Sivas Madımak Saygı Anıtına Ateşin Yakamadığı İnsanlık
Yirmi yaşın o berrak temmuzunda, insanın henüz hayata ve insana dair ezberleri bozulmamışken, dünya bazen bir kitabın sayfaları arasında genişler, bazen de bir kentin meydanında ansızın daralır. İnsanlık tarihi, ne yazık ki kelimeleri yakanlarla, kelimelerle yaşayanların bitmeyen kavgasının tarihidir. Bir yanda ellerinde öfkenin ve kör karanlığın meşalelerini taşıyanlar; diğer yanda ise ellerinde sadece mürekkebin, sevginin ve çocukların geleceğini taşıyanlar...
O gece, İstanbul’un kozmopolit uğultusunda, bir evin odasında yankılanan hıçkırıklar, sadece bir katliama duyulan isyanın değil; insanlığın kendi özüne duyduğu o derin sızının sesiydi. Dışarıda, beynin kıvrımlarına birer çivi gibi çakılmak istenen o kirli cümleler uğulduyordu: "Onlar şuydu, onlar buydu..." Oysa etiketlerin ardına saklanarak bir vahşeti meşrulaştırmaya çalışan o sığ zihniyetin ıskaladığı en büyük hakikat şuydu: İnsan, insandır. Ve insan canı, herhangi bir ideolojinin ya da fanatizmin kurbanı edilemeyecek kadar mukaddestir.
Gerçek bir inanç, Yaratıcı’nın üflediği o kutsal nefese, yani cana hürmetle başlar. “Elhamdülillah Müslümanım” derken kalbinin kapılarını Yunus Emre’nin rehberliğiyle açan bir vicdan, çok iyi bilir ki; haksız yere bir cana kıymak, tüm âlemi katletmektir. Allah’ın verdiği canı yine O’nun adına almaya cüret etmek, inancın özünü değil, ancak kibrin ve cehaletin en uç noktasını temsil eder. Ne Mevlânâ kimseyi düşman gördü ne de Yunus kimsenin canına kastetti. Onların mayaladığı bu topraklarda, ellerinde kalemden başka silahı olmayan şairler ve yazarlar asla "düşman" olamazlardı. Çünkü şairlerin yegâne eylemi yaşatmaktır; ölümü değil, hayatı çoğaltmaktır.
İstanbul kızıydım. Sivas’ı o güne kadar yalnızca haritada biliyordum. O gece Aziz Nesin’in Bu Yurdun Çocukları kitabını okuyordum. Kitabın tam yarısındaydım. Bir süre sonra televizyon ekranında kitabın yazarının hedef alındığını, onlarca şairin, yazarın ve sanatçının alevlerin arasında kaldığı o dehşet gecesini izledim. Elimin altında yarım kalmış bir kitap vardı; zihnimde ise o geceden sonra silinmeyecek bir Sivas kaldı.
Dokuz yaşımdan beri şiir yazıyordum; bugün de yazmaya devam ediyorum. O gece içimde en çok kırılan şeylerden biri şuydu: Bir şairin, bir yazarın insana nasıl zarar verebileceğini anlayamıyordum. Çünkü şairler ve yazarlar aynı yüreğin ritminde atan insanlardır. Söyledikleri sevgi, barış ve umuttur. Kalemleri öfkeye değil; vicdana, merhamete ve insana dokunur.
Kitap yarım kaldı; ama vicdanım o gece bambaşka bir sayfaya açıldı. O andan itibaren gözyaşlarını içine akıtarak, saklanarak okunan her bir dize, karanlığa karşı sıkılmış bir yumruk, zamana atılmış bir çentik oldu.
O ateşin ortasında yankılanan bir umut vardı:
“Burada yansak da kalanlar bizi unutmaz, şiirimiz yaşar.”
Evet, yakanlar tarihin karanlık ve utanç dolu dehlizlerinde un ufak olup gittiler. Fakat o gece acıyla olgunlaşan, inancını nefretle değil sevgiyle harmanlayan ve o güzel insanları kalbinde yaşatan vicdanlar sayesinde; şairlerin şiirleri de, çocukların o aydınlık kitapları da hâlâ dipdiri ayakta.
Maddi olan her şey—taşlar, mermerler, bronz heykeller—zamanın yıpratıcı eliyle aşınabilir ya da mekânlara hapsedilebilir. O yüzden Sivas’taki o fiziki yapıdan çok daha ötede, çok daha sarsılmaz bir kale yükseliyor artık: Kalplerdeki o Saygı Anıtı...
İnsanın kalbine vicdanla, gizli gözyaşlarıyla ve adaletle diktiği bu abideyi yıkmaya hiçbir fanatizmin gücü yetmez. Bu anıt; barbarlığa karşı kelimelerin, nefrete karşı merhametin ve ölüme karşı insan onurunun sarsılmaz şahididir.
Hamiye GÜL
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.