Gizli Bilgenin Güncesi
Kırık camlar ve dilsiz sokaklardan doğan bir varoluş sancısı
Burada değilim.
Ama bir cesedin başında pilleri oksitlenmiş fenerin can çekişmesinde,
paslı bir tren rayının genzinde biriken metalik dilsizlikte
ve gece yarısı aniden fren yapan bir kamyonun farında titreyen tozlarda
beni bulabilirsin.
Adım sanım yok,
ceplerimde vize niyetine buruşturulmuş boş kâğıtlar.
Varlığım;
gırtlakta kuruyup kalan,
yutulamayan ekşi tükürükte.
Görünmek, vitrinlerin önünden geçmek hiç bana göre olmadı.
O çiğ ışıklar insanın derisini kurutup soyuyor,
geriye sadece üstümüze iliştirilen fiyat etiketleri kalıyor.
Bilinmek, parmakla gösterilmek de istemedim;
ne zaman bir şeye ad koyup kutsasalar,
hemen arkasından paslı çivilerle bir çit çakıp
bizi o sınırların gölgesinde hizaya dizdiler.
Kitleleri peşinden sürükleyen bir çığlık değilim ben,
boş bir su sarnıcında patlayan kuru yankıyım sadece.
Ezberlenecek bir dogma da vaat etmiyorum,
parmak uçlarından sızan o tekinsiz, soğuk ürpertiyim belki.
Karın üzerinde yürürken arkamda
derin çukurlar, kibirli izler bırakmam;
ama o postal izlerinin ezdiği çamurdaki çaresizlik gelir,
ciğerlerimin en ücra köşesine oturur.
Bu dünya, meydanlarda kusana kadar bağıran
hilekâr tellalları baş tacı etti.
Bense bir çay ocağında,
dudaklarının kenarında kurumuş kan lekesiyle susan
dilsizlerin yanına çöktüm.
Hakikat, megafonların küflü, geniş ağzından dökülmez;
namlunun ucu göğse dayandığında çekilen
o son, daracık ve yalın nefestir.
Bazıları arkamdan “bilge” diye fısıldamış,
oysa ben sökülen ömrünü teyelleyemeyen
yorgun, ihtiyar bir terziyim.
Kimsenin önüne kürsü kurup akıl satmadım.
Zalim ile kurbanın tam ortasındaki
buz tutmuş, ağır saniyeydim sadece.
Sorulara bilerek, inatla cevap vermedim;
kendi içlerindeki dipsiz kuyulara bakarken
başları dönsün, ayakları yerden kesilsin istedim.
Karanlıktan hiç korkmadım.
Göz bebeklerimin ancak zifiri karanlıkta
bir jilet gibi keskinleştiğini erkenden anladım.
Göz alan aydınlığa da hiç prim vermedim;
tepede dikilen güneş,
arkanda seni kovalayan bir gölge bırakmadan
yürütmez bu sokaklarda.
Yürüdüm,
asfaltı bile incitmekten korkarak,
tabanlarım sızlaya sızlaya yürüdüm.
Konuştum,
ama sözlerim kış günü bir tren camına üflenen buhar gibi
anında eriyip gitti.
Şah damarı ile satırın ağzı arasındaki kıl payı,
tekinsiz boşlukta,
yalnızca gözünü kırpmadan hayata bakabilenlerin
fark edeceği derin bir sızıda yaşadım.
Bir komutan değilim ben,
arkamda bir et yığını sürüklemedim.
Bir adamın, köprünün eşiğindeyken
soğuk demiri tutan parmaklarını gevşetebildiysem,
tek zaferim budur.
Varım.
Sadece göğüs kafesinde bir yangınla uyanıp
suyunu bulamayanlar için.
İşte bu,
isimsiz bir adamın yırtık güncesidir.
Ne cildi vardır.
Ne yaldızlı bir kapağı.
Ne bir marşı.
Ne de gölgesine sığınacağı bir bayrağı.
Bu sayfayı çevirenler,
parmaklarına batan o görünmez cam kırıklarında
aslında kendi yüzlerinin
darmadağınık hâlini görecekler.
Aynadaki çatlağın ta kendisiyim.
Siz,
sokak lambaları teker teker sönerken
içinizdeki çıtırtıyı nihayet duyduğunuzda,
bizi çoktan kurşuna dizmiş olacaklar.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu