmüş küçük kızın kelebekler gibi koşturmasını izledim.Çamurdan yaptığım evlerde yatışımı, içtiğim çayları. Köyden çıkarken huzurlu saatleri de yanımda götürebilir miyim acabadedim? Keşke insan arayıp da kendini bulduğu zamanları yanında taşısa, hiç ayrılmasa.
Resmi bitirip dosyasına koydum. Yaptığım resim gölgemdi aslında. Asıl resmin ta kendisi bendim. Kalbim pır pırdı. Öğretmenim ne düşünecekti? Kış yüzünü ufaktan göstermeye başlamıştı. Bu kış üşür müyüm acaba?
Ders zili çalmasına beş dakika vardı. Resim sınıfının önündeki sıra beni baya korkuttu. Hemen hemen her sınıftan birer kişi ellerindeki resimleri teslim etme çabasındaydı. Telaşlar heyecanlar yüzlerden okunuyordu. Tabii kazanan Mersin merkezde daha iyi liselerle yarışacaktı. Dosyamı öğretmenime teslim edip çıktım. Ömrümde hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Babam saçlarımı kökünden kesip sırtımı morarttığında kendime “saçlarımın kökü bende. Onu kimse alamaz. Gün gelecek saçlarım da tıpkı hayallerim gibi büyüyecek,” demiştim. Belki de o gün bu gündür, bilmiyorum.
Yemekte Sıla’nın keyfi beyde yoktu. Teyzem de hiç olmadığı kadar bana iyi davranıyor ilk defa kış geliyor bot almamız lazım, dedi. İhtiyacım olmadığını söyledim. Resim yarışmasından umutlu olduğunu kazanırsa Mersin’e gideceğinden bahsetti Sıla. Şaşırdım. “Ne güzel Sıla yarışmaya katılman. Resim yaptığını bilmiyordum. Konusu ne resminin?” dedim. Güldü Sıla. Bu arada fırından çıkan tavukların dumanı birbirine karıştı. Sarı masa örtüsü yana kaydı.
Konferans salonu hınca hınç dolmuştu. Yarışmaya katılan öğrencileri korku ve heyecandan al basmıştı. Resim öğretmenimizin yüzünde her zamankinden çok farklı bir endişe geziniyordu. İstiklal Marşı, konuşmalar derken dereceye girenler açıklanacaktı. İçimde tarifsiz bir burukluk vardı. Herkesin annesi babası merakla sonuçları bekliyor hatta teyzem Sıla’yı kürsüde hayal ediyordu. Mikrofonu eline alan müdür bey tüm salonu selamladı. Uzakların Türküsü resimle yarışmamızın birincisi Nilüfer Yamalı, dediğinde kalbim yerinden fırlayacaktı. Derin bir sessizlik salonun duvarlarına çarptı. Yanımda oturan teyzem olanca sesiyle salonu inletti. Hayır….Bütün şaşkın bakışlar üzerimizde gezindi. Teyzemin gözleri düşmanmışım gibi bana doğru irileşti. Sıla elleri ağzında ne diyeceğini bilemedi. Annesinin kızımın resmini çaldın, hırsız, demesini onaylasa mı ret mi etse bilemedi. Ben kimsenin resmini çalmadım, dedim. Herkes sus pus. Salon buz. Bacaklarımın titremesine mani olamıyorum. Teyzemin bakışları korkutuyordu.
Benim korkularım hep mutluluktan sonra gelir. Müdür kürsüye davet etti. Kalkamadım. Mikrofonu eline alan resim öğretmenimiz “bir açıklama yapmak istiyorum. Nilüfer’in resim dosyası boş elimize ulaştı. Kendisine söylemedik. Ta ki Sıla’nın resmi elimize geçince bazı karışıklıklar netleşti. Uzakların Türküsü adlı resim Nilüfer’e aitti ama resmi Sıla getirdi. Sıla’yı birinci ilan etseydik Nilüfer’e haksızlık yapmış olacaktık. Şimdi alkışlarınızla yarışmanın birincisi Nilüfer’i sahneye davet ediyoruz,” dedi. Ağzımda biriken tükürükleri birden yuttum. Derin bir nefes aldım. Bacaklarım hala titriyordu. Küçük adımlarla kürsüye çıktım. Ben çıkarken teyzemin salonu terk edişi içimi acıttı. Köklerimdeki bazı dallar kırıldı.
Bir düş hikâyesiydi benim hikâyem. Arkası yarın olanlar cinsinden. Savruk bir iniltiyi ezberlettim kelimelere. Saatleri yudum yudum öğütüyorum. Biliyorum benim hikâyem daha yeni başlıyor.
Hikmet Şimşek
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.