Ergenekon Zamanın Sarı Saçları
Ergenekon: Zamanın Sarı Saçları
Kırım ve Sürgün
Gök yarılması gibiydi o an.
Zamanın sarı saçları tutuştu ilkin,
Sonra oklar düştü gökyüzünden;
Yağmur gibi değil,
Saplanır gibi etin en derinine.
İl Han'ın tahtı devrildi o kargaşada,
Kendi sıcak kanında boğulurken
Asırlık ihtişam...
Yabancı sancaklar kopardı şafağı
Türk'ün yurdundan.
Uğultu bitti denilen yerde
Başladı asıl kıyamet.
Kılıçların ağzında kurgulandı
O vahşi ziyafet;
Ne bir çocuk çığlığı bıraktılar geriye,
Ne de bir parça merhamet.
Ölüm, her çadırın kapısına bırakılan
Tek emanetti artık.
Kıyan'ın avucunda harlanan
O son devlet nefesi,
Nüküz'ün göğsünde uğuldayan
Soyun sızıları...
Yıkıldı han duvarları birer birer,
Dağıldı otağların ipek perdeleri.
Ötüken'in üstüne çöken,
Karanlık, sağır bir mezar sessizliğiydi şimdi.
Sırt sırta verdi iki yiğit,
Arkalarında küller ülkesi.
Artık bu topraklarda
Ne bir bahar tüter ne bir ocak.
Toprak küstü sesimize,
Gökyüzü vermiyor
Beklenen o kutsal yanıtı.
Hain pusatların gölgesi vurdu
Gecenin kör gözüne,
Bir ağır ağıt oturdu
Anaların, hanımların sözüne.
Boyun eğmek, ölümden ağırdı
Ulu bir kurt soyuna.
Düştüler izi belirsiz,
Uçurumu bol bir meçhulün koynuna.
Karanlık, aç bir kurt gibi
Kemirirken bozkırın tenini,
Gözden çıkardı yiğitler mülkünü,
Babasından kalan evini.
Unutmak gerekiyordu şimdilik,
Zaferlerin o eski sevincini.
Öfke, mızrak gibi biledi
Her birinin genini.
Kurtuluş, bir iğne deliğinden sızan
Zayıf ışık kadardı.
Yolları tıkayan kayalar,
Göğe uzanan amansız birer duvardı.
Töre'nin kırık sayfaları serpildi
Yaban otlarına.
Kan bulaştı yiğitlerin
Soylu atlarına.
Bir hanedan sönüyordu,
Bir çınar devrilmişti kökünden.
Fakat içteki o gizli kor,
Çoktan intikamla bilenmişti.
Beşik (Vadi)
Yeryüzü bitti,
Gökyüzünün duvarları başladı.
Sığınaklar kapandı ardımızda birer birer.
Kıyan'ın sırtında taşıdığı
Sadece yaralı gövdesi değil,
Bir tarihin ağır, sarsıcı yüküydü.
Dağlar dik dik bakıyordu
Bu mağlup yiğitlere,
Uçurumlar aç bir ağız gibi
Bekliyordu dipten dibe.
Nüküz tutundu bir kayanın
Yosunlu göğsüne,
Soluğu tükenmek üzereydi,
Gözleri karanlığa ayarlı.
İşte tam o umutsuzluğun eşiğinde,
Gecenin bağrından sıyrıldı ak bir gölge.
Yabani bir koyunun nalları yardı
O aşılmaz dikliği.
İnsan ayağı basmamış kalelerin dibinde,
İncecik bir patika belirdi kayanın yarıklarında;
Yalçın duvarların kalbine doğru
Kıvrılan bir damar.
Takip etti süvari o ürkek rehberi,
Uçurumların kenarından
Milim milim sızdı atlar.
Ve ansızın yarıldı
Göğün o kapkara zırhı;
Bitti o labirent,
Bitti o sarp yokuşlar.
Aşağıda, dağların avucunda saklanan
Devasa bir vaha...
Zümrüt yeşili bir nehir akıyordu
Vadinin tam ortasından.
Burası Yaradan'ın Türk'ün alnına
Sakladığı gizli cennetti.
Kıyan bıraktı kendini
Toprağın taze göğsüne,
Bu saklı yurt, ölümden dönenlerin
Son kalesiydi artık.
Böylece basıldı o vadiye
İlk insan ayak izi,
Böylece kuruldu Ergenekon'un
Dumanı tüten ilk otağı.
Zaman, vadinin yeşil sularında
Ağır ağır aktı ilkin.
Korku, yerini toprağı süren
Saban seslerine bıraktı.
İlk elli yıl,
Toprağın tenini tanımakla geçti.
Kurtların uluması ürkütmüyordu artık
Doğan bebekleri.
Töre, unutulmasın diye
Kazındı çınarların gövdesine.
Yüz yıl devrildi
Dağların ardındaki o meçhul cihanda.
Nesiller değişti,
Kıyan'ın saçlarına ak düştü,
Toprak oldu gövdesi.
Ama onun yerine toprağa basan ayaklar
Daha da sertleşti.
İkinci asra girerken
Nehrin yatağı dar gelmeye başladı.
İlk demirciler, dağın eteklerindeki
Siyah taşları fark etti;
Ateşle demirin ilk gizli evliliği
Bu vadide kıyıldı.
Sürülerin ayak sesleri
Ovaları doldurdu, taştı tepelerden.
Ergenekon hem yurt olmuştu bu soya
Hem de kale.
Kabuk ve Sancı
Üçüncü asrın kapısı aralandığında,
Vadi artık eski beşik değildi.
Toprak yoruldu,
Nehir yatağı dar geldi
Bu durdurulamaz çoğalmaya.
Kıyan'ın ve Nüküz'ün torunları,
Sığmıyordu yeşil ovaların göğsüne.
Her sabah uyanan binlerce çocuk,
Bakıyordu dağların dik duvarlarına.
Büyüyen, vadinin dar sınırlarına
Sığmayan o hayati sığmazlıktı.
Otlaklar kurudu
Atların nalları altında ezilmekten,
Huzur yerini homurtulara bıraktı,
Sessizlik çoktan terk etmişti ovayı.
Ergenekon, koruyan bir kaleden,
Bizi dünyadan ayıran
Demir bir kabuğa dönüştü.
Ak sakallı pirler toy topladı
Ulu meşelerin gölgesinde;
"Toprak yetmiyor," dedi en yaşlıları,
Sesi bir uçurum uğultusu gibi.
İçeride biriken bu muazzam güç,
Patlayacak bir yanardağ gibiydi dipte,
Duvarların ruhu boğan dar kafesi çöktü
Her otağın üzerine geceleri.
Sınırlar ruhları daraltıyor,
Dağlar gökyüzünü
Bir hapishane gibi bölüyordu.
Bu nesil esarete alışkın değildi,
Kendi sığınaklarında bile olsa.
Dördüncü asır, dağların göğsüne
Ağır bir balyoz gibi indi.
"Burada doğduk,
Burada mı çürüyecek kemiklerimiz?"
Diye soruyordu gençler rüzgâra.
Büyük kırımın üzerinden geçen dört yüz yıl,
Acıyı unutturmamış,
Aksine bilemişti.
Avuçlarda sıkılan toprak,
Dökülen ter, çekilen her derin nefes,
Bu saklı hapishanenin duvarlarını çatlatmak isteyen
Gizli birer darbeydi.
Otlaklar tamamen bittiğinde,
Toy meclisi sessizce toplandı meydanda.
Bakışlar, gökyüzünü bir bıçak gibi kesen
O demir dağa kilitlendi.
Ya bu duvarlar yıkılacaktı bugün
Ya da tarih bizi bu vadinin bağrında
Unutacaktı.
Söz bitti, durak bitti;
Asırlık hasret, dağları delmeye hazır
Bir iradeye döndü.
Kıvılcım ve Çıkış
Tam o ölümcül sessizliğin ortasında,
Meydanın tozunu yararak yürüdü bir gölge.
Ak saçları omuzlarına dökülen,
Elleri nasırlı, gözleri kor ateş
Bir demirciydi gelen.
Kucağında, dağın kalbinden söktüğü
O ağır, simsiyah demir cevherini taşıyordu;
Koca kütleyi fırlattı toyun ortasına,
Sesi kayaların yankısını bastırdı:
"Bu dağ demirdir!
Ateşle yoğrulan, ateşle yıkılır,
Yol vermezse eritiriz!"
Bu söz, dört yüz yıllık karanlığı yırtan
O ilk kıvılcımdı işte.
Baltalar günlerce çınarların kalbine indi,
Ormanlar soyundu yavaş yavaş.
Derilerden dikilen o devasa körükler kuruldu
Dağın dilsiz göğsüne.
Yüz Alp geçti o derilerin başına;
Kolları çelikten sap,
Yürekleri yatağından taşan nehir...
Körükler üfledikçe kayaların dikey böğrüne,
Dipte uyuyan o kadim öfke uyandı.
Ateş, o güne dek görülmemiş bir açlıkla
Yaladı demir dağın eteklerini.
Ak sakallı pirler alevlerin uzağında diz çöktü,
Dualar fısıldadı Tengri'nin göğsüne:
"Yol ver ey demir,
Yol ver ki sığmıyor bu kurt soyu
Kendi derisine!"
Balyozlar indi örsün bağrına ansızın;
Ritmik, sarsıcı bir uğultu başladı.
Her darbe, dağın kalbindeki demir damarları sarsıyor,
Kara taşa meydan okuyordu.
Dağ direniyordu ihtişamıyla,
Dik duruyordu insana karşı,
Ama körüklerin nefesi kesilmedi hiç,
Alpların kollarındaki öfke gevşemedi.
Sıvılaşan ilk demir damlası,
Bir lav şelalesi gibi sızdı kayanın çatlağından aşağı,
Kızıl, parlak bir yılan gibi kıvrılarak aktı
Vadinin bakir toprağına.
O an sustu meydandaki tüm feryatlar,
Herkes tarihin akışını değiştiren
O ışığa kilitlendi.
Eriyen taşlar dağın eteğinden aşağı
Çığ gibi dökülüyordu.
Ergenekon'un o aşılmaz duvarları,
Kendi ağırlığı altında eriyip yok oluyordu.
Çelik, insan iradesinin önünde diz çöktü;
Dağ yarıldı, ortasından kıpkırmızı bir yol açıldı.
Karşıda, dumanların ardında uzanan
Sonu belirsiz, uçsuz bucaksız bir ufuk çizgisi
Duruyordu.
Asırlardır görmediğimiz o rüzgâr,
Dağın yarılan göğsünden içeriye doğru
Esti sertçe.
İşte tam o tereddüt anında,
Kayaların puslu gölgesinden sıyrıldı kutlu rehber.
Gökbörü'ydü gelen,
Yelesinde rüzgârların uğultusunu taşıyan bir asalet...
Gözleri çakmak çakmak mavi,
Adımları toprağı incitmeyen bir heybet.
Döndü, baktı arkasındaki
O çelik yürekli orduya bir kez,
Sonra başını çevirdi ufka, batıya,
Asırlar önce kaybedilen o kadim topraklara.
Börteçine'nin ayak izleri,
Yeni bir tarihin haritasını çiziyordu kayalarda.
Kıyan'ın ve Nüküz'ün çocukları,
Tek bir nefes gibi düştü o kutsal gölgenin ardına.
Ergenekon'un dar kapısı geride kalırken,
Bozkırın bağrı sarsıldı atların gürültüsüyle.
Biz dünyaya dönmüyorduk sadece;
Tarih, bizi bıraktığı o kanlı sayfadan
Devralıyordu.
Devasa odunlar yığıldı meydanın ortasına,
Ergenekon'un son hatırası olarak.
Nevruz ateşi göğe yükseldikçe,
Asırlardır pas tutan tüm alemi harlandırdı.
Alplar atladı o harlı alevlerin üzerinden,
Göğüslerinde dört yüz yıllık o ağır öfkeyle.
Destanlar fısıldaşır şimdi,
Aradan geçse de binlerce kış,
Binlerce dumanlı yıl;
Türk'ün bu görkemli şahlanışı,
Evrenin alnında lekesiz ve ebedi kaldı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.