Akis Odası
‘’İnsan kalbinde ne taşıyorsa, dünyaya bakınca da onu görür’’ der Goethe. İnsan, ömrü boyunca kendi kalbinin portresini çizer dünyaya. Hangi duyguyla yürüyorsa kaldırımların taşları bile ona o duygunun dilinde konuşur. Kalbi ne kadar genişse, sığındığı liman da o kadar büyüktür.
Belki de insanın en büyük hapishanesi, dışarıdaki duvarlar değil, içeride kurduğu hükümlerdir. Dış dünya denilen o devasa sahnede akıp giden görüntüler, hakikati kendisi olmaktan ziyade ruhumuzun cilalı yüzeyine düşen aksimizden ibarettir çünkü.
Bir sokak lambasının cılız ışığı, kimi için karanlığı bölen mütevazı bir umut simgesiyken, bir başkası için yalnızlığın ve çaresizliğin soğuk bir yansımasıdır. Çünkü göz yalnızca kırılmaları kaydeder. O kırılmalara mana yükleyen, rengini çalan ve onu bir hikâyeye dönüştüren yegâne yer, insanın göğüs kafesinde sakladığı o gizemli odadır.
Kalp, kendi iklimini yaratabilen ve dünyayı o iklimin mevsimleriyle giydiren büyülü bir aynadır. İçinde merhameti ve inceliği besleyen bir ruh, çorak bir arazide açan tek bir kır çiçeğinde dahi muazzam bir yaşama sevinci görür. Türk edebiyatının zarif kalemi Rasim ÖzdenÖren’in ifade ettiği gibi: "İnsan kendi içindeki dünyayı dışarıda arar; bulduğu şey, zaten içinde taşıdığıdır." İçeride çürüyen ya da kederle paslanan bir sine ise, en görkemli bahar bahçelerinde bile sadece kuruyacak yaprakların ve yaklaşan sonun izlerini sürer.
İç dünyamızın bu aksettirme gücü, benliğimizin bilinçdışı labirentlerinde şekillenir. Zihnimiz; bastırdığımız korkuları, büyüttüğümüz nefretleri ya da gizlice beslediğimiz sevgileri dış dünyadaki nesnelere ve insanlara yansıtır.
Psikolog Doğan Cüceoğlu’nun sıkça vurguladığı o içsel pencere tam da burada devreye girer: "Nereye baktığınız değil, nereden ve hangi duyguyla baktığınız önemlidir. İçinizdeki çocuk yaralıysa, dünya size hep bir tehdit gibi görünür." İçindeki karmaşayı çözememiş bir zihin için dışarısı, her an üzerine çökmeye hazır tekinsiz bir alandan başka bir şey değildir.
Oysa gönül heybesinde güzellik biriktiren insan, hayatın en sert kırılmalarında dahi zarafetin izini bulabilir. Yıkılmış bir duvarın çatlağından sızan sarmaşık, onun için yenilginin değil, direncin ve hayata tutunmanın simgesidir. Kalbindeki sevgiyi bir kaynak suyu gibi gürültüsüzce akıtanlar, insanların en pürüzlü taraflarında bile keşfedilmeyi bekleyen bir kırılganlık sezerler Kemal Sayar’ın belirttiği üzere: "Kalp, hangi frekanstan yayın yapıyorsa evrenden o sesi toplar, merhamet taşıyan kulağa kederli bir fısıltı bile bir dua gibi gelir."
İnsanlığın en kadim trajedisi, dışarıdaki dünyayı değiştirmeye çalışırken kendi iç haritasının karanlık noktalarını gözden kaçırmasıdır. Kendi içindeki fırtınayı dindiremeyen bir kimse, gökyüzünün maviliğine sövse de nafiledir; çünkü onun mavisi, zihnindeki gri bulutların gölgesiyle kirlenmiştir.
Eskiler "mümin müminin aynasıdır" veya "herkes kendi kumaşından biçer" derdi. Bu bir kaçış ya da yüzeysel bir iyimserlik değildir; aksine, varoluşsal bir sorumluluktur. Nesnel bir gerçeklikten ziyade, kendi algı dünyamızın mimarı olduğumuzu kabul etme cesaretidir. Engin Geç Tan’ın insan ilişkilerini çözerken altını çizdiği gibi: "İnsanın dışarıyla kurduğu ilişki, aslında kendi içiyle yaptığı kesintisiz bir iç diyalogdan ibarettir." İnsan, kendi içindeki merhamet kuyusunu derinleştirdikçe, dışarıdaki kuraklığın ortasında bile bir vahanın varlığına inanabilir.
Zamanın tekerleği dönerken sokaklar, yüzler ve şehirler değişir fakat insanın yanına aldığı o içsel bagaj hiç değişmez. Aynı yağmur, bir şairin penceresinde ruhu yıkayan mistik bir musikiye dönüşürken, yüreği tükenmişlik ve bıkkınlıkla dolu bir başkasının zihninde sadece çamur ve kasvet anlamına gelir. Yağmur aynı yağmurdur, ancak düştüğü toprağın emme kapasitesi ve rengi bambaşkadır. İşte bu yüzden, dünyayı seyrettiğimiz pencerenin tozu, tamamen kalbimizin hijyeniyle ilgilidir.
Eğer baktığımız her yerde bir ihanet, her tebessümün arkasında bir riya ve her sessizlikte bir tehdit görüyorsak, durup göğsümüzün ortasına bakmanın zamanı gelmiş demektir. Kendi içindeki karanlıkla barışamamış, kendi yaralarını şefkatle sarmamış bir ruh, dünyadaki hiçbir ışıkta huzuru bulamaz. İçerideki mabet temizlenmedikçe, dışarıdaki evren ne kadar muazzam olursa olsun, bir zindan soğukluğu yaymaya devam edecektir
Nihayetinde insan, dünyaya baktığında aslında devasa bir aynanın karşısında durduğunu fark eder. Gözün gördüğü, kulağın duyduğu, zihnin yorumladığı her şey, kalbin gizli mahzenlerinde neyin biriktirildiğinin bir itirafıdır.
Dünya, kendi başına ne tamamen cennettir ne de tamamen cehennem. O, sadece içeride taşıdığımız tohumların yeşerdiği geniş bir tarladır. İnsan kalbinde neyi saklıyorsa, kadim evren ona kendi yankısını, kendi rengini ve kendi hakikatini sunar
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.