Acının Sessiz Yankısı
Acının Sessiz Yankısı
Acının özünde, kelimelere sığmayan; başkasına bütünüyle aktarılamayan kilitli bir çekirdek vardır. Kelimeler çoğu zaman yalnızca acının kıyılarına dokunabilir; merkezindeki o ağır ve sessiz yükü ise insan, eninde sonunda tek başına taşır.
Anlatmak ya da yazmak acıyı bütünüyle hafifletmez. Belki de yaptığı tek şey, onunla yaşamayı öğrenmek; zamanla aynı acıyla sessiz bir helalleşmeye varabilmektir. Ama en derindeki sızı, her şeye rağmen sahibinin iç dünyasında yankılanan, kimsenin tam anlamıyla paylaşamayacağı mahrem bir sessizlik olarak kalır.
İnsan, ruhunda fırtınalar koptuğunda, göğüs kafesine sığmayan o boğucu hissin bir başkası tarafından görülmesini; hiç değilse o yükün bir parçasının paylaşılmasını ister. İşte bu derin ihtiyaç, onu kaleme, kâğıda ve harflere yöneltir. İçindeki karanlık dehlizlerde el yordamıyla yürürken, o çetrefilli yolları kelimelerle aydınlatmaya çalışır. Fakat mürekkebin kâğıda düştüğü an, aynı zamanda en gerçek yüzleşmenin başladığı andır. Çünkü yazılan her harf, o devasa acının ancak silik bir gölgesi olabilir. Kâğıt gözyaşını emebilir; ama acının gerçek ağırlığını asla taşıyamaz.
Bu yüzden yazmak, kanayan bir yarayı mucizevi biçimde iyileştiren bir merhem değil; yaranın kabuğunu usulca okşayan bir dokunuştur. Yazdıkça acı yok olmaz, tükenmez. Sadece biçim değiştirir; evcilleşir ve bizimle aynı havayı solumayı öğrenir. Cümleler kurdukça onu sayfalara hapsettiğimizi sanırız. Oysa kelimeler, acıdan kaçışımız değil; onunla aynı masaya oturup imzaladığımız sessiz ateşkesin mührüdür.
Bazen bir şiirin tek dizesinde, bazen bir hikâyenin en kuytu satırında, kendi içimizdeki o kilitli çekirdeğe benzeyen izlere rastlarız. “İşte,” deriz, “tam da bunu hissediyorum.” Bu kısa karşılaşmalar, yalnızlığımızın duvarında açılan küçük pencereler gibidir; ince ama kıymetli teselliler sunar. Ne var ki insan, gecenin sonunda yine kendi zihniyle baş başa kaldığında, paylaşıldığını sandığı acı usulca eski yerine döner. Çünkü başkalarının görebildiği, bizim kelimelere sığdırabildiğimiz kadardır. Yaşadığımız ise kelimelerin çok ötesinde, adı konulamayan o derin boşluktur.
Belki de yazmanın en büyük erdemi, o kilitli çekirdeği kırıp parçalamak değil; onun varlığını incelikle kabullenmektir. Çünkü acı, doğası gereği yazılmaz; yalnızca yaşanır. Yazılan ise acının kendisi değil, onun içinden geçerek hayatta kalma çabamızdır. Kelimeler, içimizdeki dilsiz sızıya dikilmiş sessiz anıtlardır; yenilmediğimizin tanıklarıdır.
Ve insan, yazdıkça acısından kurtulmayı değil; kendi sessizliğinin anıtını inşa ederek o mahrem sızıyla omuz omuza yürümeyi öğrenir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.