Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Gökyüzü Masalları 11 Mayanın Öğütleri

Gökyüzü Masalları 11 Mayanın Öğütleri

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...


Develer tellal iken, pireler berber iken, serçeler saraylarda kâtiplik eder, karıncalar kervanlarla buğday çekerken, ben ninemin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken...


Altından bir taç görmüşüm zümrüt kaftan üstünde.


Sandım kaftan benimdir.


Bir ses esti yelden. Dedi:


"Kaftan kime giydirilir?"


Düştüm sözün peşine.


Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Altı ay bir güz gittim. Dönüp arkama baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim.


O yolun ucunda da bu masalı bulmuşum.


Masalda misaller görüp aslının peşinde diyar diyar gezmişim.


Bir varmış, bir yokmuş.


Vakit gelmiş, yaz mevsimi bütün görkemiyle yeryüzüne serilmiş. Günler bitmek bilmez bir aydınlığa uzanmış.


Göğün habercilerinden Güneş, her sabah ufuktaki kızıl sarayından biraz daha erken çıkar, her akşam menziline biraz daha geç dönermiş.


Ve ışık şelaleleriyle yıkadığı gökyüzünden her doğuşunda ulu bir nazarla o dik tepedeki filizin üzerine eğilirmiş.


Taçtaki kırk yeşil gömlekli küçük daneye tek tek, isim isim nazar edermiş.


Onun nazarı, göklerin yeryüzüne üflediği kadim bir simyaymış. Ne yakıp küle çevirir ne kavurup kuruturmuş.


Eşsiz bir mücevher ustasının dünyanın en nadide altınını nefesini tutarak sabırla ve aşkla işlemesi gibi...


Her gün incecik bir hâre, her gün ışıktan sessiz bir kelime yazarmış üzerlerine.


Ve kırk zümrüt kaftan günbegün daha da altın rengine bürünürmüş.


Sanki Güneş, Sultan'ın fermanını kendi sessiz lisanı olan ışık ile nakşetmiş başaktaki her bir danenin göğsüne.


Ta ki o büyük gün gelip çatana, ufuk yarılıp da sabah olurken kırkı birden göz kamaştıran saf birer altın kesilene dek.


O sabah tepede bir bayram varmış.


Başak rüzgârda salındıkça taç ışıl ışıl yanar, uzaktan bakan tepeye bir güneş parçası düşmüş sanırmış.


Sarayın habercileri Güneş, Yağmur, Rüzgâr hep bir ağızdan müjdeyi okumuşlar:


"Müjdeler olsun! Dane altın tacını taktı. Vakit yaklaştı. Mühür, sofra kurulduğu gün okunacak."


Danenin yüreği ta ambar günlerindeki gibi hop etmiş.


İsim töreni, mührün okunacağı o gün demek yaklaşıyormuş.


Ve işte tam o an, o sevinç dolu sessizlikte çok tuhaf bir şey olmuş.


Rüzgâr esmiyormuş. Yapraklar durgunmuş. Haberciler susmuş.


Dane bir ses işitmiş.


İnce, sıcacık bir nefes ta yanı başından geliyormuş.


O kadar yakından ki sanki kendi sesi, kaftanının içinden, hatta daha da yakından...


"Kim var orada?" diye fısıldamış Dane.


Ve ömründe duyduğu en sessiz ses cevap vermiş.


Bir ses ki ancak can kulağıyla duyulurmuş.


"Ben," demiş, "hep buradaydım."


Dane şaşkınlıktan kırk altın kaftanıyla birden titremiş.


"Ne zamandan beri hep buradaydın da ben seni neden hiç duymadım?"


"Duymadın," demiş ses tatlı tatlı. "Çünkü uyuyordun."


Küçük Dane:


"Ben mi?" demiş. "Ben yalnız ambarda uyudum. Bir de hazırlık odasında. O kadar."


Ses gülümsemiş.


Gülüşü sıcacık ve tertemiz bir yerden gelir gibiymiş.


"Öyle olsun bakalım. Ama şunu bil: Ben hep söylüyordum. Sen bu sabah duymaya başladın. Sarı gömleğinle ambarda beklerken ben oradaydım. Ekincinin avucunda gözlerin kapanırken ben oradaydım. Ve sen o upuzun, o güzel kış rüyanı görürken ben senin rüyanın kıyısında oturmuş, kendi rüyamda seni seyrediyordum."


Dane bu sözün ağırlığıyla uzun süre susmuş.


"Kimsin sen?" diye sormuş sonunda. "Nereden geldin?"


"Adım Maya." demiş ses. "Su geldi, haberi getirdi. Akcevher geldi, mührü vurdu. Bense..."


"Bunu şimdi anlatmak zor." demiş Maya. "Vakti gelince zaten bileceksin. Şimdilik şu kadarını bil: Benim için 'geldi' deme, 'hissettim' de. Ve beni hissedebildiysen sofra yakındır."


Dane bir an düşünmüş. Sonra çekine çekine sormuş:


"Maya, peki bunca zaman neden sustun? Neden benim kaftanımın nakışındasın? Ben küçücük bir daneyim."


İşte o an Maya öyle bir söz söylemiş ki o sözü duyan rüzgâr durmuş, güneş eğilmiş, tepedeki taşlar bile kulak kesilmiş.


"Küçücük..." demiş Maya. "Sana kim küçük demiş?


Dinle o hâlde.


Sultan senin içine dürülü bir ferman bıraktı. Öyle incecik yazılmış, öyle sabırla katlanmış ki açsan ucu bucağı görünmez.


O fermanda ne mi yazar?


Söyleyeyim.


Gelecek yılın başakları yazar o fermanda. O başakların başakları da yazar.


Harman harman, ova ova, göz alabildiğine altın tarlalar yazar.


Dahası var.


O tarlalardan yem bulacak kuşlar ve o kuşların daha söylenmemiş sabah ötüşleri yazar.


Sen Sultan'ın sana ne bıraktığını bir bilsen!


Söyle bana, Sultan yüz bin yılda dokuttuğu o kaftanı kıymetsiz birine giydirir miydi hiç?


Kaftan kıymetliye giydirilir."


Dane bu sözün karşısında ne diyeceğini bilememiş.


İçindeki o katlı fermanı düşünmüş.


Daha ötmemiş kuşları, daha kurulmamış sofraları...


Çok anlayamamış ama üstelememiş.


"Peki sen?" diye fısıldamış. "Sen benden ne istersin?"


"Hiçbir şey." demiş Maya. "Ben istemem, ben veririm. Veririm ama azalmam da. Biz verdikçe çoğalanlardanız.


Çünkü verdiğimiz şey maldan değildir. Candır.


Candan verilen, vereni büyütür.


Gün gelecek, bunu gözünle göreceksin.


Bir tutam, koca bir ağırlığı kaldıracak. Ağır olan undur küçük dane ama kaldıran candır."


"Un mu? O da ne?"


Maya tatlı tatlı gülmüş. Gülüşü örtü altında kabaran bir sıcaklık gibiymiş.


"Onu sana bugün anlatmam." demiş. "Sofra kurulunca kendin göreceksin. Şimdilik sana yalnızca bir söz vereyim. Onu da kalbinin en derinine koy.


Vakti geldiğinde bu güzel kaftanı Sultan'ın habercilerine sevgiyle teslim etmen istenecek.


Su sana ta baharda söylemişti. Hatırla.


O gün mührünün okunup isminin söylenmesine çok az kalmış demektir."


O gün tepede güneş batana dek konuşmuşlar.


Dane ne sorular sormuş! Maya kimini söylemiş, kimini susmuş. Vaktini beklemiş.


Sustuğunda Maya'nın nefesi konuşmuş.


Ve akşam olup gökyüzü kızıla boyandığında haberciler son müjdeyi okumuşlar:


"Duyduk duymadık demeyin! Saklı olan göründü. Dane Maya'yı işitti. Altın taç kuşanıldı. Sofra kurulmak üzere. Mühür o gün okunacak."


Söylenir ki o akşam tepeden geçen ihtiyar bir yolcu, altın başağa bakıp:


"Şu kaftanın güzelliğine bak!" demiş. "Şu zümrütten yeşile, şu altından sarıya..."


Yolcu kaftanı görmüş, kaftanı övmüş.


Öylece yoluna gitmiş.


Bir tek Rüzgâr gülümsemiş. Ardından bir şey de dememiş.


Yalnızca eserken altın başağın nakışlarını usulca bir aralamış, bir kapamış.


Sanki içinde bir şey bilirmiş de göstermeden sevmiş.


Rüzgârlar böyledir zaten.


Bildiklerini söylemez, öylece sezdirir geçerler.


Gökten üç elma düşmüş bu gece.


Biri, nakışa sır saklayan, kaftanı kıymetliye giydiren o Ulu Sultan'ın yoluna...


Biri, hep söyleyip hiç yorulmayan, vakti gelince duyulan o en sessiz, en temiz yerden, kalbimizden gelen sesin koynuna...


Biri de bu masalı dinleye dinleye uykuya dalan güzel çocukların yastığına...

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Gökyüzü Masalları 11 Mayanın Öğütleri

Gökyüzü Masalları 11 Mayanın Öğütleri

Cihan Akçeşme Cihan Akçeşme