Medeniyet Tiyatrosunun Sahne Arkası
Medeniyet Tiyatrosunun Sahne Arkası
Bir yerde, “Medeniyet, karnı tok insanların oynadığı bir tiyatro oyunudur,” sözünü okudum. İlk bakışta ağır, hatta haksız bir yargı gibi görünüyordu. Fakat dünyaya biraz dikkatle bakınca insan bu sözün önünden kolayca geçemiyor. Çünkü medeniyet dediğimiz şeyin gerçekten bir hayat biçimi mi, yoksa şartlar elverdiği sürece sergilenen güzel bir oyun mu olduğu sorusu zihnimizi kurcalıyor. Karnı tokken nazik olmak kolaydır. Güvenli bir evde otururken huzurdan bahsetmek, sofrası doluyken paylaşmayı övmek, hiçbir hakkı elinden alınmamışken adaleti savunmak da kolaydır. Asıl mesele, ekmek azaldığında onu bölüşebilmek; korku kapıya dayandığında başkasının hakkını da kendi hakkın kadar koruyabilmektir. Çünkü medeniyet, insanın rahat zamanlarda söylediği güzel sözlerle değil, zor zamanlarda gösterdiği davranışlarla anlaşılır.
Dünyamızda yiyecek, bilgi ve imkân bakımından büyük bir yetersizlik bulunmadığı hâlde milyonlarca insan temel ihtiyaçlarına ulaşamıyor. Demek ki asıl sorun yokluk değil, paylaşma eksikliğidir. Bir tarafta ihtiyaçtan fazlası çöpe giderken diğer tarafta insanlar en temel ihtiyaçlarına ulaşmaya çalışıyorsa orada yalnızca ekonomik bir dengesizlikten söz edemeyiz. Orada vicdanın, adaletin ve insanlık anlayışının da sorgulanması gerekir. Dünya ekmeksiz kaldığı için değil, ekmeği hakça bölüşemediği için açtır. Fakat bizi asıl düşündüren, bu adaletsiz düzenin kendisini “medeni” olarak tanıtanlar tarafından sürdürülmesidir. İnsan haklarından, özgürlükten ve adaletten yüksek sesle söz eden bazı devletler ve toplumlar, çıkarları tehlikeye girdiğinde savundukları değerleri kolayca unutabiliyor. Kendileri için istedikleri güvenliği başkalarına çok görebiliyor, kendi acılarını büyük bir insanlık meselesi sayarken uzaktaki insanların acılarını bir haber başlığı kadar önemsiyorlar.
İşte medeniyetin tiyatroya dönüştüğü yer burasıdır. Sahnede insan haklarından söz edilir, sahne arkasında çıkar hesapları yapılır. Kürsülerde barış anlatılır, masalarda güç paylaşılır. Kameraların karşısında yoksullar için üzüntü bildirilir, fakat onları yoksulluğa mahkûm eden düzen sorgulanmaz. Böyle olunca medeniyet, insanı koruyan ahlaki bir değer olmaktan çıkar; güçlülerin kendilerini başkalarından üstün göstermek için kullandıkları süslü bir unvana dönüşür. Oysa yüksek binalar kurmak, hızlı araçlar üretmek, uzaya gitmek veya teknolojiyi geliştirmek tek başına medeniyet değildir. Bunlar insan aklının başarısını gösterir; fakat insan vicdanının geliştiğini kanıtlamaz. Bir toplum gökyüzüne ulaşacak yapılar kurarken yanı başındaki açlığı görmüyorsa yükselen yalnızca binalarıdır, insanlığı değil. Teknoloji ilerliyor, fakat merhamet aynı hızla ilerlemiyorsa ortaya eksik bir medeniyet çıkar. Bilgi çoğalırken hikmet azalıyor, iletişim araçları gelişirken insanlar birbirlerinin sesini duymuyorsa bu ilerlemenin yönünü yeniden düşünmeliyiz. Çünkü medeniyet yalnızca ne ürettiğimizle değil, ürettiklerimizi kimin için ve nasıl kullandığımızla ilgilidir. Bir toplumun medeni olup olmadığını en zengin insanlarının hayatına bakarak anlayamayız. Asıl ölçü, o toplumdaki en güçsüz insanın nasıl yaşatıldığıdır. Bir çocuk yatağa aç giriyorsa, bir yaşlı kendisini unutulmuş hissediyorsa, bir mazlum hakkını ararken yalnız bırakılıyorsa görkemli şehirlerin ve süslü cümlelerin fazla anlamı kalmaz. Medeniyet, güçlülerin rahatlığı değil; güçsüzlerin güven içinde yaşayabilmesidir.
