Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Ergenekon Zamanın Sarı Saçları

Ergenekon: Zamanın Sarı Saçları

Kırım ve Sürgün

Gök yarılması gibiydi o an.

Zamanın sarı saçları tutuştu ilkin,

Sonra oklar düştü gökyüzünden;

Yağmur gibi değil,

Saplanır gibi etin en derinine.


İl Han'ın tahtı devrildi o kargaşada,

Kendi sıcak kanında boğulurken

Asırlık ihtişam...

Yabancı sancaklar kopardı şafağı

Türk'ün yurdundan.


Uğultu bitti denilen yerde

Başladı asıl kıyamet.

Kılıçların ağzında kurgulandı

O vahşi ziyafet;

Ne bir çocuk çığlığı bıraktılar geriye,

Ne de bir parça merhamet.

Ölüm, her çadırın kapısına bırakılan

Tek emanetti artık.


Kıyan'ın avucunda harlanan

O son devlet nefesi,

Nüküz'ün göğsünde uğuldayan

Soyun sızıları...


Yıkıldı han duvarları birer birer,

Dağıldı otağların ipek perdeleri.

Ötüken'in üstüne çöken,

Karanlık, sağır bir mezar sessizliğiydi şimdi.


Sırt sırta verdi iki yiğit,

Arkalarında küller ülkesi.

Artık bu topraklarda

Ne bir bahar tüter ne bir ocak.


Toprak küstü sesimize,

Gökyüzü vermiyor

Beklenen o kutsal yanıtı.


Hain pusatların gölgesi vurdu

Gecenin kör gözüne,

Bir ağır ağıt oturdu

Anaların, hanımların sözüne.


Boyun eğmek, ölümden ağırdı

Ulu bir kurt soyuna.

Düştüler izi belirsiz,

Uçurumu bol bir meçhulün koynuna.


Karanlık, aç bir kurt gibi

Kemirirken bozkırın tenini,

Gözden çıkardı yiğitler mülkünü,

Babasından kalan evini.


Unutmak gerekiyordu şimdilik,

Zaferlerin o eski sevincini.

Öfke, mızrak gibi biledi

Her birinin genini.


Kurtuluş, bir iğne deliğinden sızan

Zayıf ışık kadardı.

Yolları tıkayan kayalar,

Göğe uzanan amansız birer duvardı.

Töre'nin kırık sayfaları serpildi

Yaban otlarına.


Kan bulaştı yiğitlerin

Soylu atlarına.

Bir hanedan sönüyordu,

Bir çınar devrilmişti kökünden.

Fakat içteki o gizli kor,

Çoktan intikamla bilenmişti.


Beşik (Vadi)

Yeryüzü bitti,

Gökyüzünün duvarları başladı.

Sığınaklar kapandı ardımızda birer birer.


Kıyan'ın sırtında taşıdığı

Sadece yaralı gövdesi değil,

Bir tarihin ağır, sarsıcı yüküydü.


Dağlar dik dik bakıyordu

Bu mağlup yiğitlere,

Uçurumlar aç bir ağız gibi

Bekliyordu dipten dibe.


Nüküz tutundu bir kayanın

Yosunlu göğsüne,

Soluğu tükenmek üzereydi,

Gözleri karanlığa ayarlı.


İşte tam o umutsuzluğun eşiğinde,

Gecenin bağrından sıyrıldı ak bir gölge.

Yabani bir koyunun nalları yardı

O aşılmaz dikliği.


İnsan ayağı basmamış kalelerin dibinde,

İncecik bir patika belirdi kayanın yarıklarında;

Yalçın duvarların kalbine doğru

Kıvrılan bir damar.


Takip etti süvari o ürkek rehberi,

Uçurumların kenarından

Milim milim sızdı atlar.


Ve ansızın yarıldı

Göğün o kapkara zırhı;

Bitti o labirent,

Bitti o sarp yokuşlar.


Aşağıda, dağların avucunda saklanan

Devasa bir vaha...

Zümrüt yeşili bir nehir akıyordu

Vadinin tam ortasından.

Burası Yaradan'ın Türk'ün alnına

Sakladığı gizli cennetti.


Kıyan bıraktı kendini

Toprağın taze göğsüne,

Bu saklı yurt, ölümden dönenlerin

Son kalesiydi artık.


Böylece basıldı o vadiye

İlk insan ayak izi,

Böylece kuruldu Ergenekon'un

Dumanı tüten ilk otağı.


Zaman, vadinin yeşil sularında

Ağır ağır aktı ilkin.

Korku, yerini toprağı süren

Saban seslerine bıraktı.


İlk elli yıl,

Toprağın tenini tanımakla geçti.

Kurtların uluması ürkütmüyordu artık

Doğan bebekleri.

Töre, unutulmasın diye

Kazındı çınarların gövdesine.


Yüz yıl devrildi

Dağların ardındaki o meçhul cihanda.

Nesiller değişti,

Kıyan'ın saçlarına ak düştü,

Toprak oldu gövdesi.

Ama onun yerine toprağa basan ayaklar

Daha da sertleşti.


İkinci asra girerken

Nehrin yatağı dar gelmeye başladı.

İlk demirciler, dağın eteklerindeki

Siyah taşları fark etti;

Ateşle demirin ilk gizli evliliği

Bu vadide kıyıldı.


Sürülerin ayak sesleri

Ovaları doldurdu, taştı tepelerden.

Ergenekon hem yurt olmuştu bu soya

Hem de kale.


Kabuk ve Sancı

Üçüncü asrın kapısı aralandığında,

Vadi artık eski beşik değildi.

Toprak yoruldu,

Nehir yatağı dar geldi

Bu durdurulamaz çoğalmaya.


Kıyan'ın ve Nüküz'ün torunları,

Sığmıyordu yeşil ovaların göğsüne.

Her sabah uyanan binlerce çocuk,

Bakıyordu dağların dik duvarlarına.

Büyüyen, vadinin dar sınırlarına

Sığmayan o hayati sığmazlıktı.


Otlaklar kurudu

Atların nalları altında ezilmekten,

Huzur yerini homurtulara bıraktı,

Sessizlik çoktan terk etmişti ovayı.


Ergenekon, koruyan bir kaleden,

Bizi dünyadan ayıran

Demir bir kabuğa dönüştü.


Ak sakallı pirler toy topladı

Ulu meşelerin gölgesinde;

"Toprak yetmiyor," dedi en yaşlıları,

Sesi bir uçurum uğultusu gibi.


İçeride biriken bu muazzam güç,

Patlayacak bir yanardağ gibiydi dipte,

Duvarların ruhu boğan dar kafesi çöktü

Her otağın üzerine geceleri.


Sınırlar ruhları daraltıyor,

Dağlar gökyüzünü

Bir hapishane gibi bölüyordu.

Bu nesil esarete alışkın değildi,

Kendi sığınaklarında bile olsa.


Dördüncü asır, dağların göğsüne

Ağır bir balyoz gibi indi.

"Burada doğduk,

Burada mı çürüyecek kemiklerimiz?"

Diye soruyordu gençler rüzgâra.


Büyük kırımın üzerinden geçen dört yüz yıl,

Acıyı unutturmamış,

Aksine bilemişti.


Avuçlarda sıkılan toprak,

Dökülen ter, çekilen her derin nefes,

Bu saklı hapishanenin duvarlarını çatlatmak isteyen

Gizli birer darbeydi.


Otlaklar tamamen bittiğinde,

Toy meclisi sessizce toplandı meydanda.

Bakışlar, gökyüzünü bir bıçak gibi kesen

O demir dağa kilitlendi.


Ya bu duvarlar yıkılacaktı bugün

Ya da tarih bizi bu vadinin bağrında

Unutacaktı.


Söz bitti, durak bitti;

Asırlık hasret, dağları delmeye hazır

Bir iradeye döndü.


Kıvılcım ve Çıkış

Tam o ölümcül sessizliğin ortasında,

Meydanın tozunu yararak yürüdü bir gölge.

Ak saçları omuzlarına dökülen,

Elleri nasırlı, gözleri kor ateş

Bir demirciydi gelen.


Kucağında, dağın kalbinden söktüğü

O ağır, simsiyah demir cevherini taşıyordu;

Koca kütleyi fırlattı toyun ortasına,

Sesi kayaların yankısını bastırdı:

"Bu dağ demirdir!

Ateşle yoğrulan, ateşle yıkılır,

Yol vermezse eritiriz!"


Bu söz, dört yüz yıllık karanlığı yırtan

O ilk kıvılcımdı işte.


Baltalar günlerce çınarların kalbine indi,

Ormanlar soyundu yavaş yavaş.

Derilerden dikilen o devasa körükler kuruldu

Dağın dilsiz göğsüne.


Yüz Alp geçti o derilerin başına;

Kolları çelikten sap,

Yürekleri yatağından taşan nehir...


Körükler üfledikçe kayaların dikey böğrüne,

Dipte uyuyan o kadim öfke uyandı.

Ateş, o güne dek görülmemiş bir açlıkla

Yaladı demir dağın eteklerini.


Ak sakallı pirler alevlerin uzağında diz çöktü,

Dualar fısıldadı Tengri'nin göğsüne:

"Yol ver ey demir,

Yol ver ki sığmıyor bu kurt soyu

Kendi derisine!"


Balyozlar indi örsün bağrına ansızın;

Ritmik, sarsıcı bir uğultu başladı.

Her darbe, dağın kalbindeki demir damarları sarsıyor,

Kara taşa meydan okuyordu.


Dağ direniyordu ihtişamıyla,

Dik duruyordu insana karşı,

Ama körüklerin nefesi kesilmedi hiç,

Alpların kollarındaki öfke gevşemedi.


Sıvılaşan ilk demir damlası,

Bir lav şelalesi gibi sızdı kayanın çatlağından aşağı,

Kızıl, parlak bir yılan gibi kıvrılarak aktı

Vadinin bakir toprağına.


O an sustu meydandaki tüm feryatlar,

Herkes tarihin akışını değiştiren

O ışığa kilitlendi.


Eriyen taşlar dağın eteğinden aşağı

Çığ gibi dökülüyordu.

Ergenekon'un o aşılmaz duvarları,

Kendi ağırlığı altında eriyip yok oluyordu.


Çelik, insan iradesinin önünde diz çöktü;

Dağ yarıldı, ortasından kıpkırmızı bir yol açıldı.

Karşıda, dumanların ardında uzanan

Sonu belirsiz, uçsuz bucaksız bir ufuk çizgisi

Duruyordu.


Asırlardır görmediğimiz o rüzgâr,

Dağın yarılan göğsünden içeriye doğru

Esti sertçe.


İşte tam o tereddüt anında,

Kayaların puslu gölgesinden sıyrıldı kutlu rehber.

Gökbörü'ydü gelen,

Yelesinde rüzgârların uğultusunu taşıyan bir asalet...

Gözleri çakmak çakmak mavi,

Adımları toprağı incitmeyen bir heybet.


Döndü, baktı arkasındaki

O çelik yürekli orduya bir kez,

Sonra başını çevirdi ufka, batıya,

Asırlar önce kaybedilen o kadim topraklara.


Börteçine'nin ayak izleri,

Yeni bir tarihin haritasını çiziyordu kayalarda.

Kıyan'ın ve Nüküz'ün çocukları,

Tek bir nefes gibi düştü o kutsal gölgenin ardına.


Ergenekon'un dar kapısı geride kalırken,

Bozkırın bağrı sarsıldı atların gürültüsüyle.

Biz dünyaya dönmüyorduk sadece;

Tarih, bizi bıraktığı o kanlı sayfadan

Devralıyordu.


Devasa odunlar yığıldı meydanın ortasına,

Ergenekon'un son hatırası olarak.

Nevruz ateşi göğe yükseldikçe,

Asırlardır pas tutan tüm alemi harlandırdı.


Alplar atladı o harlı alevlerin üzerinden,

Göğüslerinde dört yüz yıllık o ağır öfkeyle.


Destanlar fısıldaşır şimdi,

Aradan geçse de binlerce kış,

Binlerce dumanlı yıl;

Türk'ün bu görkemli şahlanışı,

Evrenin alnında lekesiz ve ebedi kaldı.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ergenekon Zamanın Sarı Saçları

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık