Aşkın En Ağır Bedeliydi Sümbül Hanım
Gözlerinde kuruyan o son damlayla baktı çıkardığı kâğıt tomarlarına,
"Şunda çiçeklerimi anlattım," dedi fısıltıyla, "şunda gençliğimin ilk tomurcuklanan sancılarını..."
Ruhunun dilsiz duvarlarına çarpan rüzgâr,
pencereleri zorlarken bir bir döktü sayfaları yere;
Her sayfada bir parça özlem, bir parça pişmanlık
ve o kalbinin kırık aynaları.
parmakları titriyordu artık,
ne yüzünün gizemli ve ruhsuz güzelliği
Ne de aynadaki şefkat dolu o sararmış çehresi
kurtarabilirdi onu kendi içindeki bu amansız yangından.
Oysa sümbül kokulu sessizliği kalmıştı odada,
o fedakâr affın en ağır, en gururlu yüküyle.
Bir an düşündü; aşk dediği şey
gerçekten o karanlık ve esrarengiz gözlerin cazibesi miydi,
Yoksa alnına dökülen terli perçemleri okşayan,
fırtınalı gecelerde üstünü örten o şefkatli el mi?
Elmas tokalı bir tutam saçında aradığı hülya,
meğer kendi ruhunu feda ettiği bir serapmış;
Adını bile bilmediği bir yabancının peşinde tüketmişti
o en kıymetli, en lekesiz duyguları.
Oysa yüz görümlüğü taktığı üç sıra incinin parıltısında saklıydı
asıl sadakat ve ilk mahcubiyet
Şimdi mor bir sümbül kokusu gibi uçup giden
o helâlinin ardından bakarken,
dünyası baştan başa ıssızlaştı.
Kar dışarıda sonsuz bir kefen gibi örtüyordu şehrin ve evlerin çatılarını,
Santurların tokmakları vururken odanın dörde bölünmüş yalnızlığına, sesler içindeki feryatla birleşti.
"Benim kalbim isteyici," demişti bir kere,
işte o istek yüzünden kaybetmişti hayatının talih yıldızını.
Ruhunun yüksek surları arkasında,
sürgün biri gibi kendi vicdanının mahkemesine çekildi;
Ne kadar kaçsa da yüzündeki her bir çizginin,
saçlarındaki her beyaz telin hikâyesi
Gelip oturuyordu göğsünün tam ortasına,
nefesini kesen
ve bir daha asla iyileşmeyecek olan
derin bir sızıyla.
Bir ömrün hesabını verirken kendine,
aynada kendi çehresinden bile utanır oldu o gece;
Bir yanda günahın büyüleyici fakat ruhsuz cazibesi,
diğer yanda saf sevgiyle yokluğa karışan hisleri...
İhanetin soğuk gölgesi
odanın her köşesine sinmişti,
ne ateşin sıcaklığı ısıtabilirdi onu
ne de içten içe çektiği ahlar.
Kendi elleriyle çizdiği kaderin mürekkebi kurumuştu artık,
geri dönülmez yolların eşiğindeydi;
O koca heybetli caddeler bile küçüldü,
küçüldü de çekildiği o daracık odadaki acıya dar geldi.
"Neredesin " diye bağırdı fırtınanın uğultusuna karşı,
"bedelini kalbimle ödediğim aşkım!"
Aşkı yazarken çizdiği o devasa kara leke,
meğer kalbinin tam ortasından dökülen kendi hakikatiymiş.
Bütün yalanlar sustuğunda,
ve gece en koyu zindanına büründüğünde,
Geriye sadece yazılmış mısralar,
çekilmiş acılar ve mürekkeple vaftiz edilmiş bir ruh kalıyordu.
Çoğalacaktı o defterlerin arasında,
satır satır büyüyecekti belki
ama her zaman noksan,
her zaman yaralı...
Sessizlik yeniden çöktü odaya; santurlar sustu, rüzgâr hafifledi ama içindeki kar hiç dinmedi. Yere saçılmış kâğıtlara, dökülen mürekkebe ve pencerenden görünen o soğuk şehrin görüntüsüne baktı.
Son bir hamleyle kalemi aldı eline,
ne aşkının adını yazdı
ne de yaşadığı hülyayı;
Sadece boynu bükük bir affın,
mor bir sümbül kokusunun
ve üç sıra incinin unutulmaz yasını kazıdı kâğıda.
Çünkü biliyordu artık; en büyük aşk,
insanın kendi heveslerine yenilip
en çok hislerini kaybettiği an başlıyordu.
Kâğıtlara saçılan her satır,
geçmişin kırık aynalarından akıp gelen birer iç çekişti artık,
Ocağın sönen korları gibi soğurken oda,
kendi içinde açılan o derin uçuruma baktı.
Ne konağın dilsiz ve soğuk taşları anlayabilirdi bu vicdan azabını
ne de dışarıda uğuldayan lodos;
O, bir hülyanın peşinde savrulurken
arkasında mor bir gecenin sönük izlerini bırakmıştı.
Şimdi yalnızlığın en katı hâliyle baş başayken,
Gecenin o loş karanlığı fısıldıyordu kulağına:
"Kaybettiğin şey sadece bir eş değil; kendi ruhundu,
o lekesiz ve hesapsız ilk aşkındı."
Saatler, karlı pencerelerin ardından sessizce akıp giden
bir tayf gibi süzüldü odanın içine,
kuruyan dudaklarıyla
aynadaki saçının o her bir beyaz telin
ayrı ayrı masalını mırıldandı
hicaz bir şarkı gibi
O teller ki onun hırsları, onun doymaz arzuları
ve bitmek bilmeyen arayışları yüzünden ağarmıştı;
Yüzündeki her bir çizgi,
için için kanayan bir yaranın
zarif ama derin iziydi.
Aşığı hiç gelmeyecekti, biliyordu;
çünkü o uçucu hevesi asla bir kalbe yuva olamazdı.
Aslında asıl zenginliği,
boynuna taktığı üç sıra incinin parıltısında
ve o nikâh gecesindeki o muhteşem gelinlikte terk etmişti.
Ellerini uzattı yerdeki o darmadağınık kâğıt tomarına,
hepsini göğsüne bastırdı sıkıca;
"Bu defterler benim günah galerim,
bu defterler benim küllerimden yeniden doğacağım mabedim," dedi.
Siyah lekenin tam ortasına yeni bir kelime düşürmek için
kaldırdı kalemini devasa bir yük gibi,
Artık ne ruhunun lütfunu arıyordu ,
ne de gecenin moruna sığınan o meçhul ilhamı.
Aşkın en ağır bedelini ödemiş biri olarak, sadece affedilmenin o ulaşılmaz ve yüce sızısını yazdı; Çünkü biliyordu ki bir şair en güzel eserini, kalbi tamamen kırılıp mürekkep gözyaşına dönüştüğünde çıkarırdı.
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.