Yan Yana Ölenler Apartmanı
İnsan, tuğlasını zamandan, harcını ise anılardan kardığı çok katlı bir yalnızlıktır.
Dışarıdan bakıldığında tek bir isimle anılan, tek bir çatı altında toplanmış yekpare bir bina gibi görünse de, dış cephenin arkasında birbirine hiç uğramayan, dilleri ve mevsimleri bambaşka onlarca hayat yaşanır.
Dışarıdan bakanlar "Ne kadar güçlü, ne kadar korunaklı bir bina" derler.
En tuhafı da budur ya; İnsan, kendi içindeki bu apartmanın sadece "şimdi" denen giriş katında ikamet ettiğini sanır.
Peki ya katlar arasındaki o merdiven boşlukları? Ya yaşlar, anlar ve anılar, ya komşularıyla arasındaki o mesafe!
Dünya bize mesafeleri kısaltmayı övüp durdu. Teknolojiyi övdü, hızı övdü, yan yana gelmeyi bir başarı saydı.
Oysa insan kendi içine döndüğünde geometrinin kurallarının tersine işlediğini görür. Ruhun mimarisinde mesafeler kısaldıkça soğukluk daha da büyür ve umulmadık bir sızıya dönüşür.
Çocukluğumuz, gençliğimiz, ilk yenilgimiz ve son vedamız... Hepsi aynı binanın içinde, sadece birkaç basamak uymayan tavan yükseklikleriyle birbirinin üzerinde oturuyor. Bir üst kata çıksan gençliğin pencere kenarında rüzgarı bekliyor.. Daha yukarıda yaşlı biri hatıra çayı demliyor,
en tepede ise kimsenin bilmediği bir yalnızlık çamaşır asıyordur gökyüzüne. En alt katta ise çocukluğun dizini kanatmış ağlıyordur.
Şimdi otuzunda, kırkında ya da ellisinde bir odada oturuyorsun. Duvarın hemen arkası, tavanın sadece birkaç santim üzeri on yedi yaşın. Hani o her şeye inanan, gözleri parıl parıl parlayan, dünyayı değiştireceğini sanan o saf çocuk. Aranızda sadece bir kat var. Bir tıkırtıyla duyulacak, bir seslenişle uyanacak kadar yan yanalar. O kadar yakınsındır ki elini uzatıp o çocuğun saçını okşayamazsın. Yakınlığın çaresizliğidir bu.
Dünyanın en büyük yalanı yakınlığın şifa olduğuydu. Yan yana gelirsek eğer ısınırız sandık. Oysa ruhun o daracık, o kapkaranlık apartman boşluğunda geometrinin kuralları birer işkence aletine dönüşür. Orada mesafeler kısaldıkça, soğukluk bir bıçak gibi bilenir. İnsan büyüdükçe katlar örer ruhuna. Ama her yeni kat, bir öncekinin tavanını ezer, onu karanlığa gömer.
Ama asıl ironi de şudur; ’’Birbirine en yakın olanlar, birbirine dokunması en imkansız olanlardır.’’
Fiziksel mesafe azaldıkça katlar arasındaki o aşılmaz zaman bariyeri daha da katılaşır. Mesafe kısaldıkça, o katların arasındaki geçişsizlik insanın canını daha çok yakar, ruhunu daha çok üşütür.
İnsan büyüdükçe genişlediğini zanneder. Ancak hayat her zaman çiçek açmaz. Hayatın ona her mevsim bahar borçlu olduğunu sanır. Bazen tek bir kış gelir ve içerideki tüm tomurcukları kökünden kurutur.
’’Çiçek açmayan hayat, insanı kendi ördüğü duvarların içine gömer.’’
Daha fenası da var, o da kayıplar.. Gidenlerin ardından açık kalan pencerelerden içeri sızan o soğuk rüzgâra dayanamaz olur bir süre sonra. Ve insan, korumak için kendini, o pencereleri tuğlayla örmeye başlar. Manzarayı feda eder, ışığı feda eder; yeter ki içerideki o kırılgan sakinler daha fazla üşümesin. Bina büyür, katlar yükselir, dışarıdan bakıldığında daha görkemli, daha tecrübeli bir yapı yükselir göğe doğru. Ama içerideki odalar küçülür, pencereler azalır, koridorlar sessizleşir.
Sonra kaçtığı herkesi dışarıda bırakır. Kapıyı kilitler, sokağa çıkmaz, insanları hayatından uğurlar. Telefonları kapatır, şehri terk eder. Kendini bir odaya kapatıp dünyayı yok saymaya başlar.
Peki ya içeridekiler ne olacak? Kendi binanın içinde mahsur kaldığında, o sığınakta seninle birlikte kilitli kalan o eski ölülerden nasıl kaçacaksın?
Giriş katında otururken üst kattan ayak sesini duyduğumuz o eski "biz"den nasıl kaçacağız?
Alt katta durmadan aynı şarkıyı çalan o ilk gençlik sızısını nasıl susturacağız?
İşte insan, ömrü boyunca dışarıdaki dünyayı fethettiğini sanırken, aslında sadece kendi binasının koridorlarında şaşkınlıkla dolaşan bir kiracı olduğunu unutuverir. Kendimize taşınırız bir ömür boyu ama kendi sakinlerimizle anlaşamayız.
Duvarları yıkamayız, zamanı geri sarıp katları birleştiremeyiz. Ama o karanlık koridorlarda içimizdeki o yabancılaşmış sakinlerin kapısını tek tek çalıp onlarla barışabiliriz.
Hayat işte, mekanizması bozulunca bizi asla istediği katta indirmez.
Yıllar geçtikçe bina büyür, sakinleri birbirini tanımaz olur.
Çocukluk gençliği tanımaz.
Gençlik yaşlılığı anlamaz.
Dünün insanı bugünkü yüzüne şaşırır.
Nihayetinde anlar ki insan, kendi inşa ettiği o dikey mezarlığın hem mimarı, hem katili, hem de tabutudur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.