Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Bir Hikaye Biraz Masal Biraz Şiir

Bir Hikaye Biraz Masal Biraz Şiir


Kara trenle

başladı bu hikâye...

Aydınlığa, insanca yaşamaya, umut taşırdı katar katar.

Kimi İstanbul’a, kimi Ankara’ya, kimi Almanya’ya...

Ne hayaller taşırdı.

Adına ne çok türküler yakıldı...

İs kokar, tütün kokar, özlem kokardı koridorlar,

yataklı vagonlar, localar.

Yük taşır, insan taşır, dert taşırdı.

Kimi hasta büyük şehirlere ameliyata gider, kimi asker oğlunu ziyarete...

Eski kokar,

açlık kokar, kış kokardı.

Tayini çıkmış bir öğretmen çocuklara masal anlatırdı.

Birkaç hüzünlü vagon...

Kışlasına götürür acemileri...

Yüreklerinde sızı, hasret içinde her biri.

Her zihinde başka bir gerçek,

birbirinin önüne geçerek ve iterek...

Ve birçoğunun hayali:

Büyük bir şehre göçmek,

gurbetin suyunu içmek,

belki bir gecekondu sahiplenmek...

Ve dahası, ekmek...

Çoluk çocuğa okul, gençlere iş, fabrika.

Umut...

Açlıktan, susuzluktan, kardan, kıştan, dahası...

Ölümden, kandan vazgeçmek.

Yeşil yaylaları, karlı dağları terk edip gitmek.

Sanki hiç yokmuşçasına,

hiç olmamış, hiç doğmamışçasına...

Çocuklar istasyonlarda gazete satardı.

Bekleyenin kalbi bir başka atardı.

Ben de bekliyordum...

Doğu Ekspresi’ni, birinci peronda, asırlık Haydarpaşa Garı’nda.

Hasret sona erecek, sevdiğim gelecek.

Zalim bir ayrılıktı bu.

Bugün hasret bitecek.

“Sen gelme, ben geleyim.” diyordu.

“Belli olmaz, unutmazlar; bir kör kurşun keser yolunu.”

Son yazdığı mektup elimde duruyordu.

Hasret kokan, gurbet tüten gecelerime sabah oluyordu...

Sigaradan sararmış parmaklarım ikinci paketi açıyordu.

Peronlarda martılar uçuşuyor,

sabaha karşı şehir uyukluyordu.

Çoluk çocuk, ihtiyar...

Yatak, yorgan, bohçalar...

Gariban bir kalabalık.

Yoksulluk, marabalık...

Yerleşik düzene geçememiş!

Bir türlü bir yere yerleşememiş.

Mülteci kaderi yaşayan ben.

İlticanın tillahını yaşadım ezelden.

Her vardığım durak sanki alın yazım, kaderim.

Hiç kurumadı sırtımda ve alnımda terim.

Kaç kaburgam kırık, bilmiyorum.

Çoğu zaman yüreğimi hissetmiyorum.

Kaç bıçak yedim bir dilim ekmek için,

bir yudum nefes, biraz özgürlük için.

Ne yaralar açıldı içimde,

tarifsiz bir biçimde.

Evsiz, yurtsuz, hele ki sensiz...

Geçmiş ardımda karanlık bir iz.

Olur muydu ikimiz?

Olur muydu düzene karşı?

Dağlar dumanlı.

Dağlar arşı, arşı.

Bir oda, bir sofra değil miydi hayallerimiz?

Oysa birazdan

gelecek tren seni bana getirecek...

Sonunda...

Kırk dakika gecikmeyle de olsa,

kader bize de gülecek.

Homurdayarak

önümde demirden bir dev durdu.

Önce biraz duraksadı, şöyle bir sallandı.

Gözlerim telaşla onu aradı.

Ne olurdu şimdi pencereden baksaydı?

İki vagon geriden kulağıma sesi geldi.

Siyah deri çantasıyla merdivenlerden kalabalığı deldi.

Gözleri, yüzlerce yüz arasından bana bakıyordu.

Koştum, kucakladım, sarıldım...

Sarıldık doyasıya, ilk defa...

Utanmadık.

Eller ne derse desin, duymadık, umursamadık...

Kokusu hiç değişmemiş...

Bir çiçek gibi el değmemiş.

Hani bahar sabahı pencereyi açtığında içeri gün ışığıyla birlikte bir koku girer ya...

Taze bahar kokusu, çimen kokusu,

ve hatta bizim oraların yağmur kokusu...

Böyle kokuyordu.

Gözleri gözlerimi okuyordu.

Hızlıca vapura koştuk.

Çocuklar gibi coştukça coştuk.

“Martılara simit atalım mı?” dedi Üsküdar vapurunda.

Vapurun ilk seferi, simitler de tavında.

Hava soğuktu, biz güvertedeydik.

Işıl ışıldı gözleri,

su gibi, Marmara’nın sularında.

Üç simit topu topu...

Niye martılara atalım ki?

“Biri senin,” dedi, “biri benimki.

Biri de onların. Biz buraya paylaşmaya gelmedik mi?

Hem filmlerde görmüştüm,” dedi,

“bir simidin ne önemi var ki?”

Parkalarımızın yakalarını biraz daha yukarı çekerken dudağındaki gülümseme hâlâ duruyor, gamzeleri yorgun, gözlerindeki şaşkınlık sürüyordu.

Uzun Samsun’dan derince bir nefes daha çektim.

İşte olmuştu, başarmıştık...

Töre baskısı, toplum baskısı, aile baskısı...

Hepsi geride kalmıştı.

Mart, şubattan ayrılmıştı...

Çığlık çığlığaydı martılar.

Her dalganın ardında karartılar.

Saçları uçuşuyor,

rüzgârda dans ediyordu bir rakkas ahengiyle.

Bir tutam sakladığım saçlarının kül rengiyle...

Uzaktan geçen vapurların kornaları duyuluyordu sık sık.

Sımsıkı tutuyordu elimi.

İlk defa görüyordu; yanımızdan hızla geçen bir vapurun, ray değiştirir gibi, köpüklü dalgaları bizim altımıza doğru itmesini.

Hafifçe sallanınca daha sıkı tutuyordu elimi.

Bazen yüzümde hissediyordum ılık nefesini.

Hava soğuktu...

Martıların normalde balık yemesi gerekmiyor muydu?

Simit yemeleri gerçekten romantik miydi?

Ya da çöplüklerde canhıraş çığlıklar atmaları?

Aslında martılar da bizim gibiydi; hırçın ve çaresiz...

Hepimizin içinde okyanus gibi düşler vardı.

Belki de bu dünya bize dardı.

İstanbul...

Ah İstanbul, onların hepsini usta bir hırsız gibi çaldı.

Hepimizin içinde çocukça dokunuşlar,

yarım kalmış sevdalar...

İçimizde özgürlük özlemi vardı.

Çok şeyimizi bırakmıştık taşrada,

uçsuz bucaksız bozkırlarda.

Çocukluğumuz, gençliğimiz, aşklarımız da kalmıştı arkada.

Çok değerlerimizi gömmüştük kara toprağa...

Şu İstanbul uğruna.

İstanbul demek yeni umutlar demekti...

Sıcacık beyaz ekmek, bir tas çorba, bir tabak yemekti.

Ölülerimizden dirilip de geldik,

karşılığında ne canlar verdik.

Hepimizin hafızasında yarım kalmış rüyalar vardı.

Soluksuz sabahlara uyandık.

Şehirliler gibi şehirliliğe boyandık.

Hava biraz daha sertleşti.

“İstersen içeri girelim,” dedim.

“Hem de çay içeriz.”

“Yok, böyle iyi,” dedi.

“Kimse görmesin bizi...”

Martılarla beraber yedik simitlerimizi.

Sonra...

Birer çay içtik, yanında sigarayla,

martıların çıkardığı yaygarayla.

İstanbul, âşıkların şehri.

Aşkımız sığar mıydı senin sahte kalbine?

Yoksa solmuş kır çiçekleri gibi boyun büküp bakar mı eline?

Senin hayalin için neler feda etmiştik.

Simsiyah gökyüzüne gri tohumlar ekmiştik.

Hava alacakaranlık...

Bir tarafta Üsküdar İskelesi,

diğer tarafta Kız Kulesi...

Vapur, iki dargın sevgilinin buluşması gibi yanaştı iskeleye.

Sanki gurbetteki sevgilisini yıllardır bekleyen bir sevgili gibi...

Değer değmez itti vapuru iskele.

Dargındı, yorgundu, kırgındı!

Vapur ise sarılmak istiyordu...

Beline doladı kollarını, halatlarını.

Ağladı, inledi, gıcırdadı...

Bir daha itti kuvvetlice iskele.

Vapur, son hamlede öptü alnından usulca iskeleyi.

Ve iskele sakinleşti...

Sökün etti uğuldayan kalabalık dışarı.

Herkes bir yere koşuyordu.

Hava kararmıştı bir kere.

İnsanlar siluetlere karışıyordu...

İşte olmuştu.

Cesur bir kadının kalbinde mayalanan

özgürlük hamuru...

Belki de Âdem’in hamurundaki çamuru

yoğurmuştu azimli elleriyle.

Aşkın inadıyla inatlaşmış,

kutsal olan töreyle...

Yılların törpülediği aşkını

sığdırmıştı çantasına.

Ve şefkate bulanmış kırık kanadıyla...

Yanımdaydı.

Hayal gibi...

Ama yan yanaydık.

Bin bir umutla

birbirimizi sarmıştık.

İstanbul’a karışmıştık.

Kaderimizle barışmıştık...

Büyük bir dişlinin parçaları olmayı

göze almaksa kader...

Alnımıza yazmıştık...


Yılmaz Tizgöl

09.09.2021

Moskova


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bir Hikaye Biraz Masal Biraz Şiir

Bir Hikaye Biraz Masal Biraz Şiir

Yılmaz Tizgöl Yılmaz Tizgöl