Sanatın Vicdanı Ve Bir Üçüncü Yol Arayışı
Edebiyat tarihi, kalemin sorumluluğu ile özgürlüğü arasındaki o ebedî gerilime hep sahne olmuştur. Bir yanda sanatı kendi muazzam estetiği içine hapsedip "sanat sanat içindir" diyen mermer soğukluğundaki ekoller; diğer yanda kalemi tamamen toplumsal bir ajitasyon aracına dönüştürme riski taşıyan angaje yaklaşımlar...
Sanat Sanat İçindir (L'art pour l'art), sanatın asıl değerinin kendi estetik güzelliğinde yattığını, dışsal bir amaca (eğitmek, ahlak dersi vermek veya politikayı yönlendirmek) hizmet etmemesi gerektiğini savunur. Bu tür eserlerde anlaşılırlık veya sadelik zorunluluğu değildir; biçim ve üslup her şeyden önemlidir. Batı edebiyatında Oscar Wilde, Théophile Gautier; Türk edebiyatında ise Servet-i Fünun dönemi sanatçıları (Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şehabettin) bu anlayışı benimsemiştir.
"Sanat Toplum İçindir" in amacı sanatın toplumdan bağımsız olamayacağını, halkı aydınlatma, eğitme ve toplumsal sorunları çözme misyonu taşıması gerektiğini savunur ve sadelik ve halkın anlatabileceği bir dil tercih edilir amaç toplumu ileriye taşımaktır. Türk edebiyatında Tanzimat'ın 1. dönemi (Namık Kemal, Şinasi) ve Cumhuriyet dönemi köy/toplumcu gerçekçi yazarları (Yaşar Kemal) bu görüşün öncüleridir.
Hatırlarsanız iki gün önce "Şair ve Yazarın Bir "Görevi" Var mıdır, Yoksa Sanat Sadece Kendisi İçin mi Yapılır?" başlıklı bir forum açmıştık. Buradan yola çıkarak, bugün; dijital gürültünün her bir zihni kuşattığı, Hafif Hasarlı arkadaşımızın yerinde tespitiyle "kendi sesini koruyabilmenin" en büyük özgünlük sayıldığı, kalemin ardındaki niyetin ise biçimsel detaylarda boğulmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz.
Böyle bir vasatta sorulması gereken asıl soru şudur: Şair ya da yazar, sadece kendi iç dünyasının kâtibi midir; yoksa yaşadığı çağda çiğnenen adaletin ve dilsiz bırakılan vicdanların tercümanı mı?
Açtığımız tartışmaya gelen kıymetli yaklaşımlar, ne mutlu ki sanatın ne sırf biçimci bir estetikten ne de kaba bir sloganik söylemden ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi. Ahmet Zeytinci Bey’in okuyucuya bıraktığı o geniş takdir alanından tutun İlyas Doğru Bey’in vurguladığı "akla savcı, vicdana hâkim olma" sorumluluğuna; Mustafaoğlu dostumuzun çizdiği "Sırat-ı Müstakım dairesindeki özgürlük" sınırından, Hatice Kılınç Hanım’ın kelamın "önce kalpten geçip sonra bir mazlumun yarasına denk gelmesi" hususundaki o derin tefekkürüne kadar her bir kelam, ufkumuzu genişletti. Var olsunlar.
Güzelliği tek gaye sayanlar; formu, üslubu ve estetik mükemmelliği savunurken sanatı hayatın yakıcı gerçeklerinden koparıp fildişi kulelere hapsettiler. Bireyin ruhuna dokunmayı başardılar belki ama toplumun feryadına kulaklarını tıkadılar. Buna reaksiyon olarak "sanat toplum içindir" diyenler ise; insanı, adaleti ve ortak dertleri merkeze aldılar fakat bu kez de sanatı kaba bir politik aygıta, estetikten yoksun sloganik bir söyleme dönüştürme tehlikesiyle yüzleştiler. Biri mermer soğukluğunda bir biçimciliğe yenildi, diğeri ruhu ıskalayan bir araçsallığa...
Oysa kalem, ilkin şairin kendi nefsiyle yaptığı amansız bir iç hesaplaşmanın aynasıdır. Kendi vicdanında akla hâkim, akla savcı olamayan bir kalemin; dışarıya adalet dağıtması beklenilebilir mi? Ancak insanın kendi kalbinden süzülen o mısra, hiç tanımadığı bir mazlumun yarasına denk gelip ona bir nefes oluyorsa; orada sanat, şahsi bir tatmin alanı olmaktan çıkıp kolektif bir iyileşmeye dönüşür bana göre.
Tam da bu noktada, geleneksel ikilemin ötesinde, Nuri Baş arkadaşımızın işaret ettiği o soylu "Üçüncü Yol" çıkıyor karşımıza: Sanat Hak içindir.
"Sanat Hak içindir" anlayışı; ilk iki görüşün ıskaladığı o hakiki dengeyi kurar. Ne estetiği yok sayıp sanatı harcar, ne de insanı ve hakikati unutup fildişi kuleye çekilir. Sözün Hak için söylenmesi; eğilmeyi reddeder. Sanatı Hak için kılmak, kalemi bir "Elif" gibi dik tutabilmektir.
Değişen dengelere göre yön alanların dünyasında yaşıyorken Hakk’a adanmış bir kalem, en büyük imtiyazı hakikatin kendisine teslim olmakta bulur.
Eğer dönüş O’na ise; heybemize koyacağımız mısraların, fikirlerin ve kelamın biçimsel kusursuzluğundan ziyade; ne kadar duru, ne kadar adil ve ne kadar samimi olduğuna bakılacaktır. Kalem sadece şekil vermeye yarayan soğuk bir araç değil; kalplere dokunan, insanı inşa eden bir emanettir.
Ve Hatice Kılınç Hanım'ın sözüyle bitirelim: Bu emaneti nefsine kul köle etmeyen hakiki münşilere selam olsun...
Saygılarımla; esen kalın.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.