Kabz Olmadan Bast Olmaz
İnsan ruhu, aynı gökyüzü altında değişen mevsimler gibidir. Kimi zaman içine kapanır, kelimeleri boğazında düğümlenir, dünya dar bir oda gibi üzerine gelir. Ruh, bazen zifiri bir gecenin tam ortasında, duvarsız bir zindanda kalmışçasına sıkışır.
Ağır bir taş oturur göğsün orta yerine, ne nefes içe sığar ne AH dışarı taşar. İşte bu, kabzın çölüdür. Bu çölde ne kervan geçer ne bir kuyu başına rastlanır. İnsan kendi varlığının yükü altında ezim ezim ezilir. Fakat o kuraklık, toprağın içten içe su arayışıdır.
İnsan, kendi derunundaki daralma ile genişleme arasında gidip gelen sarkaçta yankılanan bir sestir. Fakat bu iki hâl birbirinin düşmanı değil, aynı yolun birbirini tamamlayan iki adımıdır. Bazen ruhun genişleyebilmesi için önce kendi içindeki fazlalıklardan daralması gerekir.
Kabz, insanın kendisini karanlıkta hissettiği zamanların adıdır biraz da. Ne kadar konuşsa kelimeler eksik, ne kadar düşünse cevaplar yarım kalır. Sanki gönlün kapıları birer birer kapanmış, içeride yalnızca sessizliğin ayak sesleri kalmıştır. Oysa her kapanan kapı bir kayıp değildir. Bazen insanın dışarıya açılan bütün pencereleri kapanır ki kendi içine açılan tek pencereyi fark edebilsin. Kabz, ruhun kendisine dönmek zorunda kaldığı o sessiz eşiktir.
İnsan çoğu zaman huzuru, hiç üzülmemek zanneder. Oysa hayatın bütün ağırlığını üzerinden kaldırmak, insanı olgunlaştırmaz, bazen ağırlık, omuzlara kuvvet kazandırır. Toprak, tohumu karanlıkta saklamadan ona filizlenmenin sırrını öğretemez. Tohum için karanlık bir mezar gibidir ama aynı zamanda doğumun ilk odasıdır.
İşte kabz da böyledir. Gönül bir süre karanlığa çekilir fakat o karanlığın içinde görünmeyen bir hazırlık başlar. Bast dediğimiz genişlik, çoğu zaman bu sessiz hazırlığın ardından doğar. Kabz, toprağın kar altında sessizce beklemesi, bast ise o toprağın altından fışkıran yeşil bir kıyamdır çünkü.
Genişlik geldiğinde şükretmek kolaydır, insan kendisini göğe yakın hisseder. Fakat darlık geldiğinde sabır başka bir anlam kazanır. Çünkü kabz, insanın kendi gücüne yaslandığı duvarları gösterir. “Ben yaparım, ben bilirim, ben kontrol ederim” diyen nefsin karşısına hayat bazen sessizce çıkar ve bütün hesaplarını elinden alır. İşte o anda insan, kendi kudretinin sınırını görür ve teslimiyetin kapısına yaklaşır.
Bast geldiğinde gönül, uzun zamandır susuz kalmış bir toprağın yağmurla buluşması gibi yumuşar. Önceden ağır gelen şeyler hafifler, insan aynı dünyaya başka bir gözle bakmaya başlar.
Bir fincan çayın buharında huzuru, bir akşamın sessizliğinde rahmeti, sevdiği bir insanın sesinde dünyanın bütün gürültüsünden daha büyük bir sükûneti bulabilir. Oysa dünya değişmemiştir, değişen, onu seyreden kalbin penceresidir. Kabz karanlığı öğretmiş, bast ise o karanlıkta gözlerin görmeyi öğrenmesini sağlamıştır. Niyâzî-i Mısrî’nin mdediği gibi ; “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.”
Belki de insanın en büyük yanılgısı, yalnızca bast hâlini istemesidir. Hep ferah olmak, hep huzurlu yaşamak, hiç kaygılanmamak, hiç kırılmamak isteriz. Fakat sürekli bahar olsaydı, baharın kıymetini nereden bilecektik? Gece hiç inmeseydi sabahın ışığı bu kadar dokunur muydu gözlerimize?
Kabz, bastın değerini öğreten gizli bir öğretmendir. Gönül daralmayı bilmeden genişliğin ne olduğunu tam olarak anlayamaz. Susuzluk çekmeyen dudaklar suyun rahmetini bilemez.
Kabz hali bir ceza değil, hüsnü kabulün aksidir. Yaradan, sevdiği kulunun kalbini sıkıştırarak onu dünyadan soğutur, tutunduğu sahte tutamakları elinden birer birer alır. Kul, tutunacak hiçbir dal bulamadığında yalnız O’na sığınır. İşte o an, kabz amacına ulaşmış, kalpteki pürüzler temizlenmiştir. Çölün tam ortasında diz çöken insana, gökten bir rahmet sağanağı olarak bast iner ve o gönül bahçesi bir daha solmamak üzere çiçek açar.
Bu yüzden insan, içindeki karanlık günlere düşman olmak yerine onları anlamaya çalışmalıdır. Her sıkıntıyı hemen yok edilmesi gereken bir kusur gibi görmek, ruhun kendi dilini susturmak olabilir. Bazen yapılacak en doğru şey, fırtınanın geçmesini zorlamak değil, onun altında biraz sessizce durabilmektir. Çünkü bazı cevaplar koşarken değil, durduğumuzda gelir.
Bazı kapılar zorlandığında değil, insan anahtarı bırakıp teslim olduğunda açılır. Kabzın içinde sabır, sabrın içinde teslimiyet, teslimiyetin içinde ise bastın ilk ışığı saklı olabilir. Tezer Özü “Ben sonu kendime başlangıç yaptım.” diyerek kabzın içinde bastın saklı olduğunu düşündürür.
İnsan sonunda şunu öğrenir ki, gönül yalnızca ferahlıkla değil, daralmayla da eğitilir. Bazen Rabbine yaklaşmak için sevincin kanatlarına, bazen de hüznün ağır adımlarına ihtiyaç duyar. Birinde şükretmeyi, diğerinde sabretmeyi öğrenir. Biri gönlü açar, diğeri gönlü derinleştirir.
Kabz ile bast, birbirine zıt iki kader değil, aynı nehrin iki kıyısı gibidir. İnsan bazen bir kıyıda durur, bazen diğerine geçer fakat yolculuk hep aynı merkeze, yani kendi hakikatine doğrudur.
Belki hayatın en büyük sırrı da burada saklıdır. Gönül her zaman açık bir gökyüzü değildir. Bazen bulutlanır, bazen yağmur taşır, bazen de bütün ufku kapatan bir sisin içinde kalır. Fakat hiçbir sis sonsuza kadar sürmez.
Kabzın gecesinde bastın sabahı gizlidir. İnsan bunu bilerek yürüdüğünde, acının içinde bile bir anlam, yalnızlığın içinde bir çağrı, sessizliğin içinde bir dua duymaya başlar.
Öyleyse ey gönül, AH etme, göğsün daraldığında, nefesin boğazına tıkandığında korkma! İçindeki o koyu gece, doğacak olan muazzam bir sabahın sancısıdır. Zindandasın diye feryat etme, kabz, bastın kapısını açan bir altın anahtardır . . .
. . .
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.