Bir Ömrün Satır Araları
Bir Ömrün Satır Araları
Sıcak bir yaz akşamında başlayan ve yarını meçhul bir yolculuğa dönüşen bu süreç, nerede duracağı bilinmeyen, yarım asrı aşmış bir yaşamı simgeliyor. Satırlar dolusu kelimenin sonunda son noktanın nerede konulacağı kestirilemeyen kalın bir ansiklopedi gibidir onun hayatı.
İrili ufaklı, zikzaklı yollarda aşınmış bir çift ayak, yılların yükünü taşıyan yorgun bir bedenle yetmişli yaşlarına ulaşmıştır. Yanında kalan çekirdek ailesiyle, onu terk edip giden rahmetli eşi Aylin arasında; mutluluklarını da acılarını da yeterince paylaşamamış yalnız bir adamın öyküsüdür bu.
İnsan, kendisini anlatırken en kolay yolu seçebilir: “Ben buyum.” diyebilir. İyi yanlarını öne çıkarıp kötü taraflarını saklayabilir. Hatta kendisinin sol tarafına hiç dokunmadan, eksik bir hayat hikâyesi anlatabilir.
Oysa asıl mesele, zulada bırakılanlar ve korkulduğu için söylenemeyenlerdir. Haykırılamayan her sözcük, insanın gerçek yaşamından ve gerçek benliğinden bir parça taşır.
Acımasız zaman, rüzgâr gibi esip sel gibi akıp gitmektedir. Dokunduğu her şeyi maziye gömen adam, yalnızlığıyla büyümektedir. Geçmişin kasvetli günleri onu yormakta, kendi benliğinin derinliklerinde bile kendisini bulmasını zorlaştırmaktadır.
Sonra, hiç alışamadığı bir gözlük düşer şakaklarına. Ellerinde zaman zaman beliren titreme, adımlarında eski gücün kalmadığını hatırlatır ona. Buna rağmen hâlâ şükretmektedir. Dedesinden miras kalan midesi için karbonat, ağrıları için Gripin kullanır. Bedenindeki her ağrıyı yılların bıraktığı bir borç gibi taşır.
Geçmişini biraz daha irdelediğinde, içinde saklı bir bahçe ve rengârenk çiçekler bulacağını umar. Fakat attığı her adım onu yeniden dikenli yıllarına, eşi Aylin’e götürür.
Hiç unutamadığı ve asla unutamayacağı bu kadının yokluğu, sol yanını hâlâ sızlatmaktadır. Anılar gözlerinde büyür, birkaç damla hâlinde yorgun yüreğine düşer.
Geçmişin satırlarını yeniden çevirdiğinde karşısına iki dev adam çıkar.
Biri kumral, diğeri esmere yakındır.
Kısık bakışlarında bir tebessüm belirir. Alnındaki çizgiler bir anlığına silinir. İçine, yıllardır unuttuğu bir serinlik yayılır.
Hafifçe gülümser ve isimlerini fısıldar:
“Can ve Deniz…”
Korkularını bir kül yığınına dönüştürerek onlara yaklaşır. Onları gözbebeklerine alır, gözlerinin içinde saklar. Hiç gitmesinler diye gözlerini kapatır. Sonra onların hayaliyle yarınlara doğru yeniden yelken açar.
Gözlerini kapatmak dışarıdaki gürültüyü sustursa da içindeki sessizliği yok etmeye yetmez.
Zaman, odanın ortasındaki eski duvar saatinin sarkacında sallanan ağır bir yüke dönüşmüştür. Tıkırtılar, geçmişten bugüne taşınan pişmanlıkların ve keşkelerin ritmini tutmaktadır.
Adam, ahşap masanın üzerindeki sararmış kâğıtlara parmak uçlarıyla dokunur. Bu kâğıtlarda bir zamanlar tutkuyla yazılmış ama yarıda kalmış mektuplar, hiç var olmamış şehirlerin adresleri vardır.
Bir an, Aylin’in çay bardağını masaya bırakırken çıkardığı o tanıdık tıkırtıyı duyar.
Mutfağın eşiğinde beliren gölgesi zihninde canlanır.
O gölgeye dokunmak için elini uzattığında yalnızca soğuk havayı kavrar.
Belki de yalnızlık, insanın kendi gölgesiyle konuşmaya başlamasıdır.
Sokağın başındaki lambanın cılız ışığı pencereden süzülerek masadaki hokka ile kalemin üzerine düşer. Gece ilerledikçe şehir susar; fakat adamın içindeki sesler yükselir.
Gençlik yıllarının hırçın dalgaları, zikzaklı yollarda rüzgâra savurduğu kahkahalar ve ardında bıraktığı izler birer birer gözlerinin önünden geçer.
Can ve Deniz’in çocukluk kahkahaları koridorda yeniden çınlar. İlk adımlarını, büyüme sancılarını, dizlerindeki kabuk bağlamış yaraları hatırlar.
Hayat onları iki sağlam çınara dönüştürürken, kendisini nasıl da günden güne küçülttüğünü fark eder.
Onlar karşısında gururla yükselen iki çınar gibiyken kendisi, toprağa kök salmaya çalışan, rüzgârda yalpalayan yorgun bir dal gibidir.
Masaya yaslanıp derin bir nefes alır. Midesindeki tanıdık yanma yine baş gösterir. Bir yudum daha karbonatlı su içer.
Bedenindeki ağrılara bir çare bulunabilir belki.
Ama ruhundaki ağrıya ne bir hap deva olur ne de bir yudum su.
Yine de pes etmek istemez.
Sol yanındaki sızıya rağmen masanın çekmecesini yavaşça açar.
İçinde Can ve Deniz’in çocukluk fotoğrafları ile Aylin’in kokusunu hâlâ taşıyan el örgüsü bir dantel vardır.
Fotoğraflara ve dantele uzun uzun bakar.
Alnındaki derin çizgiler, bir anlığına yerini huzura bırakır.
O an anlar:
İnsan, geçmişini değiştiremez.
Ama geçmişinin altında ezilmeden de yaşayabilir.
Çünkü hayat, yalnızca geride bırakılanlardan ibaret değildir.
Hayatının son sayfaları yazılırken kalemi elinden bırakmaya henüz niyeti yoktur.
Belki bazı sayfaları eksiktir.
Belki bazı cümleleri yarım kalmıştır.
Belki bazı kelimeleri yıllarca içinde saklamıştır.
Ama hikâye henüz bitmemiştir.
Çünkü insanın ömrü ne kadar yorulursa yorulsun, satır aralarında hâlâ keşfedilmeyi bekleyen bir umut kırıntısı vardır.
Ve bazen bir ömrü yeniden başlatan şey, yeni bir sayfa değil;
eski bir sayfaya yeniden yazmaya cesaret etmektir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.