Elbette dünyada iyilik yok değildir. Ekmeğini paylaşan, yabancı bir insanın derdine koşan ve karşılık beklemeden yardım eden pek çok insan vardır. Fakat iyilik çoğu zaman sessiz olduğu için kötülük kadar görünmez. Daha önemli sorun ise iyiliğin kişisel davranışlar içinde kalması ve adaletli bir düzene dönüşememesidir. Birkaç insanın merhameti yaraları hafifletebilir; fakat haksızlığı ortadan kaldırmak için merhametin kurallara, kurumlara ve ortak bir vicdana dönüşmesi gerekir. Bazen yardım ediyoruz, fakat adaletsizliği doğuran sebeplere dokunmuyoruz. Aç olana bir gün ekmek vermek değerlidir; fakat onun neden her gün ekmeğe muhtaç bırakıldığını sormak da gereklidir. Bir yarayı sarmak insanlıktır; o yaranın sürekli açılmasına izin veren düzeni değiştirmek ise gerçek medeniyettir. “Biz medeniyiz,” demek kolaydır. İnsan kendi kendisine unvan verebilir, tarihini övebilir ve başarılarını sıralayabilir. Fakat medeniyet sözle kazanılan bir rütbe değildir. Çıkarla vicdan karşı karşıya geldiğinde yapılan tercih, bütün süslü anlatımlardan daha çok şey söyler. Kendi rahatını korumak için başkasının hakkını görmezden gelen bir toplum, ne kadar gelişmiş olursa olsun medeniyet sınavını tamamlamış sayılamaz.
Gerçek medeniyet, tok insanların yoksulluk üzerine konuşması değil, açın sofrasına oturup ekmeği onunla bölüşmesidir. Güçlülerin adaleti övmesi değil, güçlerini adaletin emrine vermesidir. Kendimiz için özgürlük isterken başkalarının özgürlüğünü de savunabilmektir. Kimse görmediğinde de doğru davranmak, karşılığında bir kazanç bulunmadığında da iyiliği seçmektir. Belki de medeniyeti yeniden tanımlamamız gerekiyor. Medeniyet; gösterişli salonlarda oynanan, alkışlarla tamamlanan bir tiyatro olmamalıdır. Perde kapandığında, ışıklar söndüğünde ve seyirciler dağıldığında da devam eden bir insanlık hâli olmalıdır. Aksi hâlde sahnede söylenen bütün güzel sözler, sahne arkasındaki haksızlıkları saklayan bir dekordan başka işe yaramaz. Bir toplumun gerçek yüzü bolluk zamanında değil, darlık zamanında ortaya çıkar. Sofrada herkese yetecek kadar ekmek varken paylaşmak kolaydır. Medeniyet, ekmek azaldığında kimin payından vazgeçtiğiyle belli olur. Kısacası medeniyet, “Bizde var,” denilerek sahip olunacak bir değer değildir. Her gün yeniden hak edilmesi gereken ahlaki bir sorumluluktur. Onu şehirlerin büyüklüğünde, makinelerin hızında veya kasaların zenginliğinde değil; insanın insana uzattığı elde aramalıyız.
Çünkü gerçek medeniyet, tokken kibar görünmek değil; ekmek azaldığında onu bölüşebilmektir,Vesselam.
Mehmet Aluç
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.