Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Bizin İçindeki Ben

Bizin İçindeki Ben

  İki farklı nehrin aynı yatakta akmaya başlaması, her zaman görkemli bir birleşme doğurmaz. Bazen suyun kendi rengini, kendi sesini kaybetme korkusunu da beraberinde getirir. Evlilik, iki insanın hayatlarını teyellemesi gibi görünse de derinde, benliğin sınırlarını koruma savaşıdır. 


İnsan, "biz" kelimesinin o sıcacık, kuşatıcı kozasına girerken, içindeki o tekil, özgün kıvılcımın sönüp sönmeyeceği endişesiyle irkilir. Birlikte yürünen yolda, adımların ritmi birbirine uymak zorundadır belki fakat insan kendi ayak izlerini silmeden de yolda kalabilir mi? İşte bu soru, modern insanın bağ kurma arzusunun hemen ardında bekleyen o gizli, serin gölgedir.


"Ben" dediğimiz yapı, kırılgan bir billur küre gibidir. Yılların tecrübesi, çocukluk yaraları, tekil hayaller ve yalnızlıkla beslenen o kendine has üslup, bu kürenin içini doldurur. Nikah masasında atılan imzalar ya da aynı çatı altında kurulan ortak rutinler, bu kırılgan küreyi bir başkasının mahrem alanına açar. 


O an başlayan sessiz pazarlık, duygu dünyasının en derin yerinde yaşanır: Kendi rengimden ne kadar feragat edeceğim? Karşı tarafın rüzgarına ne kadar kapılacağım? Psikolojik bir varoluş mücadelesi olan bu süreç, insanın kendi kalesinin burçlarından bakarken, surların yavaş yavaş yıkıldığını hissettiği o tekinsiz anla başlar.


Ortak bir yaşam kurmanın getirdiği uyum zorunluluğu, zamanla görünmez bir eritme potasına dönüşebilir. Birlikte izlenen filmler, ortaklaşa verilen kararlar, aynı saatte kurulan sofralar... Tüm bu düzen, sadakat ve aidiyet duygusunu pekiştirirken, içteki o bağımsız adayı yavaş yavaş sular altında bırakabilir. 


Kendi başına kalmaktan keyif alan, kendi sessizliğini bir tapınak gibi saklayan birey, bu evrensel ortaklığın içinde kendi sesinin yankısını duyamaz hale gelir. İşte bu, bir başkasına yer açarken kendini dışarıda bırakma trajedisidir; "biz"in görkemi, "ben"in sessizce silinişine zemin hazırlar.


İki ağacın birbirine çok yakın dikilmesi gibidir bu durum. Dalları sarmaş dolaş olan, gölgeleri birbirine karışan iki gövde... Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir sarılma gibi duran bu manzara, derinde bir güneş savaşına sahne olur. Biri diğerinin ışığını kestiğinde, diğeri kendi yapraklarını büyütmekten vazgeçmek zorunda kalır. Evlilikte benliğini kaybetme korkusu, tam da bu gölgede kalma endişesidir. Kendi toprağına derinlemesine kök salamayan, kendi rüzgarında özgürce sallanamayan bir ruh, ne kadar sevilirse sevilsin, içsel bir kuruma yaşamakla yüz yüze kalır.


Bu süreç, modern çağın bireycilik vurgusu ile geleneksel aidiyet ihtiyacının çarpışma alanıdır. Günümüz insanı, kendi kimliğini inşa etmek için büyük çabalar harcar. Eğitimi, hobileri, duruşu ve özgünlüğü onun en değerli varlığıdır. Ancak ilişki diplere doğru yerleştikçe, toplumun ve ilişkinin icat ettiği "ideal eş" kalıpları, bu özgünlüğü törpülemeye başlar. Törpülenen her pürüzle birlikte, birey kendine yabancılaşır. Bir zamanlar o ilişkiyi cazip kılan o özerk ve güçlü insan, yerini sürekli uyum sağlayan, onay arayan ve kendi arzularını erteleyen gölge bir figüre bırakır.


Bu korkunun temelinde, sınır çizebilme yetisinin felç olması yatar. Hayır diyebilmenin, tek başına vakit geçirme isteğini ifade edebilmenin bir "ihmal" ya da "sevgisizlik" olarak algılandığı iklimlerde, benlik daha hızlı erir.


 İnsan, eşini kırmamak veya ilişkiyi riske atmamak adına kendi isteklerini halının altına süpürdükçe, o halının altında biriken tozlar zamanla birikip ilişkiyi boğmaya başlar. Bastırılan benlik, yok olmaz; aksine sessiz bir öfkeye, pasif-agresif bir tepkiselliğe veya derin bir duygusal tükenmişliğe dönüşerek en beklenmedik anda yüzeye çıkar.


"Biz" olmak, bir teslimiyet ya da kimliksizleşme antlaşması olmak zorunda değildir. Gerçek bir yakınlık, ancak iki özerk ruhun varlığıyla mümkündür, zira kimliği olmayan birinin sunabileceği otantik bir "kendisi" de kalmaz. 


İki insanın birbirine katılması, bir sulu boya paletinde renklerin birbirine karışıp çamurlaşması demek değildir. Aksine yan yana duran iki canlı rengin, bir tablo oluşturacak şekilde birbirini vurgulamasıdır. Sağlıklı bir temas, birleşmeyi değil, birbirinin sınırlarına saygı duyarak yakınlaşabilmeyi gerektirir.


Benliği koruyarak "biz" olabilmek, ilişkinin içinde nefes alma boşlukları yaratabilme sanatıdır. Eşlerin birbirlerinin yalnızlığına, kendine ait dünyasına ve özgün meraklarına hürmet etmesi, bağın sağlamlığını azaltmaz, aksine onu taze tutar. Birbirinin peşinden sürüklenen değil, kendi kulvarında koşarken göz göze gelebilen iki insan, evliliği bir hapishane olmaktan çıkarıp bir sığınak haline getirir. 


Bireysel varoluşun korunduğu yerde, "biz" kelimesi bir yük ya da tehdit değil, iki bağımsız ruhun ortaklaşa yarattığı zengin bir yankı odasına dönüşür.


Evlilikte benliğini kaybetme korkusu, aslında insanın kendi öz hakikatine sahip çıkma çığlığıdır. Bu çığlığı bastırmak yerine dinlemek, ilişkinin sağlığı için hayati bir eşiktir. Birey, bir başkasını severken kendini sevmeyi, bir başkasına yer açarken kendi evinden taşınmamayı öğrenmek zorundadır. Ancak kendi sınırlarının farkında olan ve bu sınırları koruma cesaretini gösteren insanlar, "biz" olmanın derin huzuruna ererken, "ben" olmanın o biricik, ışıklı mağrurluğunu kaybetmezler..



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bizin İçindeki Ben

Bizin İçindeki Ben

AYDIN UZKAN AYDIN UZKAN