Kırık Bilyeler
Odama dolan sabah güneşi, her zaman duvardaki posterlerin üzerinde dans ederdi. 14 yaşına bastığım o mayıs sabahı da farklı değildi. Mahallenin en hızlı koşanı bendim; bisikletimin zinciri atmasa rüzgârı bile geride bırakırdım. Ama o günlerde içimde, tarifi zor bir yorgunluk vardı. Annem, "Büyüme ağrısıdır," deyip en sevdiğim çorbayı yapıyordu. Merdivenleri çıkarken nefes nefese kalışımı, bacaklarımdaki o garip morlukları hep sıradan şeylere yorduk. Ta ki o çarşamba günü, doktorun odasındaki o ağır, gri sessizlikle tanışana kadar.
Adı "Lösemi"ymiş. Dilime dolanan, telaffuzu bile soğuk bir kelime.
İlk Aylar: Eksilen Saçlar, Çoğalan Duvarlar
Haziran geldiğinde, arkadaşlarım havuz kenarında dondurma yerken, ben kendimi beyaz, steril bir odada buldum. Pencereler açılmıyordu, çünkü dışarıdaki hava benim için "tehlikeliydi." İlk kemoterapi ilacı damarlarımdan içeri sızarken, içimin üşüdüğünü hissettim.
Temmuz ortalarında bir sabah, yastığımda benden kopan parçalar gördüm. Annem banyoda saçlarımı sıfıra vururken aynaya bakamadım. Ama o, gözyaşlarını saklamaya çalışarak başımı öptü ve "Sana kel kafalı olmak çok yakıştı, tıpkı o hayran olduğun aksiyon filmi jönleri gibisin," dedi. Sesi titriyordu. Ben de gülümsedim. İnsan, annesi üzülmesin diye büyürmüş birden; ben o yaz, birkaç haftada sanki on yaş büyüdüm. Aynadaki o çocuk artık mahallenin rüzgârı değil, yatağa bağlı bir savaşçıydı.
Ağustos’ta acılar biraz daha derinleşti. Kemiklerimin içi sızlıyordu, sanki biri içeriden duvarları tekmeliyor gibiydi. Kolumdaki o kalıcı kateter, vücudumun bir parçası olmuştu artık. En çok neyi özledim biliyor musunuz? Yağmurun altında koşturmayı, ayakkabımın içine giren o küçük taşları bile özledim. Burada her şey çok temiz, çok kusursuzdu. Ve bir o kadar da cansız.
Sonbaharın Ayak Sesleri
Eylül ayında penceremin dışındaki ağacın yaprakları sararmaya başladı. Benim de rengim o yapraklardan farksızdı. Aynaya nihayet bakabildiğimde, gözlerimin etrafındaki koyu halkaları ve iyice belirginleşen elmacık kemiklerimi gördüm. Kollarım, bacaklarım o kadar incelmişti ki... Ama içimdeki o çocuk hâlâ direniyordu. Kitaplar okuyor, gelecekte kuracağım hayallerin listesini yapıyordum. 15. yaş günümde ne isteyeceğimi düşünüyordum.
Ekim’in sonlarına doğru hastane odasındaki o tanıdık koku, yerini tuhaf bir hafifliğe bıraktı. Ağrılarım yavaş yavaş azalıyordu. Doktorlar odaya daha sık uğrar olmuştu, yüzlerindeki o yapay tebessümleri görebiliyordum. Annem ve babam ise artık gözlerimin içine bakarken kelimelerini seçmekte zorlanıyorlardı.
Büyük Sessizlik
Bugün Kasım’ın son günü. Beş ay ne çabuk geçmiş.
İçimde tarif edilemez bir huzur var. Günlerdir beni yoran o kemik ağrıları, nefes darlıkları sanki hiç yaşanmamış gibi uçup gitti. Kendimi hiç bu kadar hafif hissetmemiştim. Yataktan kalkmak, o ağır kateteri taşımak zorunda değilmişim gibi bir duygu.
Şimdi yatağın hemen başucunda oturmuş, odadaki yansımama bakıyorum. Annem; solgun yüzlü, gözleri yarı açık o çocuğun ellerini tutmuş, alnını onun dizlerine yaslamış. O kadar sessiz ağlıyor ki, omuzlarının sarsıntısı odadaki tek hareket. Babam ise pencereye dönmüş, alnını soğuk cama dayamış, dışarıda hızla yağan karı izliyor. Onlara seslenmek istiyorum, "Bakın, artık canım acımıyor, geçti!" demek istiyorum ama sesim bu odanın sınırlarını aşmıyor.
Gözlerimi yatakta yatan o yorgun çocuktan ayırıp tavana, oradan da odanın köşesindeki o beyaz ışığa çeviriyorum. Duvardaki saat tik tak etmeyi bıraktı. Zaman benim için durdu. Artık ne hastane kokusu var ne de damarlarımı yakan o ilaçlar.
Sadece derin, sonsuz ve çok beyaz bir huzur. Şimdi, o çok özlediğim rüzgâra doğru, hiçbir ağrı hissetmeden, özgürce koşma zamanı...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.