Zihnimin Laneti
Benim kafamda bir şehir var,
geceleri bütün sokakları aynı anda yanıyor.
Her köşesinde doğmamış bir şiir,
her penceresinde henüz söylenmemiş bir cümle.
Ve ben,
kendi zihnimin kalabalığında
hangi yangına yetişeceğimi bilmeyen bir itfaiyeci.
Bazen yolda geliyorlar.
Bir kaldırım taşına basıyorum,
dünyanın bütün düzeni bir anda değişiyor.
Bir fikir düşüyor içime,
öyle sıradan değil;
sanki Tanrı, evrenin arka kapısını aralayıp
bana yanlışlıkla kendi notlarını gösteriyor.
Yürüyorum.
İçimde bir romanın ilk cümlesi,
bir şiirin son dizesi,
insanın ömrü boyunca bir kez bulabileceği
o lanet olası hakikat...
Sonra bir araba kornası.
Bir telefon.
Birinin omzuma dokunuşu.
Ve fikir,
kafamdan uçan ürkek bir kuş gibi
şehrin gürültüsüne karışıyor.
Eve vardığımda hatırlıyorum yalnızca
bir şeyin güzel olduğunu.
Ne olduğunu değil,
yalnızca güzelliğinin içimde bıraktığı sızıyı.
İşte en kötüsü bu:
İnsan bazen kaybettiği şeyin adını bilmez,
ama yokluğunu bütün isimlerden iyi tanır.
Bazen bir dostla oturuyorum.
Çay soğuyor, akşam koyulaşıyor,
masanın üzerinde hayat,
ucuz bir küllükte sönen sigara kadar sıradan.
Tam o sırada zihnimde bir kapı açılıyor.
Bir cümle beliriyor;
öyle bir cümle ki
yıllardır aradığım bütün kelimeler
bir anlığına aynı bedende buluşuyor.
Söylemiyorum.
Karşımda biri var,
sohbetin bir ritmi var,
İnsan bazen bir düşünceyi yakalamak uğruna
başka bir insanın gözlerini yarıda bırakamıyor.
İçimden kendime söz veriyorum:
Birazdan yazacağım.
Ah, şu birazdan...
İnsanın kendine söylediği en zarif yalan.
Ne bir vedası var ne de mezar taşı;
yalnızca her gün biraz daha eksilen
koca bir ömrü var ardında.
Sohbet bitiyor.
Eve dönüyorum.
Masaya oturuyorum.
Kâğıt bembeyaz.
Zihnimdeyse az önce bir imparatorluk vardı;
şimdi tahtı devrilmiş,
sarayın yerinde birkaç kırık taş.
Hatırlayamıyorum.
Bir dostun yüzünü hatırlıyorum,
çayın tadını, sokağın ışığını,
hatta masada duran bardağın çatlağını...
O cümleyi değil.
Sanki beynim bana bir hazine göstermiş,
sonra gözlerimi bağlayıp
onu kendi ellerimle gömmemi istemiş.
Yalnızlıkta daha beter bu lanet.
İnsan yalnızken
kendi zihninin sesini kısmayı öğrenemiyor.
Gece üç.
Duvarın dibinde ince bir karanlık,
pencerenin dışında uykusuz bir sokak,
masada yarım kalmış bir defter.
Ve düşünceler...
Birbirinin omzuna basarak yükseliyorlar.
Biri daha doğmadan öteki ağlıyor.
Bir fikir, ötekini doğuruyor;
öteki, üçüncüsünü öldürüyor.
Kelimeler kafatasımda
kapıları kırılmış mahkûmlar gibi.
Bir şiir başlıyor içimde,
tam son dizesine yaklaşırken
başka bir şiir gelip ilkini boğuyor.
Sonra bir düşünce daha.
Daha keskin.
Daha derin.
Daha önce hiçbir insanın
tam o biçimde düşünmediğine inandığım kadar yeni.
Eskisini bırakıyorum.
Yenisine koşuyorum.
Onu da bırakıyorum.
Zihnim bir şey üretmiyor yalnızca;
ürettiği her şeyin cenazesini
bir sonraki fikrin ellerine veriyor.
Sabaha karşı masamda oturuyorum.
Önümde boş kâğıtlar,
içimde birbirini unutan mucizeler.
Ve anlıyorum:
Ben fikirlerin sahibi değilim.
Ben onların uğrayıp geçtiği
bir tren istasyonuyum.
Her gece yüzlerce yolcu geliyor,
hiçbiri biletini göstermiyor,
hiçbiri nereye gittiğini söylemiyor.
Ben yalnızca seslerini duyuyorum.
Sonra tren kalkıyor.
Bazen eski şiirlerimi açıyorum.
Bir zamanlar içimde fırtınalar koparan dizeler,
şimdi bir başkasının yazdığı şeyler gibi duruyor karşımda.
Okuyorum.
Ben bunu mu yazmışım?
Bir an gurur duyuyorum kendimle.
Ardından korkuyorum.
Biliyorum:
Bir zamanlar zihnimden geçen daha büyük bir şey vardı.
Belki de hayatımın en iyi dizesi.
Belki bir insanın ömrünü değiştirecek tek cümle.
Belki kendimi bile kurtarabilecek
o küçücük, o korkunç hakikat.
Ama yazmadım.
Ve şimdi hatırlamıyorum.
İşte pişmanlık dediğin,
geçmişe dönüp bir şeyi değiştirememek değil yalnızca;
geçmişte kendin olan bir adamın
elinde bir hazineyle yanından geçip gittiğini görmek.
Arkasından bağırmak istiyorum:
Yaz onu!
Bir kaldırımın ortasında dur!
Sohbeti yarıda kes!
Uykunu böl!
Dünyanın senden beklediği her şeyi
bir dakikalığına unut!
Yaz!
O fikir bir daha gelmeyebilir.
Sesim geçmişe ulaşmıyor.
O adam çoktan gitmiş.
Üstelik en acısı şu:
O adam bendim.
Şimdi cebimde küçük bir defter taşıyorum.
Bir tür muska.
Bir tür kefen.
Bir tür itiraf.
Aklıma ne gelirse yazıyorum;
otobüste, sokakta, birinin konuşmasının ortasında,
gecenin en savunmasız yerinde.
Bazen tek kelime.
Bazen yarım bir cümle.
Bazen ne demek istediğimi
benim bile anlayamadığım birkaç çizgi.
Yine de yazıyorum.
Zihnimin bana sunduğu şeylere
artık güvenmiyorum.
O, kendi mucizelerini bile unutan
kaprisli bir tanrı.
Bana gökyüzünü veriyor,
sonra gözlerimi başka tarafa çeviriyor.
Bana ateşi veriyor,
sonra ellerimi suya sokuyor.
Bana bir ömür yetecek kadar fikir veriyor
ve hepsini bir ömrün içine sığdıramayacağımı
bile bile yapıyor bunu.
Belki de lanet tam olarak budur:
İçinde koca bir dünya taşımak
ama her sabah o dünyanın
biraz daha eksildiğine uyanmak.
Ve ben hâlâ yazıyorum.
Biliyorum,
bir gün zihnimde öyle bir fikir doğacak ki
onu da unutacağım.
Belki de en güzel şiirim olacak.
Belki bütün hayatımın anlamı.
Belki yalnızca üç kelime.
Ama o gün,
o fikir karanlığın içinde son kez parladığında,
elim defterime yetişemezse...
İşte o zaman anlayacağım:
İnsan bazen bir hayatı yaşamayı kaçırmaz.
Bir hayatın içinden geçerken
kendi olabileceği bütün ihtimalleri kaybeder.
Ve hiçbir mezarlıkta yazmaz bu.
Unutulan fikirlerin mezarı yoktur.
Onlar insanın içinde gömülür,
sessizce çürür,
bir daha hatırlanmayacakları için değil...
Bir zamanlar var olduklarını bile
kimse bilmeyeceği için.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu