Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Lâl İ Nabız Kalpten Kalbe Kurulan Dilin Zarafeti

Lâl İ Nabız Kalpten Kalbe Kurulan Dilin Zarafeti
Tarihin en bilinen dilsel yanılgılarından biridir: Fransız Kraliçesi Marie Antoinette’in, halkın açlığı karşısında sarf ettiği iddia edilen "Ekmek bulamıyorlarsa çörek (briyoş) yesinler" sözü, bizim topraklarımızda yıllarca "yaş pasta" olarak tercüme edildi. Tıpkı Batı dünyasında un ve suyun en temel, en mütevazı birleşimi olan makarnaya "pasta" denirken, bizim zihnimizde bunun lüks bir kutlama tatlısına dönüşmesi gibi. Dil, ait olduğu coğrafyanın ve sınıfın ortak hafızasından geçmediğinde, ortaya anlaşılması güç bir hikâye çıkabilir.

Bugün tıp dünyamızın, meslek örgütlerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın da zaman zaman benzer bir iletişim eşiğinde durduğunu görmek düşündürücüdür.

Bir yanda, entelektüel belleklere büyük bir zihinsel haz veren, sanatın ve seçkinliğin zirvesini temsil eden o zarif Fransızca ifade duruyor: "Crème de la crème". Bir başka deyişle, bir şeyin en seçkin, en rafine hâli... Diğer yanda ise hastane koridorlarında, bürokrasinin ve hukukun odalarında yankılanan, emeği ve çalışma koşullarını korumaya çalışan o ağır Türkçe terim: "Özlük hakları".

Oysa hekimlerimiz bizden olan, içimizden çıkan; en zor anımızda şah damarımıza, kalp ritmimize en yakın insanlarımızdır. Canımızı emanet ettiğimiz, nabzımızı tutan bu insanların toplumla kurduğu bağın anlaşılır ve samimi olması ayrıca kıymet taşır.

Fakat Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği, kimi zaman bu resmî ve batılı terimlerin oluşturduğu havayla geniş kitlelerin gündelik dili arasında belirgin bir mesafe yaratabilmektedir. Devlet hastanelerimizin koridorlarını dolduran, kırsaldan gelen teyzelerimiz ve amcalarımız için hayatın ritmi çoğu zaman daha sadedir. Teknolojiye ve küresel dile mesafeli duran birçok insan için kullanılan kavramın ne kadar doğru olduğu kadar, ne kadar anlaşılabildiği de önemlidir.

İşte bu nedenle, hekimlerimizin ve meslek örgütlerimizin haklı mücadelelerini anlatırken toplumun ortak hafızasında karşılığı bulunan bir dil tercih edildiğinde, verilen mesaj daha geniş yankı bulabilir. Bir dernek ya da hekim topluluğu kamuoyuna seslenirken kullandığı ifade biçimiyle vatandaşın gündelik hayatına yaklaşabildiğinde, anlatılan mesele daha görünür hâle gelir. Dertliyken dertsiz görünmek çoğu zaman niyetten değil, iletişimde kurulamayan bu yakınlıktan doğar.

Sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütleri, toplumla kamuoyu arasında uzanan şefkatli bir el gibidir. O elin kullandığı kelimeler ne kadar tanıdık olursa, verilen mesajın karşılık bulması da o kadar kolaylaşır. Anlatılanın ne olduğunu kavrayan vatandaş, sağlık camiasının yaşadığı güçlükleri daha yakından hissedebilir; böylece kurulan bağ yalnızca bilgiye değil, empatiye de dönüşebilir.

Hekim ile hasta, herkesin anlayabileceği bir anlatımda buluşabildiğinde, iletilen mesaj daha sağlıklı bir zeminde karşılık bulur. Böyle zamanlarda çalışma koşullarına ve hak arayışına ilişkin meseleler yalnızca bir meslek grubunun değil, toplumun da gündemine yerleşebilir.

Çemişgezek'ten, bir köyden gelen teyze ya da amca bu kavramları nasıl çözsün? Belki de çözüm son derece zarif ve basittir: Eğer entelektüel ya da bürokratik bir ifade kullanılacaksa, hemen yanında gündelik Türkçedeki karşılığına da yer vermek. Küçük bir parantez, bazen uzun açıklamalardan daha büyük bir köprü kurabilir.

Hekim de, dernek de ne zaman ki toplumun içinden, bu coğrafyanın aşina olduğu ses tonuyla konuşur; işte o zaman vatandaş anlatılanı daha rahat kavrar, kamuoyu da sağlık çalışanlarının yaşadığı meseleleri kendi gündeminin bir parçası olarak görmeye başlar. Böylece "özlük hakları" başlığı yalnızca bir meslek terimi olmaktan çıkar; insana dokunan ortak bir meseleye dönüşür.

Çünkü hekimler ya babalarımız, ya annelerimiz, ya evlatlarımızdır; onlar da biz de aynı toplumun insanlarıyız. Şifa yalnızca doğru teşhiste değil; kalpten kalbe kurulan, şah damarımızın ritmini yakalayan o sade ve anlaşılır köprüde de saklıdır. Ve elbette canımızı, sağlığımızı emanet ettiğimiz hekimlerimizde...

Son Söz

Kuşkusuz "Crème de la crème", entelektüel çevreler ve sanat dünyası için harikulade bir lezzet kavramıdır. Fakat sokağın diline inebilmek de başlı başına bir sanat sayılabilir. Mamafih sanat, zaten halkın içinden doğar.

Ve bazen en kıymetli karşılıklar yabancı dillerde değil; kalbin ritmini duyan kendi sesimizde saklıdır.

Belki de bunun adı, Lâl-i Nabız'dır.

Hamiye GÜL
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Lâl İ Nabız Kalpten Kalbe Kurulan Dilin Zarafeti

Lâl İ Nabız Kalpten Kalbe Kurulan Dilin Zarafeti

Hamiye Gül Hamiye Gül