Gökyüzü Masalları 12 İsim Töreni
Evvel zaman içinde, ahir mekân içinde...
Harman kalkar yel içinde, ferman yazar dane içinde.
Develer tellal, pireler berber iken, karıncalar sofra kurarmış.
Kalbi güzel olana koca masallar kırıntıya sığarmış.
Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Altı ay bir güz gittim. Dönüp arkama baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim.
Bir varmış, bir yokmuş.
Dağların koynunda, gözlerden uzak, gönüllere pek yakın bir vadi varmış.
Çiçekleri bol, toprağı yumuşak, sabahları çiğ kokan bir vadi.
Ve o vadide toprağın altı üstünden kalabalıkmış.
Yol yol, ambar ambar...
Karıncaların kadim yurduymuş orası.
Bu vadiye dair göklerde bile yankılanan bir efsane dilden dile söylenir dururmuş.
Bir zamanlar buradan koca ordular geçmiş de tek bir karınca incinmemiş.
Çünkü o gün bugündür karıncalar incecik yürürmüş. İncitmeden yürüyenleri kimsenin incitmeyeceğini de o zamanlardan öğrenmişler.
O günden beri karıncalar, yeryüzünün en küçük sesinin bile göklerden işitildiğini bilirmiş.
Vadinin kıyısında, yol üstünde yan yana iki ağaç dururmuş.
Yaşlı bir söğüt dallarını yere eğmiş. Hemen dibinde genç bir çınar başını göğe dikmiş.
Biri gölgesini toprağa serer, diğeri dallarını yıldızlara uzatırmış.
Neden yan yana durduklarını ne soran olmuş ne de bilen.
Bir sabah gün ağarırken havada bir koku asılı kalmış.
Vadinin derinliklerinde yaşayan ak bıyıklı, yaşlı bilge bir karınca başını kaldırmış.
Burnuna gelen kokuyu çok eskiden tanıyormuş.
Yaşlı bacakları kendiliğinden yola koyulmuş. Toprağın altındaki uzun yollardan geçmiş, karanlık dehlizleri aşmış, yeryüzüne açılan kapıdan çıkmış ve kokunun geldiği yere, söğüde doğru yürümüş.
Tam o vakitte vadiye inen yolda bir adam görünmüş.
Omzunda heybesi varmış. Heybesinde sımsıcak bir şey taşıyormuş.
Kokusu kendinden önce gidiyor, otları uyandıra uyandıra vadiye iniyormuş.
Sıcak koku rüzgâra karıştığı anda usul usul kendi hikâyesini fısıldamaya başlamış.
Koku havada yayıldıkça zaman da geriye, çok daha eski günlere, o kokunun ilk doğduğu vakitlere doğru kayıvermiş.
Kokunun götürdüğü o eski zaman bir yaz sonuymuş.
Hani danenin o tepesindeki altın tacın güneşte son kez ışıldadığı vakit.
Bir sabah tarla yolunda o tanıdık gölge yeniden belirmiş.
Omzunda heybesi, yüzünde gülümseyişiyle Sultan'ın habercilerinden Ekinci'ymiş bu gelen.
Dane onu ta uzaktan tanımış.
O avucu unutur mu hiç?
"Vakit geldi." demiş Ekinci, yumuşacık, tatlı, huzurlu sesiyle. "Sofra kuruluyor."
Rüzgâr yaklaşmış. Ne sertmiş ne de aceleci.
Dane zümrüt kaftanını bir emaneti sahibine verir gibi bırakmış.
Kaftanı rüzgârın kollarında döne döne süzülüp gitmiş.
Ardından yol, daneyi asırlardır dönüp duran eski bir değirmene getirmiş.
Değirmen aldığını incecik yapar ama asla ziyan etmezmiş.
Dane orada en son sakladığını da bırakmış.
Kendi şeklini.
Değirmene altın sarısı bir dane girmiş. Oradan bembeyaz yeni bir kaftana bürünerek çıkmış.
Tahta bir tekneye konduğunda beyazlığının içinde çok eski bir buluşma isteği uyanmış.
Sanki en sevdiğini özler gibi bir istek.
Susamış.
Daha çağrısı dinmeden uzaktan bir cevap gelmiş bu isteğine.
Bilge Su gelmiş.
Sözünü yine tutmuş.
Birbirlerine dokundukları anda ikisi de aynı şeyi hissetmiş.
Çok eski bir aşinalık.
Suyun koynunda gözden kaybolan Akcevher de varmış.
Maya ise yaklaşmış ve nefesini içlerine üflemiş.
Dane, Bilge Su, Akcevher ve Maya kendi sınırlarını, kendi adlarını bıraktıklarında tek bir vücut olmuşlar.
Usta eller onları yoğurmuş, beklemişler, kabarmışlar.
Ocak yakılmış.
Ocağın ateşi hamura dokunduğu anda Maya'nın daha önce haberini verdiği o dürülü ferman açılıvermiş.
Sultan'ın danenin içine katlayıp sakladığı, ucu bucağı görünmeyen incecik kadim ferman ocakta kat kat çözülmüş.
Ferman kâğıda değil, havaya yazılmış.
Gözler görmeden hissedilsin diye.
İçinde ne varsa kokuya dönüşmüş.
Sıcak ekmeğin o buram buram kokusuna...
Bacadan yükselmiş, rüzgâra binmiş, kapı kapı gezmeye başlamış.
Kim o kokuyu duyduysa durmuş.
Hiç yaşamadığı bir şeyi hatırlar gibi olmuş.
Havada görünmez bir ferman titriyormuş.
Okumayı bilen onun sırrını okurmuş.
Bilmeyen de o kokuyu yine de çok severmiş.
Derken sofra kurulmuş.
Göğün ve yerin hep bildiği ama dillendirmediği o an gelip çatmış.
İsim okunmak üzereymiş.
Sultan'ın kadim habercileri Güneş, Yağmur ve Rüzgâr, ocağın etrafında saf tutmuş.
O an bir ağızdan, gökleri titreten ama bir karıncayı bile incitmeyen o muazzam nida yankılanmış:
"Müjdeler olsun! Vakit tamam oldu. Emanet sahibini buldu. Sofra kuruldu. Asırların mührü şimdi açılıyor!"
Ocaktan altın kabuklu, buğusu tüten bir somun çıkmış.
Ekinci hiçbir şey söylemeden somunu bölmüş.
İlk lokmalar ağızlara vardığında danenin sabrı, Bilge Su'nun kadim çağlardan beri taşıdığı sırlar, yıldızların Akcevher'e emanet ettiği bilgiler ve Maya'nın nefesi, ilk lokmayla insanın içine karışmış.
O büyük buluşmanın vakti gelmiş.
İsim töreni için kurulan kutlu sofranın başında yedi kat göğe ve yedi kat yere o isim okunmuş:
Şükür.
Bu, öylesine bir kelime değilmiş.
Toprağın göğe, suyun ateşe, zerrenin yıldızlara, karıncanın merhamete teşekkür edişiymiş.
İnsanın bütün varlığını titreten, yerle gök arasındaki uzaklığı tek bir lokmanın içinde eriten, tarif edilmez bir hâlmiş.
Sultan onu harflerle yazmamış.
Bütün kalplere saklamış.
Gün biraz yükselirken Ekinci, ocaktan çıkan somunlardan birini ayırmış, heybesine koymuş ve vadiye inen yola düşmüş.
İşte o sabah havada asılı kalan sıcak koku, o fermanın yankısı, somundan hâlâ yükseliyormuş.
Ekinci söğüde vardığında durmuş.
Önce yaşlı ağaca uzun uzun bakmış. Sonra hemen dibindeki genç çınara...
Elini çınarın gövdesine koymuş.
Hiçbir şey söylemeden Özlenge diyarına gidip döndüğü o eski hatırasına gülümsemiş.
Sonra söğüdün dibine, o çok iyi tanıdığı gölgeye oturmuş.
Bu sefer bambaşka bir oturuşla heybesini açarken küçücük bir kırıntıyı toprağa, bu sefer biraz da bilerek düşürmüş.
Tam o sırada otların arasından ince ince adımlarla ak bıyıklı, yaşlı Bilge Karınca çıkagelmiş.
Ta şafaktan beri kokunun peşinde yürüyen karınca, kırıntının başında durmuş.
Uzun uzun bakmış.
Bu mührü daha önce iki kez görmüştü.
Bir kez çok eski zamanlarda, tam bu gölgede, yorgun bir elden düşen bir kırıntının üzerinde...
Bir kez de bir ambarda, sarı gömlekli danenin göğsünde.
"Okumasını bilmiyorum." demişti o gün.
Ömrü o yazının sırrını merak etmekle geçmişti.
Şimdi ise kırıntıyı sırtına alırken okumasına gerek kalmamış.
Çünkü lokmanın üzerindeki mühür kendini söylermiş.
Ekinci yarı kapalı gözleriyle onu seyrediyormuş.
O eski gülümseyiş yüzüne kendiliğinden yerleşivermiş.
Heybesindeki somundan büyükçe bir parça koparmış ve usulca karıncanın yoluna bırakmış.
"Yine bunu da al." demiş yumuşacık.
Ve bu sefer, çok şey bilen ama söylemeye gerek duymayanların yaptığı gibi, yaşlı karınca başını kaldırmış.
O yorgun, o güzel yüze bakmış ve çok eski bir efsaneyi hatırlamış.
Çok eskilerden kendisine gülümseyen, incitmeyen bir yüzü.
Karıncalar unutmazmış.
Söğüdün gölgesinde Ekinci sırtını ağacın gövdesine vermiş.
Gözleri yavaşça kapanmış.
Başının üstünde söğüt hışırdıyormuş.
Hemen yanı başında, bir zamanlar iki karıncanın gösterdiği yere gömülen siyah çekirdekten büyüyen genç çınar, dallarını yıldızlara uzatıyormuş.
Yaşlı söğütse gölgesini yere sermiş.
İkisi de ne çok şey biliyormuş ama sırların da sadece gerçek sırdaşlara söyleneceğini biliyorlarmış.
O gece vadinin derinliklerinde minicik bir sofranın başında yaşlı karınca, yavrularının yavrularına bir masal anlatmış.
Bir kırıntının masalıymış bu.
Bir danenin, yolcunun merhametinin, gülümseyişin, bir kokunun ve bir ismin masalı.
Çok çok eski çağlarda yazılmış masalını...
O masal çok eski zamanlardan beri aynı vadide hep anlatılırmış.
Yuvadan yuvaya, kırıntıdan kırıntıya...
Kimileri der ki:
"Yaşlı karıncanın anlattığı masal o kırıntıdan da eskiymiş. Masalın başındaki gülümseyiş ise hepsinden eski."
Karıncalar bilirmiş ama söylemezmiş.
Kim bilir, belki bu gece de altı üstünden daha kalabalık bir yerlerde hâlâ anlatılıyordur.
Derken gökten üç elma düşmüş bu gece.
Biri heybesinde merhamet taşıyan Ekinci'nin avucuna...
Biri şükrün sırrını bilen Bilge Karınca'nın yoluna...
Biri de merakla dinleyen güzel kalpli yavrularımın yastığına.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu