Fedakarlığın Yanlış Kulvarı
Ebeveynlik, modern insanın kendi varoluşunu başkasının hayatında eritme arzusu ile kendi sınırlarını koruma kaygısı arasında bocaladığı bir sınır boyudur. Bir çocuğun doğumuyla birlikte zamanın düz çizgisi kırılır, ebeveyn, kendi geçmişini çocuğun geleceğine döşeyen bir mimara dönüşür.
Ancak bu mimari çaba, çoğunlukla ebeveynin kendi mabedini yıkması pahasına gerçekleştiğinde, evladına adadığı her günün akşamında, aynadaki aksinden bir parça daha kaybettiğini fark eder. Kendi ruhunu bir kurban gibi evladının sunağına seren bu cömertlik, insan doğasının en katıksız ama bir o kadar da yıkıcı çelişkisidir.
Sosyokültürel bir kalıp olarak ideal ebeveynlik, adanmışlığı kutsayan ve bireyselliği bencilce bir ihlal sayan örtük bir gelenekle beslenir. Toplum, çocuğunu kendi hayatının önüne koyan anne-babayı kolektif bir ayinle alkışlarken, birey kendi içsel çölünde susuz bırakılır.
Ebeveynin kendini ihmal etmesi, ebeveynlik rolünün aşırı kutsanmasından doğan bir toplumsal yanılsamadır. Bu durum, bireyin kendi özne oluşunu bir kenara bırakıp sadece "taşıyıcı bir kap" olmayı kabul etmesidir. Ancak içi boşaltılmış bir kabın, bir başkasına hayat kaynağı sunamayacağı gerçeği, bu kutsama ritüellerinin arkasında hep göz ardı edilir.
Aşırı fedakarlık, şefkat kılıfına bürünmüş derin bir denetim arayışı ve bir biraz da suçluluk duygusundan beslenebilir. İnsan, kendi hayatındaki yanlışların diyetini çocuğa ödetmemek için ve ertelenmiş hayalleri gölgelemek için kendini tamamen çocuğuna adayabilir. Çocuk, ebeveynin yaşayamadığı hayatın sahnesi haline geldiğinde, yapılan fedakarlık bir hediye olmaktan çıkar, ağır bir borç senedine dönüşür.
Kendi benliğini feda eden ebeveyn, farkında olmadan çocuğuna da görünmez ama ağır bir vicdani yük devreder: "Senin için kendimden vazgeçtim" cümlesi, sevginin değil, üstü örtülü bir tahakkümün dili olur.
Kendini çocuğuna adayarak kendini ihmal eden bir insan, yapraklarını tek tek dökerek köklerini beslemeye çalışan ama sonunda sadece kuru bir gövdeden ibaret kalan bir ağaca benzer. Oysa bir ağacın meyve verebilmesi, topraktan aldığı gıdayı ve güneşten aldığı ışığı kendi özsuyunda işlemesine bağlıdır. Kendi özsuyunu tüketen bir ebeveyn, çocuklarına sığınacak bir gölge teklif edebilir belki, ama canlı, esnek ve neşeli bir yaşam modeli sunamaz. Çocuğa bırakılacak en köklü miras, fedakarlıkla kurutulmuş bir ömür değil, kendi varlığını sevmiş ve onu beslemeyi başarmış bütünlüklü bir insan profilidir.
Gelişimsel açıdan çocuk, dünyayı ebeveyninin gözlerinden okur ve sınır kavramını ilk olarak ebeveyninin tutumlarında tecrübe eder. Kendini tamamen hiçe sayan bir ebeveynin gölgesinde büyüyen çocuk, ya başkalarının sınırlarını çiğnemeyi doğal sayan bir narsisizme ya da kendi varlığını sürekli feda etmeye meyilli bir suçluluk döngüsüne sürüklenebilir.
Aşırı vericilik, çocuğa sınır çizmeyi, başkalarının alanına saygı duymayı ve kendi kendine yetebilmeyi öğretmek yerine, onu sonsuz bir bağımlılık kozasına hapseder. Oysa sağlıklı bir benlik gelişimi, ebeveynin "hayır" diyebildiği, kendi ihtiyaçlarına sahip çıktığı anlarda maya tutar.
Toplumsal dinamikler açısından, kendi hayatını erteleyen ebeveynler kuşağı, geleceğe de ertelenmiş ve bağımlı bireyler yetiştirme riski taşır. Bireyselleşmenin aşırı öne çıktığı dünyamızda, ebeveynin kendini yok sayması, çağın gerektirdiği özerk kişilik yapısıyla çelişmektedir.
Kendi varlığını toplumsal rollerin arkasında kaybeden insan, çocuğuna modern dünyada ayakta kalabileceği özgün bir duruş sergileyemez. Bu durum, nesiller arası bir travma aktarımına dönüşür, ebeveynden çocuğa geçen tek şey, kendini feda etmenin kaçınılmaz olduğu yanılsaması olur.
Fedakarlık, ölçülü olduğunda ilişkiyi derinleştiren bir çimento, aşırıya kaçtığında ise yapıyı çökerten bir ağırlıktır. Bir insanın her şeyini çocuklarına verip kendini ihmal etmesi, aşkın değil, bir tür benlik kaybının ve geç kalınmış bir telafi çabasının ifadesidir.
Dengeli bir yaşam, evladına ışık tutarken kendi meşalesinin yağını da tazelemeyi gerektirir. Ebeveynin kendine ayırdığı zaman, gösterdiği özen ve kendi ruhuna duyduğu saygı, çocuğa bencillik olarak değil, kendine değer vermenin sessiz bir dersi olarak yansır. İnsan, kendi denizinde boğulurken başkasına yüzme öğretemez.
Her insan önce kendi hayatının şahididir. Çocuklar, hayatımızın merkezinde parıldayan en değerli sirius olabilir ancak ebeveynin kendi evreni, bu yıldızdan ibaret değildir.
Kendini baştan sona silen bir insan, günün sonunda çocuğunun karşısına eksilmiş, tükenmiş ve kırgın bir benlikle çıkar. Bu tükenmişlik, ilerleyen yıllarda hüsran ve sitem olarak su yüzüne çıkar ki bu, ebeveyn-çocuk ilişkisine verilebilecek en büyük hasardır. Gerçek cömertlik, verip tüketmekte değil, var olup paylaşabilmektedir.
Ebeveynlik ne tamamen kendini adamak ne de umarsızca kendi yoluna gitmektir. Bu iki uç arasında kurulan zarif bir dengedir.
İnsan, çocuğunu büyütürken kendi içindeki çocuğu da beslemeyi sürdürmelidir. Kendini ihmal etmeyen, kendi hayallerinin peşinden gitmeyi başaran ve kendi ruhsal bahçesini sulayan bir ebeveyn, çocuğuna verebileceği en büyük armağanı sunmuş olur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.