Tanrıya Kat Çıkanlar
Şehir, geceye doğru büyüyordu.
Önce bir taş koydular taşın üstüne,
sonra bir taş daha.
Her katta biraz daha uzaklaştılar topraktan,
her katta biraz daha yaklaştıklarını sandılar
kendilerinden büyük bir şeye.
Beton döktüler göğe,
demiri kemik yaptılar,
camı deri,
asansörleri damar…
Ve yükseldiler.
Yukarı, dediler.
Daha yukarı.
Sanki insanın alnına yazılmış bütün yenilgiler
birkaç yüz metreyle silinebilirmiş gibi.
Sanki aşağıda kalan her şey
küçüldükçe önemsizleşirmiş gibi.
Bir gökdelenin tepesinde durup
dünyaya baktılar.
Arabalar, incecik birer böcek.
İnsanlar, kaldırımda unutulmuş virgüller.
Evler, çocukların oyuncak kutularından dökülmüş
küçük, zavallı küpler.
Gülümsediler.
İşte, dediler, dünya ayaklarımızın altında.
Oysa kimse onlara söylemedi:
Bir şeyi uzaktan görmek,
onu aşmak değildir.
Ve yükseklik,
insanın kendine söylediği en eski yalanlardan biridir.
Bazıları vardır,
bir başkasının göz hizasında durmayı
aşağılanmak sanır.
Bir masada eşit oturamazlar;
masayı büyütürler.
Bir odada kendilerini büyük hissedemezler;
odayı yıkar, yerine saray yaparlar.
İçlerindeki küçücük boşluğu
mermerle kapatırlar,
altın varakla örterler,
önüne muhafızlar dizerler.
Ama gece olup da herkes gidince,
o devasa salonların ortasında
kendi ayak seslerinden ürkerler.
Çünkü yankı,
insanın kendisine söyleyemediği şeyleri
geri getirir.
Ve hiçbir tavan
bir insanın içindeki alçaklığı
saklayacak kadar yüksek değildir.
Sonra anıtlar diktiler.
Ölümsüz olmak için
taşı ölümsüzleştirmeye kalktılar.
Meydanların ortasına tunçtan adamlar koydular;
çeneleri göğe kalkık,
elleri ufka uzanmış,
yüzlerinde tarihin bile hesap soramayacağı
bir kibir.
Altlarına isimlerini kazıdılar.
Yanlarına zaferlerini.
Biraz daha aşağıya,
kimsenin okumayacağı kadar küçük harflerle
başkalarının acılarını.
Ve dediler ki:
Beni hatırlayın.
Sanki hatırlanmakla sevilmek aynı şeydi.
Sanki bir halkın hafızasına kazınmak,
bir tek insanın kalbine girebilmekten
daha büyük bir şeydi.
Oysa bazı isimler
mermere kazındığı hâlde unutulur;
bazı insanlar
bir başkasının çocukluğunda bıraktığı
tek bir şefkatle
ölümden sonra bile yaşamaya devam eder.
Birinin heykeli meydanda yüz yıl durur,
ama annesi öldüğünde
başını koyacak bir omuz bulamaz.
Düşün:
Yüz tonluk bir bronz gövde,
ve altında ezilmiş
bir avuç insanlık.
Ne tuhaf, değil mi?
İnsan bazen
bir başkasının önünde eğilmemek için
kendine dağdan bir taht yapıyor.
Sonra o tahtta otururken
kimsenin gözlerinin içine bakamıyor.
Ben en çok
o en üst kattaki adamı merak ediyorum.
Şehrin ışıkları ayaklarının altında.
Bulutlar camlara sürtünüyor.
Rüzgâr, binanın köşelerinde
eski bir imparatorluğun ağıtlarını çalıyor.
Adamın önünde pahalı bir içki,
bileğinde zamanı satın alabileceğini sanan bir saat,
cebindeyse kimseye göstermediği
küçük bir korku.
Aşağı bakıyor.
Bir yerde bir çocuk,
babasının elini bırakmamak için
parmaklarını daha sıkı kapatıyor.
Bir hastane odasında
bir kadın, sevdiği adamın elini tutuyor;
monitörde yeşil bir çizgi
hayatla ölüm arasında
incecik bir sınır çiziyor.
Bir işçi, eve geç kaldığı için
merdivenleri ikişer ikişer çıkıyor.
Bir ihtiyar, boş mutfağında
iki kişilik çay demlemeyi unutamıyor.
Adam bunların hiçbirini görmüyor.
Çünkü yükseklik,
bazı gözlere yalnızca mesafe verir.
Ve mesafe arttıkça
insan, başkalarının hayatını
manzara sanmaya başlar.
Adam şehrin üstünde duruyor,
ama bir çocuğun gözyaşından daha uzağa gidemiyor.
Bunu bilmiyor.
Belki de bütün ömrünü
bunu bilmemek için harcadı.
Bir gün, bütün binalar bitecek.
Vinçler susacak.
Son katın son camı takılacak.
Mimarlar fotoğraf çektirecek,
yatırımcılar kadeh kaldıracak,
birileri kurdeleyi kesecek.
Şehir, yeni bir yüksekliğe kavuştuğunu ilan edecek.
Sonra yıllar geçecek.
Camlar kararacak.
Asansörler eskiyecek.
Bir zamanlar göğü delen kulelerin
adını çocuklar yanlış söyleyecek.
Anıtların dudaklarına kuşlar konacak.
Tunç omuzlara yağmur dolacak.
Mermer alınlardan yosunlar sarkacak.
Ve dünya,
hiçbir şey olmamış gibi
kendi dönüşüne devam edecek.
Çünkü dünya,
insanın kendini büyük hissetmesi için
yaratılmadı.
Dağlar kimseye boyun eğmez.
Denizler kimsenin mülkünü tanımaz.
Gökyüzü, en yüksek kulenin tepesine bile
bir çatı gibi değil,
sonsuz bir yokluk gibi çöker.
İnsan ne kadar yükselirse yükselsin,
gece olduğunda aynı karanlığa girer.
Ne kadar kat çıkarsa çıksın,
bir gün kendi içine inmek zorunda kalır.
Ve işte orada,
ne asansör çalışır
ne de servet kapıyı açar.
Yalnızca insan kalır.
Bütün gösterişinden soyunmuş,
bütün unvanlarından düşmüş,
kendi vicdanının çıplak zemininde
ayakta durmaya çalışan
küçücük bir insan.
Belki de mesele
yüksek binalar yapmak değildir.
İnsan köprüler de kurar,
yaraları saracak hastaneler,
çocuklara gölge verecek okullar,
fırtınada başını sokacak evler de yapar.
Taşın suçu yoktur.
Demirin, camın, mermerin de.
Mesele, insanın
yaptığı şeyin içine hangi niyetle girdiğidir.
Bir bina, binlerce insana yuva oluyorsa
yükselsin.
Bir anıt, unutulmuş bir acıyı hatırlatıyorsa
kalsın.
Ama bir kule,
başkasını aşağıda görmek için yükseliyorsa
orada mimariden önce
tedavi edilmemiş bir yara vardır.
Çünkü kibir,
yüksekliği sevmez aslında.
Kibir, başkasının kendisinden aşağıda olduğuna
inanmaya muhtaçtır.
Ve bu yüzden
ne kadar yükselirse yükselsin
birinin daha aşağıda kalmasına ihtiyaç duyar.
İşte insanın asıl mahkûmiyeti budur:
Kendi büyüklüğünü hissedebilmek için
dünyayı küçültmek zorunda kalması.
Ben yine de merak ediyorum:
Bir gün, bütün bu kulelerin tepesinde duranlar
aşağı bakmayı bırakıp
birbirlerinin gözlerine bakmayı öğrenirse…
Kaç bina yarım kalır?
Kaç anıt hiç yapılmaz?
Kaç servet,
bir yabancının üşüyen ellerine dönüşür?
Ve kaç insan,
hayatı boyunca tırmandığı merdivenlerin
aslında kendisinden kaçmak için yapılmış olduğunu
nihayet anlar?
Belki o gün
göğe uzanan bütün vinçler durur.
Şehir ilk kez sessizleşir.
Ve insan,
başını kaldırıp bakar gökyüzüne.
Bu kez daha yükseğe çıkmak için değil.
Sadece,
kendinden büyük bir şeyin altında durabildiğini
hatırlamak için.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu