Suskunluğun Kozası
Susmak, sesin çekildiği bir boşluk değil, kelimelerin henüz biçim almamış, ham ve katıksız halidir. İnsan konuşurken kendi sınırlarını çizer, harflerle dünyayı parça parça böler. Oysa sustuğu an, o sınırların ötesindeki sonsuzluğa teğet geçer. Dilde düğümlenen her cümle, içimizdeki o karanlık ve derin kuyuya düşen birer taştır. Dipte neye çarptığını asla tam olarak bilemeyiz ama yankısı ruhumuzu titretmeye yeter.
''Ya susmak ya da suskunluktan daha kıymetli bir söz söylemek gerekir” diyor Pisagor. Öyle ki, gürültünün bir kalkan gibi taşındığı bu çağda susmak, ruhun kendi içine yaptığı en devrimci eylemdir. Kelimeler çoğu zaman hakikati anlatmaya yetmeyen, yıpranmış kumaş parçaları gibidir, giydikçe eskir, kullandıkça anlamını yitirir. Sükût ise terzi elinden çıkmamış, dikilmemiş bir kumaştır. Kendini sessizliğin kollarına bırakan insan, cümlenin dar kalıplarından kurtulup fikrin o katıksız saflığına erişir.
Bir harfin bile ağır geldiği anlar vardır. Zihin, kelimelerin yerini tutamayacağı kadar koyu bir duyguyla dolduğunda dil kendiliğinden geri çekilir. Bu, bir yenilgi ya da çekingenlik değil, aksine, anlatılamayacak kadar büyük bir varoluşun karşısında saygıyla eğilmektir.
Suskunluk, ruhun kelimelerden vazgeçtiği yer değil, kelimelerin yetmediği yerdir.
Dilin sustuğu yerde düşünceler konuşmaya başlar. Bir bakış, yarım kalmış bir nefes, pencereye çevrilmiş uzun bir göz, söylenmesi mümkün olmayanların taşıyıcısı olur. Çünkü her söz ağızdan çıkmaya mahkûm değildir. Bazı cümleler insanın içinde doğar, orada büyür ve ömrünün sonuna kadar yalnızca sahibinin duyduğu bir yankı olarak kalır. Susmak, söylenmemiş sözlerin üst üste birikerek oluşturduğu o sessiz ama görkemli anıttır.
Sessizlik, sesin yokluğu değil, tüm seslerin henüz ayrışmamış kökenidir. Bir ormanın derinliklerindeki rüzgârın, bir taşın üzerine düşen gölgenin ya da gecenin koyulaşan renginin kendine has bir dili vardır. İnsan ancak sustuğunda doğanın ve evrenin bu gizli alfabesini okumaya başlar. Dışarıdaki patırtı dindiğinde, içerideki o ebedi koridorların kapıları ardına kadar açılır.
'' Sığ suları, en hafif rüzgarlar bile coşturabilir, derin denizleri ise ancak derin sevdalar coşturur. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susar. Anladım ki susan her şey, derin ve heybetlidir” buyuruyor Şems-i Tebrizî.
Konuşmak bir eylem ama susmak bir duruştur. Varlığın kendi merkezinde sabitlenmesidir. İnsan kelimelerle sürekli dışarıya akar, kendini çevreye dağıtır ve harcar. Sükût ise o dağılan parçaları toplama, dağılan ruhu yeniden tek bir odakta birleştirme sanatıdır. Sessizliğin kozasında bekleyen her düşünce, vakti geldiğinde daha güçlü ve derin bir anlam olarak kanatlanır.
Bazı cümlelerin sonuna nokta değil, sessizlik konur.
Anlaşılmak umuduyla sarf edilen binlerce cümlenin getirdiği o derin yorgunluğu sadece sükût iyileştirebilir. Bazen tek bir sessizlik, sayfalar dolusu kitaptan daha çabuk ulaştırır insanı karşı kıyıya. Kelimelerin arasına giren o görünmez mesafeler, susmanın inşa ettiği o şeffaf köprülerle aşılır. İki insanın yan yana susabilmesi, ruhların birbiriyle pürüzsüzce konuşmaya başladığı anın resmidir.
Suskunluk zamanlarında , saniyelerin tıkırtısı birer çekiç darbesi gibi zihne inerken, susan insan o zamanın dışına çıkmayı başarır. Anlam, sesin karmaşasında boğulurken sükûtun berrak sularında su yüzüne çıkar. İçimizdeki en dürüst aynalar, hiçbir sesin titreşmediği o mutlak durgunluk anlarında kurulur.
Sessizlik, kırılmış bir kalbin en uzun cümlesidir.
Susmanın da karanlık bir yüzü vardır. İçine atılan her cümle, ruhun duvarlarına asılı kalmış görünmez bir tabloya dönüşür. Söylenmeyen kırgınlıklar zamanla tortulaşır. Ertelenen yüzleşmeler, insanın içinde sessizce büyüyen odalara dönüşür. Bir gün kişi kendi iç dünyasında dolaşırken, yıllar önce susturduğu seslerle karşılaşır. O zaman anlar ki bazı suskunluklar huzur değil, ertelenmiş bir fırtınadır.
Dilde açılan yaraları yine dilin kendisi tedavi edemez. Kelimelerin kıymık gibi battığı yerlere sükût bir merhem gibi sürülür. Konuşmanın fırtınasında savrulan zihin, susmanın limanına sığındığında durulur. Her susuş, içimizdeki o katımsı gürültüyü eriten, varoluşu yeniden yumuşatan ve ona şekil veren sessiz bir mimardır.
Bazen tek bir cümle yıllarca süren bir karanlığı aydınlatabilir. Bazen de tek bir sessizlik, yüzlerce gereksiz kelimeden daha ağır ve daha anlamlıdır. İnsan olgunlaştıkça, konuşmanın sesini değil, susmanın tonunu duymaya başlar.
Sonunda, söz biter ve geriye sadece o muazzam sessizlik kalır. Yaşamın başında ve sonunda duran o devasa sükût, aslında iki yakamızı tutan en hakiki gerçekliktir. İnsan sustukça kendi derinliğinin farkına varır, kendi içindeki o derin dip dalgasını dinler. Sükût, söylenebilecek en nihai sözün, söylenmekten vazgeçilmiş halidir. Bir sözün zamanı vardır, bir de susuşun !
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.