Antarktika Yolcusu
Yücel Bey, masanın üzerinde kalan son dosyaları da dikkatlice inceledi ve gerekli gördüğü yerleri imzaladı. Başını kaldırıp karşısında bekleyen Filiz Hanım’a dönerek, “Bunları da imzaladım. Belki yarın yaşlılık dolayısıyla ölürsem gelemeyebilirim,” dedi. Filiz Hanım, bu sözlerin altında saklı olan ölüm gerçeğini her zamanki gibi hafife alan Yücel beye, buruk bir gülümsemeyle, “Allah uzun ömürler versin efendim,” dedi.
Yücel Bey yetmiş beş yaşındaydı ve hayatı boyunca kendisini, insanların başarı olarak kabul ettiği şeyleri elde etmeye adamıştı. Fabrikalar kurmuş, yatırımlar yapmış, sayısız toplantıya katılmış, yüzlerce çalışanın yetişmesine öncülük etmiş, kariyeri boyunca yurt dışında önemli sorumluluklar üstlenmişti. İş hayatındaki başarısı özel hayatına da yansımış; İyi bir eşe sahip olmuş, üç oğlu da kendi alanlarında başarılı insanlar olarak yetişmiş ve kendi çabalarıyla toplumun büyük bölümünün ulaşamayacağı bir refah seviyesine ulaşmışlardı. Dışarıdan bakıldığında Yücel Bey’in hayatında eksik kalan neredeyse hiçbir şey yoktu ve insanların gözünde o, başarılı, güçlü ve imrenilecek bir hayat yaşamıştı.
Bir dönem Mekke yakınlarında bulunan devasa bir fabrikanın genel müdürlüğünü yapmış, yıllarca her sabah ezan sesleriyle uyanmış, hac için dünyanın dört bir yanından gelen insanların oluşturduğu kalabalıkları görmüş ve Kabe’ye yalnızca birkaç saatlik mesafede yaşamıştı. Buna rağmen bütün bu yakınlık, onun kalbinde Allah’a karşı gerçek bir bağ oluşturamamış. Ezan sesi onun için yalnızca uzaklardan gelen alışılmış bir ses, hac kafileleri ise hayatının doğal manzaralarından biri olarak kalmıştı.
Yücel Bey, insanların öldükten sonra toprağa karışarak yok olduklarına inanıyordu ve ona göre insanın dünyadaki görevi, dürüst olmak, çalışmak, vicdanının sesini dinlemek ve kendisine düşen sorumlulukları mümkün olduğunca iyi yerine getirmekten ibaretti. Ölümden sonra başlayacak başka bir hayat düşüncesini ise insanın ölüm korkusuna karşı geliştirdiği psikolojik bir teselli olarak görüyordu.
Büyük oğlu Orhan ise babasının emeklilik yaşını çoktan geçtiğini düşünüyor ve yıllardır devam eden çalışma temposunu artık bırakması gerektiğini sık sık dile getiriyordu. Yücel Bey dünyada görülmeye değer yerlerin büyük bölümünü gezmişti. Orhan, babasının hayatının son dönemini yalnızca ofislerde ve toplantı masalarında geçirmek yerine ona unutamayacağı bir deneyim yaşatmak istedi ve Antarktika’ya gidecek lüks bir kruvaziyer gemisine iki bilet aldı.
Yücel Bey, başlangıçta bu fikre pek sıcak bakmadıysa da kısa süre sonra dünyada görmediği tek kıtanın Antarktika olduğu ve beyaz coğrafyayı kendi gözleriyle görme düşüncesi ona giderek daha cazip gelmeye başladı. Böylece Orhan ve babası, İstanbul’dan başlayan uzun yolculuklarının ardından Buenos Aires’e, oradan da dünyanın en güneyindeki şehirlerden biri olan Ushuaia’ya ulaştılar.
Ushuaia Limanı’nda kendilerini bekleyen lüks yolcu gemisi, büyük pencereleri, geniş balkonlu kamaraları, şık restoranları ve deniz manzaralı salonlarıyla adeta denizin üzerinde hareket eden devasa bir oteli andırıyordu. Gemi limandan ayrılıp Beagle Kanalı’na girdiğinde, iki taraflarında yükselen karlı dağların koyu mavi sulara yansıyan görüntüsü Yücel Bey’i uzun süre sessiz bırakmış ve daha yolculuğun ilk saatlerinde bile Orhan’a doğru dönerek, “İyi ki geldik” demesine neden olmuştu.
Gemi güneye doğru ilerledikçe çevredeki manzara da yavaş yavaş değişmeye başladı; yemyeşil tepelerin yerini kayalık kıyılar, kayalık kıyıların yerini uçsuz bucaksız deniz ve denizin üzerinde ağır ağır sürüklenen buz parçaları aldı. Tarih boyunca birçok geminin sonunu getiren, sert rüzgarları ve dev dalgalarıyla ün salmış Drake Geçidi’ni geçtikten sonra ufukta ilk dev buzdağları belirdi.
Zaman zaman suyun yüzeyinde ilerleyen balinalar görülüyor, buz kütlelerinin üzerinde dinlenen foklar güneşin altında ağır ağır hareket ediyor. Kıyılarda toplanmış binlerce penguen, daha önce gördükleri hiçbir manzaraya benzemeyen, insanı hem büyüleyen hem de kendi küçüklüğünü hissettiren bir görüntü oluşturuyordu. Yücel Bey saatlerce güvertede oturarak, kendisini insan hayatının bütün telaşlarından uzaklaştıran bu eşsiz manzarayı sessizce seyrediyordu.
Üç gün sonra :
Hava şartlarının elverişli olması üzerine yolcuların zodyak botlarla kıyıya doğru gezintiye çıkmalarına izin verildi. Yücel Bey de Orhan’la birlikte botlardan birine binerek buzulların arasına doğru ilerledi. Ancak kısa bir süre sonra botun yakınında bulunan devasa bir buzdağından derin ve ürpertici bir çatlama sesi geldi. Rehber, buzdağının hareketlendiğini fark eder etmez hemen geri dönmeleri gerektiğini söyleyerek motoru çalıştırdı. Fakat henüz birkaç saniye bile geçmeden buzdağının büyük bir parçası korkunç bir gürültüyle yerinden koparak botun üzerine düştü. Buzun denize çarpmasıyla oluşan dev dalga, bir anda her şeyi yuttu. Görüş mesafesi tamamen kayboldu. Bot şiddetle savrulurken insanların çığlıkları buzların ve dalgaların uğultusuna karıştı.
Kurtarma ekipleri çevredeki buzların arasında yolcuları ararken Yücel Bey de soğuk suyun yüzeyine çıkmayı başardı. Fakat bulunduğu yerde kalması mümkün değildi. Güçlü bir akıntı onu durmaksızın ileri doğru sürüklüyor, başını kaldırıp etrafına baktığında ise kendisini dev buz kütlelerinin arasında buluyordu. Buzların arasında oluşan güçlü akıntı, onu adeta bir nehrin içine almış sürüklemeye başlamıştı.Yücel Bey artık soğuğu hissetmiyordu. Bedeninin buzla temas eden her noktası sanki kendisinden kopmuş, kollarını hareket ettirmek ise anlamsız bir çabaya dönüşmüştü. Su ciğerlerine dolmaya başladıkça zihnindeki bütün düşünceler yavaş yavaş siliniyordu. Zihninde sadece yıllardır bastırdığı bir soru yükselmeye başlamıştı.
Ya gerçekten yanıldıysam?
İnsanların Allah’a sığınmasını çoğu zaman zayıflık olarak görmüş, kader düşüncesini ise hayat karşısında çaresiz kalan insanların kendilerini avutmak için başvurdukları bir düşünce olarak değerlendirmişti. Şimdi ise elinden tutabilecek bir insan bile yoktu. Tamamen çaresiz kalmıştı. “Allah’ım...” Kelime ağzından istemsizce çıktığında kendi sesini duyan Yücel Bey, yıllardır söylemekten kaçındığı, hakkında konuşmaktan bile çoğu zaman rahatsızlık duyduğu o isim, şimdi dudaklarından bir yardım çığlığı olarak dökülmüştü. İnsan belki de en çok kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında gerçeği görmeye başladığını hissediyordu. Göğsü sıkışırken gözlerinden yaşlar süzüldü.
Bir süre sonra içindeki bütün direnç çözüldü ve hayatı boyunca taşıdığı gururun, sahip olduğu bütün başarıların ve kendisine duyduğu güvenin aslında ölüm karşısında ne kadar kırılgan olduğunu bütün benliğiyle hissederek, “Allahım, sana inanıyorum,” dedi. Ölmek üzereydi ve belki de hayatında ilk kez söylediği bu sözün gerçekten ne anlama geldiğini hissediyordu.“Ben çok acizim.” Bu söz, içinde yıllardır taşıdığı gururun son parçasını da kırdı ve Yücel Bey, buz gibi suyun içinde çocuklar gibi ağlamaya başladı. “Beni bırakma, Allahım.” Tam o anda önünde, buzulların arasında imkansız gibi görünen bir ışık belirdi. Gözlerini kıstıkça ışığın giderek büyüdüğünü, buzların arasındaki boşluğun sanki görünmeyen bir güç tarafından yırtıldığını gördü. Bir süre sonra ışık, karanlığın içine açılmış bir kapıya dönüştü.
Ya gerçekten O’na gidiyorsam? Dedi.
Kapı biraz daha genişledi ve Yücel Bey’in bedeni, ne olduğunu anlayamadan karanlığın içine doğru çekilmeye başladı. Zihninden geçen son düşünce, hayatı boyunca belki de hiç olmadığı kadar sade ve samimiydi.
“Rabbim, beni affet.” Sonra karanlık onu tamamen yuttu.
Gözlerini açtığında kendisini kıyıya vurmuş bir sünger gibi hissediyordu. Bütün bedeni ağırlaşmış, ıslanan giysileri tenine yapışmış ve nefes almak bile büyük bir çaba haline gelmişti. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey anlamadan öylece yattıktan sonra güçlükle başını kaldırdı.İlk fark ettiği şey sessizlikti. Ne buzullar vardı, ne sonsuz beyazlık, ne de Antarktika’nın insanı içine çeken ölümcül soğuğu.Başını gökyüzüne kaldırdı. Güneş hâlâ aynı güneşti.Bir süre gökyüzüne bakarak öylece durduktan sonra dudakları titredi ve hayatında belki de ilk kez içinden geldiği gibi, “Şükürler olsun,” dedi.
Yücel Bey güçlükle ayağa kalktı ve üzerindeki kıyafetlere baktı. Antarktika’daki yolculuğundan geriye kalan ne varsa üzerindeydi ve bu durum, yaşadıklarının bir rüya olmadığının kanıtıydı. Demek ki ölmemişti. Fakat neredeydi? Birkaç adım ilerledikten sonra karşısında bir adam gördü ve ona yaklaşarak, “Burası neresi?” diye sordu.
Adam önce Yücel Bey’i tepeden tırnağa süzdü. Islak kıyafetleri, yorgun yüzü ve darmadağınık hali nedeniyle onun yolunu kaybetmiş, yaşlı ve muhtemelen zihinsel olarak biraz zorlanan bir adam olduğunu düşündü.
-Van Gölü’nün kıyısındasınız.
Yücel Bey’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
-Nasıl olur?
Adam, karşısındaki yaşlı adamın söylediklerini anlamadığını düşünerek daha açık bir şekilde tekrarladı
-Van Gölü. Burası Van Gölü’nün kıyısı.
Yücel Bey yavaşça arkasını dönerek göle baktı. Bu mümkün değildi.Az önce dünyanın öteki ucunda, Antarktika’nın buzları arasında ölümle mücadele ediyordu. Şimdi ise Türkiye’de, Van Gölü’nün kıyısında duruyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bir süre sessizce etrafını izledikten sonra zihninde daha korkunç bir ihtimal belirdi ve adama dönerek,
-Peki hangi yıldayız?” diye sordu.
Adamın yüzünde acıyan bir ifade oluştu.
-Yıl ikibinyüzelli.
Yücel Bey’in nefesi kesildi. Bir boyut kapısı. Artık başka bir açıklama bulamıyordu. Allah tarafından, kendisine sunulan bir fırsattı. İnkar ettiği hakikate gönülden teslim olarak secdeye kapandı.
Antarktika Yolcusu başlıklı yazı BeyzaKardanadam tarafından
21.08.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.