Acıyı Merhem Eylemek
Yarasını kendi sarmaya mahkûm ya da muktedir olanların hikâyesi, gürültüsüz bir yıkımın ortasında, kimsenin işitmediği o derin iç çekişle başlar.
Gece yarısı bir camın çatlaması gibi sessizce gerçekleşir ilk kırılma. Dışarıdan bakıldığında sapasağlam duran bir yapının, iç kemerlerinde meydana gelen o kıldan ince fay hattını kimseden onay almadan açar hayat. Kalabalıkların gürültüsü devam ederken, şahitleri olmayan bir yalnızlık tiyatrosunda ilk damla düşer.
Kendine şifa olmak, karanlığı iplik yapıp gölgeye dikmektir. Başkalarının merhamet mendillerine el uzatmak yerine, kendi derinliklerindeki o ıssız mahzene inip sargı bezlerini kendi elleriyle dokumaktır. Avuçlarında biriken acıyı bir merhem gibi kendi tenine yedirirken, tırnaklarını kanatan taşları birer köprü ayağına dönüştürür bu sessiz mimarlar. Bir terzinin kendi elbisesini üstünde dikmesi gibidir bu. Her iğne darbesinde hem acıyı hisseder hem de dokunun yavaşça bütünlendiğini.
Bu gürültüsüz güç, acısını sergileyip bir mağduriyet kulesi inşa edenlerin ucuz zaferlerine benzemez. Onlar, yaralarını birer nişan gibi yakalarında taşımazlar. Acının bir gösteriye dönüştüğü o renkli panayırlardan tiksinerek uzaklaşırlar.
Sözcüklerin ucuzladığı yerde, gümüş gibi bir suskunluğa sığınırlar. Çığlık atmak kolaydır, feryat etmek kalabalıkları toplar, fakat o derin yarığı tek bir söz etmeden kapatmak, asil bir krallığın sessizce yeniden kurulmasıdır.
Toprağın altına gömülen tohumun, kabuğunu çatlatırken çıkardığı o işitilmez ses gibidir onların dönüşümü. Kimse o karanlıkta ne kadar çetin bir dövüşün sürdüğünü bilmez. Kendi sargısını kendi bağlayanlar, acının kimyasını çözenlerdir.
Yarasını kendi saranlar, acıyı bir yıkım değil, kabuk değiştiren bir ruhun zaruri sızısı olarak kabul ederler. Zamanla bir haritaya dönüşür ruhun üzerindeki o dikiş izleri. Fakat bu harita, kaybolunan yolları değil, aşılmış dağları gösterir. Kintsugi ustalarının kırık seramikleri altınla birleştirmesi gibi, kendi yarasını sarabilmiş bir ruh da kırıklarından fışkıran o gizli ışıkla parıldar. Kusursuz bir bütünden çok daha zariftir artık o tamir edilmiş çatlak, çünkü her çizgi, tek başına yürünmüş bir yolun mühürlenmiş zaferidir.
Kendi yarasının mukaddiri olanlar, şifanın dışarıdan uzatılan bir elden değil, kendi tırnaklarıyla kazıdıkları o derin iç kuyudan çekileceğini bilirler. Karanlığı bir iplik gibi mekiklerine dolar, sargı bezlerini kendi sabırlarıyla dokurlar. Bu yüzdendir ki onların yara izleri bir zayıflık nişanesi değil, kendi krallığını tek başına korumuş bir komutanın mühürlenmiş madalyasıdır.
Yalnızlık, bu insanlar için bir kimsesizlik sığınağı değil, devasa bir simya atölyesidir. Kendi içlerindeki o ıssız odaya çekilip kapıyı kilitlediklerinde, aslında kendi kendilerinin hem hekimi hem hastası olurlar. Kendi seslerinin yankısıyla iyileşirler, kendi nefeslerinin sıcaklığıyla ısınırlar. Bu içsel atölyeden dışarı adım attıklarında, fırtınanın ortasında bile sarsılmayan bir iç omurgaya kavuşmuş olurlar.
Onların yürüyüşünde, gözlerinin derinliğinde gizli bir asalet vardır ki bunu tarif etmek zordur. Kalabalıkların arasına karıştıklarında şatafatlı laflar etmezler, onay arayan gözlerle etrafı süzmezler. Zaten en büyük iç savaşlarını vermiş, kendi karanlıklarını tek başlarına dize getirmişlerdir.
Acının panayırında çığlık atmak, kalabalıkların ucuz acımasını toplamaktan başka bir işe yaramaz. Oysa kendi iç odasına çekilip kapıyı sürmeleyen ruh, fırtınanın en şiddetli anında bile sessizliğin asaletine sığınır. Gözyaşı dışarı akmaz, içeriye, o kurak toprağa damlar. Damladıkça da orada hiç kimseden medet ummayan, kökleri kayalara tutunmuş sert ve yabani bir dirayet büyütür. Her iç çekiş, geçmişe yakılan bir ağıt değil, geleceğe atılan sessiz ve sarsılmaz bir imzadır.
Bir insanın kendine yetebilme sınırını aşması, ona dış dünyadan gelebilecek her türlü rüzgâra karşı mağrur bir bağışıklık kazandırır. Gövdesinde kıldan ince bir yarık açılan asırlık bir çam ağacının, dışarıya hiçbir feryat sızdırmadan kendi reçinesini o sızıya akıtması gibidir bu başlangıç. Balta darbesini alan kabuk susar, yapraklar rüzgârla oynamaya devam eder, ancak içeride, derinliklerdeki o gizli damarlarda devasa bir tamirat başlar.
Şifa, öyle anlık bir mucize değil, iğne oyası gibi işlenen zamana yayılmış bir zanaattır. Kendi yarasını saranlar, zamanın edilgen bir bekleyiş olmadığını, bilakis sabrın aktif bir eylem olduğunu iyi bilirler. Çatlayan fay hatlarına gün gün, damla damla kendi dirayetlerini akıtırlar. Ve bir gün fırtına dindiğinde, o eski yarıkların üzerinde yeşeren yabani çiçeklerin kokusu sarar her yanı. Dünün yangın yeri, bugünün vahasına dönüşmüştür.
Sonunda, kendi kendinin mimarı ve kurtarıcısı olan bu sessiz ruhlar, dünyadaki en yıkılmaz kalesi olurlar kendi varlıklarının. Ne kimseden bir alacakları kalmıştır ne de kimseye ödeyecekleri bir diyet. Kendi sargı bezlerini kendi sabırlarıyla yıkayıp kurutan bu insanlar, hayatın en büyük sırrına ermişlerdir.
En derin şifa, dışarıdan uzatılan bir elde değil, insanın kendi avuçlarının içinde gizlenen o muazzam, gürültüsüz ve eğilmeyen güçtedir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.