Fırtınada Kalanlar Ve Çakılan Şimşekler
Bismillahirrahmanirrahim.
Hiç zifiri bir gecede, dağ başında ya da ıssız bir yolda kalakaldınız mı?
Etraf kaskatı karanlıktır. Tek bir adım bile atamazsınız. İşte Bakara Suresi 17. ayette Kur’an, ilk benzetmesini koyar önümüze:
“Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.”
Sahneye bakar mısınız...
Hayal edin, adam karanlıktan kurtulmak için bir ateş yakıyor. Ateş etrafını aydınlatınca içinden, “Hah, kurtuldum, önümü görüyorum, işimi hallettim.” diyor. Ama tam o sırada Allah o ışığı çekip alıyor. Bir anda etraf yeniden karanlığa gömülüyor. Az önce önünü gören insan, şimdi ne ileri gidebiliyor ne de yolunu bulabiliyor.
Kur’an’ın burada tasvir ettiği münafık karakterinde dikkat çeken yönlerden biri de budur: Kendi içinde hakiki bir ışık taşımak yerine, başkasından gelen ışıktan faydalanmak.
Müslümanların yanında bulunduğunda o inancın sunduğu huzurdan, güvenden, itibardan ve imkânlardan yararlanır. Fakat inancın getirdiği sorumluluğu, dürüstlüğü ve samimiyeti taşımak istemez. Bir süreliğine o ışığın altında yürüyebilir; fakat ışığın kendisine ait olmadığını fark etmez. Kendi özünde samimiyet taşımayan bir insan, başkasının samimiyetinden faydalanarak bir yere kadar gidebilir. Fakat çıkar ilişkisi sona erdiğinde, maske düştüğünde kendi karanlığıyla baş başa kalır.
Ve 18. ayette o acı tablo karşımıza çıkar:
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar (Hakka) dönmezler.”
Gözü vardır ama hakikati görmek istemez; kulağı vardır ama kendisine yapılan uyarıyı duymaz; dili vardır ama hakkı söylemez. Hakikate kulaklarını kapattıkları için sağır; hakkı dile getirmedikleri için dilsiz, hakikati görmek istemedikleri için kördürler.
Ve sonunda artık dönmezler. Hemen ardından ikinci benzetme gelir:
“Yahut onların durumu, gökten yoğun karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle sağanak hâlinde boşanan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir...” (Bakara 19)
Suphanallah, bu kez sahne değişir.
Dışarıda şiddetli bir fırtına vardır. Karanlık, gök gürültüsü ve şimşek birbirini takip eder. Bazen insan hayatı da böyledir. Evlilikte bir kriz çıkar, dostlukta bir kırılma yaşanır, iş hayatında bir imtihanla karşılaşılır. Bir anda bizden dürüstlük, fedakârlık, sabır veya sorumluluk beklenir.
İşte insanın gerçek hâli çoğu zaman böyle zamanlarda ortaya çıkar. Ayet devam eder:
“…Ölüm korkusuyla, yıldırım seslerinden parmaklarını kulaklarına tıkarlar…”
Şu sahnenin çaresizliğine bakar mısınız?
Dışarıda koskoca bir fırtına kopuyor; onlar ise korkudan parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Sanki sesi duymazlarsa tehlike de ortadan kalkacak.
Bugün de insan bazen böyle davranmıyor mu?
İletişimi kesiyor, duvar örüyor, sorumluluk almaktan kaçıyor. Sanıyor ki kulağını kapatınca hayatındaki kriz de ortadan kalkacak.
Oysa ayet hemen peşinden yüzlerine vurur:
“…Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”
Kaçacak yer yoktur; gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. 20. ayetteki o şimşek çakma sahnesi, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi bir kez daha gözler önüne serer:
“Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek. Önlerini her aydınlatışında ışığında yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
Hayatınızda böyle insanlar oldu mu hiç?
İşler yolundayken, ortam aydınlıkken, ortada bir çıkar veya neşe varken sizinle iki adım öne yürürler.
“Yanındayım, arkandayım.” derler. Ama ne zaman işler zorlaşır, hava kararır, bir imtihan baş gösterir, bir fedakârlık gerekir... Pat diye oldukları yerde kalakalırlar. Ne ararlar ne sorarlar ne de elini taşın altına koyarlar. Karanlık çöktüğünde ortadan kaybolan “iyi gün dostları” dır bunlar.
Ne ileri gidecek cesaretleri vardır ne de geri dönecek yüzleri...
Bugün biz de hakikati duyduğumuz hâlde kulağımızı kapatabiliyor, gördüğümüz hâlde gözlerimizi çevirebiliyoruz. Fakat görmezden gelmek, gerçeği ortadan kaldırmıyor. Buradaki incelik de çok çarpıcıdır:
Allah onların işitme ve görmelerini tamamen gidermeye elbette kadirdir. Fakat ayet, bunu aynı zamanda ciddi bir uyarı olarak önümüze koymaktadır. İnsan bugün işitebiliyor, görebiliyor, düşünüp hakikati değerlendirebiliyorsa, bu imkânın kıymetini bilmelidir. Çünkü Allah her şeye gücü yetendir.
Dikkat ederseniz iki benzetmede de ışık geçicidir. Birinde ateşin ışığı giderilir; diğerinde şimşek çakar, onlar o ışıkta yürür, karanlık çökünce oldukları yerde kalırlar. Yani bunlar kendi ışıklarıyla yürüyen insanlar değildir. Işık geldiğinde hareket eder, ışık çekildiğinde gerçek hâlleri ortaya çıkar.
İşte münafıklığın çarpıcı taraflarından biri de budur:
Hakikatin yanında görünmek başka, hakikatle gerçekten yürümek başkadır.
Çünkü asıl mesele, şimşek çaktığında birkaç adım atmak değil; karanlık çöktüğünde de istikameti kaybetmemektir.
Şimdi dönüp kendimize soralım:
1) Biz yalnızca işler yolundayken mi iyiyiz?
2) Sorumluluk ağırlaştığında, bir bedel ödememiz gerektiğinde, hakikati söylemek işimize gelmediğinde ne yapıyoruz?
3) Kulağımızı mı tıkıyoruz yoksa ışığın azaldığı yerde de doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam edebiliyor muyuz?
Rabbim bizleri, kendi yaktığı ateşin karanlığında kaybolanlardan değil; müttakilerin dosdoğru, samimi ve huzurlu yolunda yürüyenlerden eylesin.
Âmin.
Allah’a emanet olun.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.