Kiminin Parası Kiminin Duası
Çocukken zengin değildi.
Cebinde bozuklukların birbirine çarparken çıkardığı
küçük bir ses vardı yalnızca;
bir de eve dönerken
hangi hurdanın kaç para edeceğini hesaplayan gözleri.
Bakır tel,
eski demir,
kırık sandalye ayağı,
bir köşede unutulmuş soba borusu...
Dünyanın işe yaramaz sandığı ne varsa
onun harçlığıydı.
Bazı günler
mezarlığa giderdi.
Elinde plastik bir bidon,
omzunda günün yorgunluğu.
Mezar taşlarının arasından geçer,
kurumuş toprağın başında duran insanlara sorardı:
— Sulayayım mı?
Kimi para verirdi,
kimi teşekkür ederdi,
kimi başını çevirip ağlamaya devam ederdi.
O zamanlar anlamazdı.
Bir mezarın başında ağlayan insanın
aslında toprağa değil,
toprağın altında kalan hayatına baktığını.
O gün de
güneş mezar taşlarının üzerine
solgun bir ışık bırakmıştı.
İki mezarın arasında
küçük bir kız oturuyordu.
Ayakkabılarının uçları toprağa gömülmüş,
elleri dizlerinin üzerinde,
başını eğmişti.
Çocuk yanına yaklaştı.
— Mezarları sulayayım mı?
Kız başını kaldırdı.
Gözlerinde çocuklara ait olmayan
uzun bir gece vardı.
— Param yok, dedi.
Çocuk bidona baktı.
Sonra kıza.
Gülümsedi.
— Kiminin parası,
kiminin duası.
Kız hiçbir şey söylemedi.
Çocuk iki mezarı da suladı.
Su toprağa değdikçe
küçük çukurlar doldu,
kurumuş çiçeklerin rengi koyulaştı.
Sonra kız ona baktı.
— Sen annenle babanın kıymetini biliyor musun?
Çocuk omuz silkti.
— Biliyorum.
Bunu söylerken
henüz hiçbir şey bilmiyordu.
Kız başını eğdi.
— Bir gün anlayacaksın.
Çocuk uzaklaşmaya başladı.
Mezarlığın demir kapısına geldiğinde
nedense durdu.
Bir şey,
içinde küçük bir taş gibi
yerinden oynamıştı.
Arkasına baktı.
Kız yoktu.
İki mezar,
birkaç kuru yaprak,
ıslak toprak...
Hepsi buydu.
Koşarak geri döndü.
Mezarların arasında
kimse yoktu.
Kızın oturduğu yerde
yalnızca iki küçük ayak izi vardı.
Sonra hayat başladı.
Okul.
Kavgalar.
Kardeşlerin birbirine bağırdığı akşamlar.
Annenin mutfaktan yükselen sesi.
Babanın eve yorgun dönmesi.
Bazı zamanlar masada biriken faturalar.
Kapıların sert kapanması.
Bazen sofrada sessizlik.
Bazen herkesin birbirinden sakladığı
küçük kırgınlıklar.
Çocuk büyüdü.
Bir gün
evden çıkarken annesi:
— Geç kalma, dedi.
O da:
— Tamam.
dedi.
Bir başka gün babası
aynı eski cümleyi kurdu:
— Kendine dikkat et.
O da:
— Ederim.
dedi.
Kardeşleri büyüdü.
Ev küçüldü.
Dünya büyüdü.
Ve çocuk,
bir zamanlar harçlık çıkardığı elleriyle
artık kendi hayatını taşımaya başladı.
İşe girdi.
Sabahları karanlıkta uyandı.
Akşamları
başkasının saatine göre eve döndü.
İlk maaşını aldığında
uzun süre paraya baktı.
Artık hurda toplamasına gerek yoktu.
Artık mezar sulamasına da.
Hayat,
çocukken çözemediği bütün soruların
cevabını parça parça önüne koyuyordu.
Bir gün iş arkadaşlarından biri
babasını kaybetti.
Adam,
telefonu kapattıktan sonra
uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Bir başkası annesini kaybetti.
Cenazede herkes ağlarken
o adamın cebinden çıkan telefon
çaldı.
Açmadı.
Telefon sustu.
Sonra tekrar çaldı.
Adam ekrana baktı.
Annesinin adı hâlâ kayıtlıydı.
Ama artık
o isim hiçbir yere gitmiyordu.
İşte o an
çocukluğundan kalma
bir görüntü geldi aklına.
İki mezar.
Islak toprak.
Bir bidon.
Ve küçük bir kız.
“Kiminin parası,
kiminin duası.”
Sonra başka bir cümle:
“Annenle babanın kıymetini biliyor musun?”
İlk kez
o günkü çocuğun verdiği cevaptan utandı.
Biliyordum sanmıştım.
Meğer yalnızca
yanımda olduklarını biliyormuşum.
İnsan bazen sahip olduğu şeyi
kaybetmeden önce değil,
başkasının kaybına bakarken tanıyordu.
O gece eve gitti.
Kapıyı açtı.
Annesi mutfaktaydı.
— Geldin mi?
dedi.
Babasının sesi salondan geldi:
— Yemek yedin mi?
Kardeşi odasından bağırdı:
— Abi!
Hepsi aynı evdeydi.
Aynı sesler.
Aynı duvarlar.
Aynı hayat.
Çocuk kapının yanında öylece kaldı.
Yıllardır ilk kez
evinin sesini duyuyordu.
Annesinin tabaklara çarpan kaşığını,
babasının öksürüğünü,
kardeşinin odasında açılıp kapanan çekmeceyi...
Bir evin
ne kadar büyük olduğunu
o gece anladı.
Metrekareyle ölçülmüyordu.
İçindeki seslerle ölçülüyordu.
Annesine sarıldı.
Kadın şaşırdı.
— Ne oldu sana?
Çocuk cevap vermedi.
Çünkü bazı cevaplar
söylendiğinde küçülür.
Babasının yanına gitti.
Elini tuttu.
O elleri ilk kez
bir babanın elleri olarak gördü.
Çocukluğunda kendisini taşıyan,
hastalandığında alnını yoklayan,
kendi yorgunluğunu cebine koyup
çocuklarının önüne ekmek bırakan
o elleri.
Ve yıllar önce
mezarlıkta oturan kız çocuğunu düşündü.
Kimdi?
Neden oradaydı?
Nereye gitmişti?
Bilmiyordu.
Ama bir şeyi biliyordu:
O kız,
hayatının en önemli cümlesini
ona çocukken söylemişti.
Ve çocuk,
o cümleyi anlamak için
yıllarca büyümek zorunda kalmıştı.
Ertesi sabah
mezarlığa gitti.
Elinde eski bir bidon vardı.
İki mezarın arasına baktı.
Toprak kuruydu.
Çocuk eğildi.
Suyu yavaşça döktü.
Sonra başını kaldırıp
boşluğa baktı.
— Geç kaldım, dedi.
Rüzgâr
mezar taşlarının arasından geçti.
Cevap vermedi.
Belki kız hiç yaşamamıştı.
Belki gerçekten oradaydı.
Belki de bazı çocuklar
insanın hayatına girmek için doğar,
sonra bir daha görünmeden gider.
Çocuk bidonu yere bıraktı.
Mezarlığın kapısına doğru yürürken
telefonu çaldı.
Annesiydi.
Açtı.
— Oğlum, akşam erken gelir misin?
Bir an sustu.
Sonra gülümsedi.
— Gelirim anne.
Telefonu kapattı.
Gökyüzü akşamüstüne dönüyordu.
Mezarların üzerine
uzun gölgeler düşüyordu.
Ve çocuk ilk kez
ölülerin arasında değil,
yaşayanların kıymetini bilerek
eve dönüyordu.
Bazı insanlar
hayatımıza bir kez girer.
Bazılarıysa
bir daha hiç görünmez.
Ama söyledikleri,
insanın içinde yıllarca yaşar.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.