Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (1 oy)

Kar Ve Ateş

Kar Ve Ateş

Sami Hocamın Ermeni Meselesi yazısından etkilenerek yazdığım hikayeyi okuyabilirsiniz.


  1915 kışında Çıldır Gölü neredeyse bir metre kalınlığında buz tutmuştu. Dokuz yaşındaki Lale, yanaklarını kesen ayaza rağmen arkadaşlarıyla birlikte kahkahalar atarak gölün üzerinde kızak kayıyordu. Lale, rüzgarın yüzüne vurmasını severdi. Kızağıyla gölün kıyısından içerlere doğru süzülürken, donmuş gölün üzerinde yalnızca çocukların neşeli sesleri yankılanıyordu.

 

  Akşam olup oyun sona erdiğinde Lale’nin elleri soğuktan kıpkırmızı kesilmişti. Köyün üzerine çöken ayazın içinde evlerine dönerlerken, bacalardan çıkan dumanlar göğe yükseliyordu. İçeri girer girmez tandırın sıcaklığı yüzünü ısıttı. Annesi, kış için tuzlayıp kuruttuğu kaz etinden yaptığı pilavı tandırda ağır ağır pişirmiş, sofraya koymuştu. Lale, babası ve kardeşleriyle birlikte yere kurulan sofranın etrafına oturup buharı tüten pilavı iştahla yediler.

 

Yemekten sonra tandırın başında toplanırlardı. Lale, babasının anlattığı eski masalları, hikayeleri ve peygamber kıssalarını dinlemeyi çok severdi.

  

Maalesef bulundukları vilayet olan Kars, 93 Harbi’nden sonra imzalanan Berlin Antlaşması ile Rus yönetimine geçmişti. 1877-1878 yılları arasında gerçekleşen bu savaş, II. Abdülhamid ile II. Aleksandr döneminde yaşanan büyük Osmanlı-Rus mücadelelerinden biriydi. Rumi takvimde 1293 yılına denk geldiği için Osmanlı tarihinde 93 Harbi olarak bilinir.


Nisan 1915

   

Baharın gelişiyle birlikte Çıldır Gölü üzerindeki buzlar çözülmüş, göl yeniden maviliğini göstermeye başlamıştı. Kıyılardaki ince kar tabakaları çekilmiş, yerini yemyeşil çayırlara bırakmıştı. Lale ise gün boyu arkadaşlarıyla kırların içinde koşturuyordu. Kimi zaman sarı kır çiçeklerini toplayıp kendilerine taç örüyorlardı. Bazen de çimenlerin arasında öyle büyük mantarlara rastlıyorlardı ki, onları başlarına geçirip şapka gibi kullanıyorlardı.

 

Nisan 1915’te Doğu Anadolu’daki savaş ortamı daha da ağırlaşmıştı. 19 Nisan’dan itibaren Van İsyanı başladı. İsyanın ardından Mayıs ayı içerisinde Rus birlikleri kenti ele geçirdi. Bu dönemde Van çevresinde çok sayıda Ermeni nüfus toplanmıştı. Ağustos ayında Osmanlı kuvvetleri Van’ı kısa süreliğine geri alsa da, Rus ve Ermeni birlikleri şehri yeniden kontrol altına aldı. Aynı dönemde, 18 Nisan’da Bitlis İsyanı da yaşandı.

 

Lale’nin köyünde anlatılan olaylar dehşet vericiydi. Köy halkını ve babasını daha önce hiç böyle görmemişti. Erkekler geceleri uzun uzun konuşuyor, evlerin önünde nöbet tutuluyordu. Köyde silahlanma başlamış, olası bir saldırıya karşı önlemler artırılmıştı. Çocukların neşeli sesleri kesilmiş  artık  duyulmuyordu. Herkesin yüzüne çöken hüzün ve kaygı, baharın getirdiği sıcaklığı bile gölgede bırakmıştı.

 

Köyde çoban olarak çalışan iki Ermeni kardeş, bir gece yarısı Lale’lerin evinin kapısını telaşla çaldı. Kapıya çıkan babası, onların yüzündeki korkuyu görünce bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Nefes nefese konuşan kardeşlerden biri, kısık bir sesle:


-Biz bu köyün ekmeğini çok yedik. Artık buraya gelemeyiz. Yarın gece köyünüze baskın yapılacağını duyduk. Sakın bizden duyduğunuzu kimseye söylemeyin. dediler. Ardından karanlığın içine karışıp hızla uzaklaştılar.


  Lale’nin babası Sami Bey, ata iyi binen, kılıç ve silah kullanmada ustalaşmış cesur bir adamdı. Haber duyulur duyulmaz köyün yiğitlerini topladı. Ellerindeki eski tüfeklerle köyün girişinde mevzilendiler. Gece boyunca kimse gözünü kırpmadan bekledi.

 

Bir süre sonra uzaktan at sesleri duyuldu. Ardından karanlığın içinden meşalelerin ışıkları belirdi. Silahlı bir Ermeni çetesi köye doğru ilerliyordu. Köyün girişine yaklaştıklarında ilk silah sesleri duyuldu. Çatışma kısa sürede büyüdü. Sami Bey ve köyün ileri gelenleri büyük bir direniş göstererek saldırıyı geri püskürttüler.

 

Sabah olduğunda çatışmanın izleri her yerdeydi. Köylüler büyük bir korku yaşamış olsa da kendi taraflarından kimse ciddi şekilde yaralanmamıştı. O günden sonra köyde hayat tamamen değişti. Artık her gece nöbet tutuluyor, köyün girişleri sürekli gözetleniyordu.

 

 

3 gün sonra

 

Öğlene doğru, uzaktan köye doğru ağır adımlarla yürüyen sekiz kişilik bir grup göründü. Üzerlerindeki yıpranmış elbiseleri, çamura bulanmış çarıklarıyla ve bitkin halleriyle hemen dikkat çekiyorlardı. Yaklaştıklarında Türk oldukları anlaşılmıştı. Köy meydanına varır varmaz, yorgunluktan oldukları yere yığıldılar.

 

Nefes nefese konuşan içlerinden yaşlı bir adam, üç gündür ağızlarına tek lokma koymadıklarını söyledi. Ermenilerin, köy halkını ağıllarda acımasızca yaktıklarına şahit olmuşlardı. Ermeni çetelerine rastlamamak için ana yolları kullanmamışlar,  dere kenarlarından, vadilerden ve sarp tepelerden yürüyerek buraya ulaşmışlardı. Yol boyunca yalnız derelerden su içerek hayatta kalmaya çalışmışlardı.

 

Bunu duyan Lale ile kardeşleri hemen eve koştu. Evde ne kadar ekmek varsa kucaklayıp meydana getirdiler. Açlıktan elleri titreyen insanlar, uzatılan ekmekleri gözleri dolarak aldı. O an köy meydanında derin bir sessizlik vardı. Yalnızca yorgun insanların duaları ve çocukların telaşlı ayak sesleri duyuluyordu.


  Yaşlı adamın gelini Fatma ise susmak bilmeden ağlıyordu. Henüz üç aylık kızını bir samanlıkta bırakmak zorunda kaldığını, geri dönmeye cesaret edemediğini anlatıyordu. Her yakarışı ağır bir yük gibi asılı kalıyordu.230 kişilik köyden yalnızca sekiz kişi sağ kalmıştı. Onlar da yaşadıklarının ağırlığıyla sanki hayatta değil, sadece yürüyen gölgeler gibiydiler.


4 gün sonra

 

Sami Bey gözü pek biriydi; atını hazırladı, yanına kendisi gibi cesur amcaoğlunu alarak yola çıktı. Dörtnala, dört nal at sürerek yakılan Şelale köyüne ulaştılar. Manzara içler acısıydı. Ermeni çeteleri köyü harabeye çevirmişti. Türklerin yakıldıkları ağılın önünde durduklarında  sanki hayat durmuştu. Savaş zamanı  insanın merhametsiz ve acımasız bir varlığa dönüşerek kendi ırkını yok etmesi anlaşılır gibi değildi.

 

Yıkıntıların arasında ilerlerken Sami Bey ve amcaoğlu bebek sesi duydular. Sesin geldiği yöne koştuklarında, bir yanı yıkılmış samanlık duvarının kenarında küçük bir bebek buldular.

 

Bebeğin hemen yanında bir dişi köpek, kendi yavrularıyla birlikte onu da korur gibi etrafında durmuştu. Yavruları olan köpek, içgüdüsel bir şekilde bu savunmasız bebeği de sahiplenmiş, onu soğuktan korumak için bedenini yaklaştırıyordu.

 

Sami Bey gördüğü manzara karşısında donup kalmıştı. Bu sahne, savaşın yıktığı bir yerde bile merhametin tamamen yok olmadığını gösteriyordu.

 

Bebeği dikkatle kucağına alırken köpek geri çekilmeyerek sadece bir süre baktı ve sonra yavrularının yanına dönerek sakinleşti. Sami bey, bu çocuk Fatma’nın kızı olabilir mi? diye aklından geçirdi.

 

Hüzünler içinde Şelale köyünden ayrılan Sami Bey, bebeği de heybesine koyup amcaoğlu ile birlikte kendi köylerine döndüler. İlk iş Fatma’nın bulunduğu eve gittiler. Fatma’ya bebeği gösterdiklerinde, şaşkınlıktan olduğu yere yığılan genç kadın, hıçkırıklara boğularak bebeğini kucağına bastı.


Sami bey gözlerini kaçırdı.
-Orada yakılanlar için artık hayat yok!  Ama biz buradayız. En azından bu çocuğun bir geleceği var dedi.


30 Ekim 1918'den sonra

 

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nı kaybedince imzalanan Mondros Mütarekesi hükümleri gereği subaylara İstanbul’a dönme emri verildi.

 

Kazım Karabekir İstanbul’a döndüğünde boğazda düşman donanmasını gördü ve bundan çok etkilendi. Şark görevine talip olunca bu uygun görülerek XV. Kolordu Komutanlığı’na tayin edildi. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde bulundu. Heyet-i Temsiliye üyesi seçildi. Millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın en önemli destekçisi oldu.

 

Doğu Anadolu’da çıkan iç karışıklıkları bastırdı. Kars, Sarıkamış ve Kağızman’ı işgal eden Ermenilerin Türklere yönelik kıyımına karşı bölgesel direniş örgütlenmeleri ortaya çıkmaya başladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kazım Karabekir’i Doğu harekatı yapmak üzere görevlendirince Paşa buraları Ermenilerden geri aldı. Onları antlaşma yapmaya zorladı.

 

Önce 3 Aralık1920 Gümrü ve daha sonra 13 Ekim 1921 Kars Antlaşmalarının mimarı oldu. Böylece Kuzeydoğu sınırı Kazım Karabekir Paşa’nın askeri ve siyasi gayretleriyle çizildi. Paşa bölgede yetim kalan çocukları himaye edip onları hayata kazandırdı. 

 

 

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)
  • Yorumlar 3
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Kar Ve Ateş

Kar Ve Ateş

Beyza Kardanadam Beyza Kardanadam