Çölün Alnına Düşen Nur
Hicaz’ın göğsünde bir gece yarıldı,
ne dağ yerinden oynadı ne deniz taştı.
Yalnızca bir yetimin kalbine sığan gök,
bir halkın karanlığına doğru yaklaştı.
Mekke, taşlarını ilk kez başka duydu;
Kâbe’nin çevresinde dönen zaman,
sanki asırlardır aradığı ismi
o gece kendi alnına yazdı.
Cebel-i Nûr, susuyordu.
Hira’nın kayaları sıcaktan çatlamış,
vadiler, kervanların ardından
ince bir toz gibi kapanmıştı.
Ve bir mağaranın dar karanlığında
insanın insana zulmünden daha ağır
bir sessizlik duruyordu.
Sonra bir ses geldi.
Ne hurma dalları alkışladı
ne kumlar ayağa kalktı.
Fakat gök, ilk kez yeryüzüne
bir kelime kadar yaklaştı.
Oku.
Ve o kelime, yalnızca bir kitaba açılmadı;
kız çocuklarının diri diri gömüldüğü
eski dünyanın mezarına da indi.
Bir annenin boğazında düğümlenen çığlığı
toprağın altından çekip aldı.
Kölenin boynundaki demiri gördü,
efendinin yüzündeki kibri söndürdü.
İnsanın insana üstünlüğünü değil,
insanın insana borcunu anlattı.
Ey Allah’ın Resulü,
Senin coğrafyan gül bahçesi değildi.
Burada bahar, her kapıyı çalmazdı;
yağmur, bazen bir duanın ömrü kadar
uzak kalırdı çatlamış topraklardan.
Burada hurma ağacı vardı;
kökleri susuzluğun kara hafızasına iner,
gövdesi güneşin altında
sabırla sertleşirdi.
Bir avuç gölgesi,
öğle vakti bir insanın bütün dünyasıydı.
Meyvesi, yolcunun cebinde taşınan
küçücük bir merhamet gibi
geceye kadar dayanırdı.
Sen de öyleydin belki:
Bir ümmetin bitmeyen yolculuğunda
azık edilen bir rahmet.
Kırılmış kalplerin avucuna bırakılan
küçük ama tükenmeyen bir hayat.
Tâif’te taşlandığında
üzüm bağları sana gölge olmadı.
Ayaklarından süzülen kan,
yolun tozunu koyulaştırdı.
O gün dağlar öfkeni taşısaydı
vadiler ateşle dolardı.
Ama sen, intikamın kapısını açmadın;
henüz doğmamış bir merhametin
belki bir gün o topraklarda
yeşereceğini düşündün.
İşte insanın aklını orada durduran şey bu:
Taş atanların elinde taş vardı,
senin elinde ise güç.
Ve sen,
gücün içinden merhameti seçtin.
Dünya bazen tam orada değişir;
bir insanın yapabileceği kötülükle
yapmamayı seçtiği kötülük arasında.
Necd’in bozkırlarında sâm ağacı
seyrek gölgesini taşlı toprağa sererken,
rüzgâr kuru dalların arasında
eski kabilelerin öfkesini dolaştırırdı.
Kum, her ayak izini saklar;
taş, her sırrı içine gömerdi.
Ama sen geldin, ey Nebî;
kabilelerin kan davasına
kardeşliğin adını öğrettin.
Birbirine kılıç çeken elleri
aynı duaya kaldırdın.
Çölün ortasında sınırlar vardı,
sen gönüllerin arasına köprü kurdun.
Medine’de hurma kütükleri
mescidinin direği oldu.
Dünya saraylar yükseltirken
sen toprağın üstüne
sade bir gölgelik kurdun.
Ve o gölgede oturan insan,
hükümdar da olsa yoksul da,
kendini bir başkasından büyük sanamadı.
Ne tuhaf bir ihtişamdı bu:
Bir hükümdarın tahtı yoktu,
ama yetimin başını okşayan eli
nice tahtlardan daha yüksekti.
Bir hazinesi yoktu,
ama bölüştüğü ekmek
açlığın karşısında bir medeniyet kuruyordu.
Senin büyüklüğün,
sana eğilen başların sayısında değildi;
senin önünde eğilen kibirlerin
bir daha doğrulamamasındaydı.
Ve horam çiçeği—
çölün tuzlu soluğuna,
yakıcı rüzgârına inatla tutunabilen
o narin hayat—
sanki Hicaz’ın gizli bir cümlesiydi.
Kimse ona bahçelerin kraliçesi demedi.
Kimse yapraklarına şiirler asmadı.
O, gösterişsizce yaşadı;
kökünü taşın dibine saldı,
çiçeğini kavurucu güneşe açtı.
Belki de bu yüzden
çölün bazı bitkileri
seni anlatmaya güllerden daha yakındır,
ey Resul.
Çünkü sen de
kolay zamanların çiçeği olmadın.
Sana gölge değil, taş düştü.
Sana alkış değil, inkâr geldi.
Sana açılan yolların çoğu
önce dikenle kapandı.
Ama sen, kuraklığın içinden
merhamet çıkardın.
Bir yetimin başında eğildin;
eğildiğin yerde insanlık yükseldi.
Bir yoksulun sofrasına oturdun;
oturduğun yerde servetin ölçüsü değişti.
Bir düşmanın yüzüne baktın;
baktığın yerde intikam
kendi gözlerinden utandı.
Sonra Medine’den bir yol uzandı,
Mekke’nin taş sokaklarına doğru.
Yıllar önce seni kovan şehir,
bir gün dönüşünü bekledi.
Aynı dağlar,
aynı kuru vadiler,
aynı göğün altında aynı Kâbe…
Fakat insan değişmişti.
Sen şehre başı dik bir fatih gibi değil,
şükrün ağırlığıyla eğilmiş bir kul gibi girdin.
Kılıçların gölgesinde büyüyebilecek
en büyük intikamı susturdun.
Bir zamanlar seni evinden çıkaranlara
affın kapısını açtın.
Ve çöl, o gün belki ilk kez anladı:
Kumun örttüğü her şey kaybolmaz;
bazı tohumlar karanlıkta bekler,
yağmurun değil, vaktin gelmesini.
Senin sözlerin de öyle yürüdü.
Kervanlarla, denizlerle,
geceyi delen kandillerle,
annelerin çocuklarına öğrettiği dualarla…
Bir hurma çekirdeğinin içinde
koca bir ağacın suskunluğu
nasıl saklıysa,
senin getirdiğin hakikatin içinde de
nice neslin sabahı saklıydı.
Ey Allah’ın Resulü,
Bugün Arabistan’ın üzerinden uçaklar geçiyor;
kumların altında petrol,
gökdelenlerin üstünde camdan güneşler var.
Kervanların yerini yollar aldı,
geceyi kandiller değil
şehirler aydınlatıyor.
Ama insanın içinde hâlâ çöller var.
Hâlâ kardeşinin lokmasına göz dikenler,
hâlâ güçsüzün sesini duymayanlar,
hâlâ bir çocuğun gözyaşından
daha kıymetli sayılan tahtlar var.
Ve insan, bazen kendi çağının ortasında
sana en çok ihtiyaç duyduğu yerde
senden en uzak yere düşüyor.
Belki de bu yüzden adını andığımızda
yalnızca geçmişe bakmıyoruz.
Bir yön arıyoruz.
Bir ahlâk, bir ölçü,
karanlıkta kaybolmamak için
bir insanın nasıl insan kalabileceğini soruyoruz.
Hicaz’ın gecesi hâlâ orada;
Hira’nın kayası,
hurmanın derin kökü,
horamın sessiz çiçeği…
Rüzgâr, kumların üzerinden geçiyor.
Ve çöl, hiçbir şeyi unutmayan
yaşlı bir kitap gibi kapanıyor.
Bir yerde ezan yükseliyor.
Ses, vadileri aşıyor;
dağların sert yüzüne dokunuyor,
hurma yapraklarının arasından geçiyor.
Sonra bir insanın göğsüne varıyor—
belki yorgun, belki günahkâr,
belki kendi karanlığında kaybolmuş.
Ve o insan, başını göğe kaldırmadan önce
içindeki taşı yere bırakıyor.
Çünkü senin mirasın
yalnızca bir çölün hafızasında değil,
insanın insana yeniden merhamet edebildiği
o ince, o zor, o mucizevi yerde yaşıyor.
Ey Muhammed,
Çölde açan her çiçek
güzelliğini yağmura borçlu değildir.
Bazı hayatlar,
en sert toprağın içinden
rahmetin ne demek olduğunu öğretir.
Sen geçtin bu dünyadan;
ardında bir saray değil,
bir istikamet bıraktın.
Ve Arabistan’ın kumları
her gece yıldızları örterken
her sabah yeniden açığa çıkarıyor:
Bir insanın ömrü bitebilir.
Bir ses uzaklaşabilir.
Bir ayak izi rüzgâra karışabilir.
Ama hakikat,
kökünü kalbe salmışsa—
çöl bile onu kurutamaz.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu