Ergilik Destanı Bölüm I
Daha önce kısa şiir olarak yazmıştım şimdi ise 5 bölümlük bir hikayeye çevirdim.
Keyifli okumalar dilerim.
ZAMANIN YIRTIĞI VE İLK SOLUK
Altaylar'ın sırtına çöken karanlık, daha önce görülen hiçbir geceye benzemiyordu.
Ergence Ocağı'nın ortasında harıl harıl yanan ulu ateş, rüzgâr henüz çıkmamışken aniden titredi, küçüldü ve sanki görünmez bir el tarafından boğulmuş gibi kapkara bir küle döndü.
Otağın kapısında dikilen Bilge Alp Ay-Tözü, elini ağır kılıcının kabzasına götürdü. Parmak boğumları heyecandan değil, içine doğan o kadim uğultunun getirdiği buz gibi soğuktan kireç gibi beyazlaşmıştı. Alnındaki kurt biçimli yara izi seğiriyordu.
Bu iz, ona çocukken Altay'ın sarp kayalıklarında göğüs göğse çarpıştığı bir dağ kurdundan miras kalmıştı ve ne zaman büyük bir tehlike yaklaşsa sızlardı. Şimdi ise adeta yanıyordu.
— Zaman çatırdıyor... diye fısıldadı Ay-Tözü, gözlerini zifiri gökyüzüne dikerek.
Göğün kanlı kubbesi kilitlenmişti. Ayın sinsi alazı sönmüş, yıldızların şavkı karanlığın amansız pençesinde boğulmuştu. Derken, en uzaktaki kayalıklardan dağları ve taşları sarsan, toprağın bağrını ikiye yaran ulu bir kükreme duyuldu. Gök Tanrı öfkelenmişti.
Otağın perdesi hızla açıldı ve içeriye genç, soluk soluğa bir alp girdi. Bu, Ay-Tözü'nün küçük kardeşi Karakurt'tan başkası değildi. Gözlerinde öfke ve amansız bir sabırsızlık yanıyordu.
— Ağabey! dedi Karakurt, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi basitti. Yer altının mühürlü bekçileri kayaların yarıklarından sızıyor. Toprak... toprak katran ve irin kusuyor!
Ay-Tözü sakin bir güçle kılıcını kınından sıyırdı. Çeliğin üzerindeki Altay tamgaları, gecenin zifirinde hafif bir gümüş ışıkla parıldadı.
— Korku bu ocağa giremez Karakurt, dedi ağabeyi, elini genç adamın omzuna koyarak. Biz etten ve kemikten birer kaleyiz. Toprağın harcına yeniden karılacak göklerin kadim töresi varsa, o harç bizim kanımızla yoğrulur.
Dışarı çıktıklarında manzara dehşet vericiydi. Dokuz kat yer altı zangır zangır titriyordu. Erlik Han, bin yıllık kışın zifiri uykusundan uyanmış, gururun ve nefretin tunç sesiyle yeryüzünü lanetliyordu.
Kurt gövdeli, yılan dilli iblisler ordular halinde vadinin etrafını sarmıştı. Kurtlar bile bu amansız zebanilerin ulumasından korkup en derin mağaralara sığınmıştı.
Obanın kadınları çocuklarını göğüslerine sıkıca bastırmış, yaşlılar ise Ak-Kam Börte'nin otağına doğru yönelmişti. Ama kırk obanın erleri; ellerinde pusatları, gözlerinde ölümün soğukluğuyla Ay-Tözü'nün arkasında kenetlendi. Kırk yiğit, rüzgârda dalgalanan kurt başlı bayrakları açtı.
Ay-Tözü öne doğru ilk adımını attı. Karşısında, katran bağrından fırlayan ilk kara atlı belirdi. İblisin gözleri alev kırmızısıydı, elinde ise paslı ve eğri bir tırpan tutuyordu.
— Dayanın ey alplar! Toprağı sakın bırakmayın! diye haykırdı Ay-Tözü.
Sesi Altay'ın sarp kayalarında yankılanırken kılıcını savurdu. Ağır çelik havayı yırtarak iblisin omzundan girdi ve onu ikiye böldü. Sıçrayan katran rengi al kan, karlı toprağı cızırdatarak yaktı.
— Ataların kemiği sızlamaz bu topraklarda! Bu savaş ya sonsuz ölümümüzdür ya da yeniden doğan kutumuz!
Bin atlının toynak sesleri dağları inletirken çelik çeliğe çarptı. Gökyüzü sanki bu kıyıma dayanamıyormuş gibi kızıl, kanlı damlalarla ağlamaya başladı. Katran rengi duman vadiyi bürüdü, göz gözü görmez oldu. Ve karanlık ordular dalga dalga, çığ gibi gelmeye başladı...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.