Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Çölün Alnına Düşen Nur

Hicaz’ın göğsünde bir gece yarıldı,

ne dağ yerinden oynadı ne deniz taştı.


Yalnızca bir yetimin kalbine sığan gök,

bir halkın karanlığına doğru yaklaştı.


Mekke, taşlarını ilk kez başka duydu;

Kâbe’nin çevresinde dönen zaman,

sanki asırlardır aradığı ismi

o gece kendi alnına yazdı.


Cebel-i Nûr, susuyordu.


Hira’nın kayaları sıcaktan çatlamış,

vadiler, kervanların ardından

ince bir toz gibi kapanmıştı.


Ve bir mağaranın dar karanlığında

insanın insana zulmünden daha ağır

bir sessizlik duruyordu.


Sonra bir ses geldi.


Ne hurma dalları alkışladı

ne kumlar ayağa kalktı.


Fakat gök, ilk kez yeryüzüne

bir kelime kadar yaklaştı.


Oku.


Ve o kelime, yalnızca bir kitaba açılmadı;

kız çocuklarının diri diri gömüldüğü

eski dünyanın mezarına da indi.


Bir annenin boğazında düğümlenen çığlığı

toprağın altından çekip aldı.


Kölenin boynundaki demiri gördü,

efendinin yüzündeki kibri söndürdü.


İnsanın insana üstünlüğünü değil,

insanın insana borcunu anlattı.


Ey Allah’ın Resulü,


Senin coğrafyan gül bahçesi değildi.


Burada bahar, her kapıyı çalmazdı;

yağmur, bazen bir duanın ömrü kadar

uzak kalırdı çatlamış topraklardan.


Burada hurma ağacı vardı;

kökleri susuzluğun kara hafızasına iner,

gövdesi güneşin altında

sabırla sertleşirdi.


Bir avuç gölgesi,

öğle vakti bir insanın bütün dünyasıydı.


Meyvesi, yolcunun cebinde taşınan

küçücük bir merhamet gibi

geceye kadar dayanırdı.


Sen de öyleydin belki:


Bir ümmetin bitmeyen yolculuğunda

azık edilen bir rahmet.


Kırılmış kalplerin avucuna bırakılan

küçük ama tükenmeyen bir hayat.


Tâif’te taşlandığında

üzüm bağları sana gölge olmadı.


Ayaklarından süzülen kan,

yolun tozunu koyulaştırdı.


O gün dağlar öfkeni taşısaydı

vadiler ateşle dolardı.


Ama sen, intikamın kapısını açmadın;

henüz doğmamış bir merhametin

belki bir gün o topraklarda

yeşereceğini düşündün.


İşte insanın aklını orada durduran şey bu:


Taş atanların elinde taş vardı,

senin elinde ise güç.


Ve sen,

gücün içinden merhameti seçtin.


Dünya bazen tam orada değişir;

bir insanın yapabileceği kötülükle

yapmamayı seçtiği kötülük arasında.


Necd’in bozkırlarında sâm ağacı

seyrek gölgesini taşlı toprağa sererken,

rüzgâr kuru dalların arasında

eski kabilelerin öfkesini dolaştırırdı.


Kum, her ayak izini saklar;

taş, her sırrı içine gömerdi.


Ama sen geldin, ey Nebî;

kabilelerin kan davasına

kardeşliğin adını öğrettin.


Birbirine kılıç çeken elleri

aynı duaya kaldırdın.


Çölün ortasında sınırlar vardı,

sen gönüllerin arasına köprü kurdun.


Medine’de hurma kütükleri

mescidinin direği oldu.


Dünya saraylar yükseltirken

sen toprağın üstüne

sade bir gölgelik kurdun.


Ve o gölgede oturan insan,

hükümdar da olsa yoksul da,

kendini bir başkasından büyük sanamadı.


Ne tuhaf bir ihtişamdı bu:


Bir hükümdarın tahtı yoktu,

ama yetimin başını okşayan eli

nice tahtlardan daha yüksekti.


Bir hazinesi yoktu,

ama bölüştüğü ekmek

açlığın karşısında bir medeniyet kuruyordu.


Senin büyüklüğün,

sana eğilen başların sayısında değildi;


senin önünde eğilen kibirlerin

bir daha doğrulamamasındaydı.


Ve horam çiçeği—

çölün tuzlu soluğuna,

yakıcı rüzgârına inatla tutunabilen

o narin hayat—

sanki Hicaz’ın gizli bir cümlesiydi.


Kimse ona bahçelerin kraliçesi demedi.

Kimse yapraklarına şiirler asmadı.


O, gösterişsizce yaşadı;

kökünü taşın dibine saldı,

çiçeğini kavurucu güneşe açtı.


Belki de bu yüzden

çölün bazı bitkileri

seni anlatmaya güllerden daha yakındır,

ey Resul.


Çünkü sen de

kolay zamanların çiçeği olmadın.


Sana gölge değil, taş düştü.

Sana alkış değil, inkâr geldi.

Sana açılan yolların çoğu

önce dikenle kapandı.


Ama sen, kuraklığın içinden

merhamet çıkardın.


Bir yetimin başında eğildin;

eğildiğin yerde insanlık yükseldi.


Bir yoksulun sofrasına oturdun;

oturduğun yerde servetin ölçüsü değişti.


Bir düşmanın yüzüne baktın;

baktığın yerde intikam

kendi gözlerinden utandı.


Sonra Medine’den bir yol uzandı,

Mekke’nin taş sokaklarına doğru.


Yıllar önce seni kovan şehir,

bir gün dönüşünü bekledi.


Aynı dağlar,

aynı kuru vadiler,

aynı göğün altında aynı Kâbe…


Fakat insan değişmişti.


Sen şehre başı dik bir fatih gibi değil,

şükrün ağırlığıyla eğilmiş bir kul gibi girdin.


Kılıçların gölgesinde büyüyebilecek

en büyük intikamı susturdun.


Bir zamanlar seni evinden çıkaranlara

affın kapısını açtın.


Ve çöl, o gün belki ilk kez anladı:


Kumun örttüğü her şey kaybolmaz;

bazı tohumlar karanlıkta bekler,

yağmurun değil, vaktin gelmesini.


Senin sözlerin de öyle yürüdü.


Kervanlarla, denizlerle,

geceyi delen kandillerle,

annelerin çocuklarına öğrettiği dualarla…


Bir hurma çekirdeğinin içinde

koca bir ağacın suskunluğu

nasıl saklıysa,


senin getirdiğin hakikatin içinde de

nice neslin sabahı saklıydı.


Ey Allah’ın Resulü,


Bugün Arabistan’ın üzerinden uçaklar geçiyor;

kumların altında petrol,

gökdelenlerin üstünde camdan güneşler var.


Kervanların yerini yollar aldı,

geceyi kandiller değil

şehirler aydınlatıyor.


Ama insanın içinde hâlâ çöller var.


Hâlâ kardeşinin lokmasına göz dikenler,

hâlâ güçsüzün sesini duymayanlar,

hâlâ bir çocuğun gözyaşından

daha kıymetli sayılan tahtlar var.


Ve insan, bazen kendi çağının ortasında

sana en çok ihtiyaç duyduğu yerde

senden en uzak yere düşüyor.


Belki de bu yüzden adını andığımızda

yalnızca geçmişe bakmıyoruz.


Bir yön arıyoruz.


Bir ahlâk, bir ölçü,

karanlıkta kaybolmamak için

bir insanın nasıl insan kalabileceğini soruyoruz.


Hicaz’ın gecesi hâlâ orada;

Hira’nın kayası,

hurmanın derin kökü,

horamın sessiz çiçeği…


Rüzgâr, kumların üzerinden geçiyor.


Ve çöl, hiçbir şeyi unutmayan

yaşlı bir kitap gibi kapanıyor.


Bir yerde ezan yükseliyor.


Ses, vadileri aşıyor;

dağların sert yüzüne dokunuyor,

hurma yapraklarının arasından geçiyor.


Sonra bir insanın göğsüne varıyor—

belki yorgun, belki günahkâr,

belki kendi karanlığında kaybolmuş.


Ve o insan, başını göğe kaldırmadan önce

içindeki taşı yere bırakıyor.


Çünkü senin mirasın

yalnızca bir çölün hafızasında değil,

insanın insana yeniden merhamet edebildiği

o ince, o zor, o mucizevi yerde yaşıyor.


Ey Muhammed,


Çölde açan her çiçek

güzelliğini yağmura borçlu değildir.


Bazı hayatlar,

en sert toprağın içinden

rahmetin ne demek olduğunu öğretir.


Sen geçtin bu dünyadan;

ardında bir saray değil,

bir istikamet bıraktın.


Ve Arabistan’ın kumları

her gece yıldızları örterken

her sabah yeniden açığa çıkarıyor:


Bir insanın ömrü bitebilir.

Bir ses uzaklaşabilir.

Bir ayak izi rüzgâra karışabilir.


Ama hakikat,

kökünü kalbe salmışsa—


çöl bile onu kurutamaz.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Çölün Alnına Düşen Nur

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık