Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Tanrıya Kat Çıkanlar

Şehir, geceye doğru büyüyordu.


Önce bir taş koydular taşın üstüne,

sonra bir taş daha.

Her katta biraz daha uzaklaştılar topraktan,

her katta biraz daha yaklaştıklarını sandılar

kendilerinden büyük bir şeye.


Beton döktüler göğe,

demiri kemik yaptılar,

camı deri,

asansörleri damar…


Ve yükseldiler.


Yukarı, dediler.

Daha yukarı.


Sanki insanın alnına yazılmış bütün yenilgiler

birkaç yüz metreyle silinebilirmiş gibi.

Sanki aşağıda kalan her şey

küçüldükçe önemsizleşirmiş gibi.


Bir gökdelenin tepesinde durup

dünyaya baktılar.


Arabalar, incecik birer böcek.

İnsanlar, kaldırımda unutulmuş virgüller.

Evler, çocukların oyuncak kutularından dökülmüş

küçük, zavallı küpler.


Gülümsediler.


İşte, dediler, dünya ayaklarımızın altında.


Oysa kimse onlara söylemedi:

Bir şeyi uzaktan görmek,

onu aşmak değildir.


Ve yükseklik,

insanın kendine söylediği en eski yalanlardan biridir.


Bazıları vardır,

bir başkasının göz hizasında durmayı

aşağılanmak sanır.


Bir masada eşit oturamazlar;

masayı büyütürler.


Bir odada kendilerini büyük hissedemezler;

odayı yıkar, yerine saray yaparlar.


İçlerindeki küçücük boşluğu

mermerle kapatırlar,

altın varakla örterler,

önüne muhafızlar dizerler.


Ama gece olup da herkes gidince,

o devasa salonların ortasında

kendi ayak seslerinden ürkerler.


Çünkü yankı,

insanın kendisine söyleyemediği şeyleri

geri getirir.


Ve hiçbir tavan

bir insanın içindeki alçaklığı

saklayacak kadar yüksek değildir.


Sonra anıtlar diktiler.


Ölümsüz olmak için

taşı ölümsüzleştirmeye kalktılar.


Meydanların ortasına tunçtan adamlar koydular;

çeneleri göğe kalkık,

elleri ufka uzanmış,

yüzlerinde tarihin bile hesap soramayacağı

bir kibir.


Altlarına isimlerini kazıdılar.

Yanlarına zaferlerini.

Biraz daha aşağıya,

kimsenin okumayacağı kadar küçük harflerle

başkalarının acılarını.


Ve dediler ki:


Beni hatırlayın.


Sanki hatırlanmakla sevilmek aynı şeydi.

Sanki bir halkın hafızasına kazınmak,

bir tek insanın kalbine girebilmekten

daha büyük bir şeydi.


Oysa bazı isimler

mermere kazındığı hâlde unutulur;

bazı insanlar

bir başkasının çocukluğunda bıraktığı

tek bir şefkatle

ölümden sonra bile yaşamaya devam eder.


Birinin heykeli meydanda yüz yıl durur,

ama annesi öldüğünde

başını koyacak bir omuz bulamaz.


Düşün:

Yüz tonluk bir bronz gövde,

ve altında ezilmiş

bir avuç insanlık.


Ne tuhaf, değil mi?


İnsan bazen

bir başkasının önünde eğilmemek için

kendine dağdan bir taht yapıyor.


Sonra o tahtta otururken

kimsenin gözlerinin içine bakamıyor.


Ben en çok

o en üst kattaki adamı merak ediyorum.


Şehrin ışıkları ayaklarının altında.

Bulutlar camlara sürtünüyor.

Rüzgâr, binanın köşelerinde

eski bir imparatorluğun ağıtlarını çalıyor.


Adamın önünde pahalı bir içki,

bileğinde zamanı satın alabileceğini sanan bir saat,

cebindeyse kimseye göstermediği

küçük bir korku.


Aşağı bakıyor.


Bir yerde bir çocuk,

babasının elini bırakmamak için

parmaklarını daha sıkı kapatıyor.


Bir hastane odasında

bir kadın, sevdiği adamın elini tutuyor;

monitörde yeşil bir çizgi

hayatla ölüm arasında

incecik bir sınır çiziyor.


Bir işçi, eve geç kaldığı için

merdivenleri ikişer ikişer çıkıyor.


Bir ihtiyar, boş mutfağında

iki kişilik çay demlemeyi unutamıyor.


Adam bunların hiçbirini görmüyor.


Çünkü yükseklik,

bazı gözlere yalnızca mesafe verir.


Ve mesafe arttıkça

insan, başkalarının hayatını

manzara sanmaya başlar.


Adam şehrin üstünde duruyor,

ama bir çocuğun gözyaşından daha uzağa gidemiyor.


Bunu bilmiyor.


Belki de bütün ömrünü

bunu bilmemek için harcadı.


Bir gün, bütün binalar bitecek.


Vinçler susacak.

Son katın son camı takılacak.

Mimarlar fotoğraf çektirecek,

yatırımcılar kadeh kaldıracak,

birileri kurdeleyi kesecek.


Şehir, yeni bir yüksekliğe kavuştuğunu ilan edecek.


Sonra yıllar geçecek.


Camlar kararacak.

Asansörler eskiyecek.

Bir zamanlar göğü delen kulelerin

adını çocuklar yanlış söyleyecek.


Anıtların dudaklarına kuşlar konacak.

Tunç omuzlara yağmur dolacak.

Mermer alınlardan yosunlar sarkacak.


Ve dünya,

hiçbir şey olmamış gibi

kendi dönüşüne devam edecek.


Çünkü dünya,

insanın kendini büyük hissetmesi için

yaratılmadı.


Dağlar kimseye boyun eğmez.

Denizler kimsenin mülkünü tanımaz.

Gökyüzü, en yüksek kulenin tepesine bile

bir çatı gibi değil,

sonsuz bir yokluk gibi çöker.


İnsan ne kadar yükselirse yükselsin,

gece olduğunda aynı karanlığa girer.


Ne kadar kat çıkarsa çıksın,

bir gün kendi içine inmek zorunda kalır.


Ve işte orada,

ne asansör çalışır

ne de servet kapıyı açar.


Yalnızca insan kalır.


Bütün gösterişinden soyunmuş,

bütün unvanlarından düşmüş,

kendi vicdanının çıplak zemininde

ayakta durmaya çalışan

küçücük bir insan.


Belki de mesele

yüksek binalar yapmak değildir.


İnsan köprüler de kurar,

yaraları saracak hastaneler,

çocuklara gölge verecek okullar,

fırtınada başını sokacak evler de yapar.


Taşın suçu yoktur.

Demirin, camın, mermerin de.


Mesele, insanın

yaptığı şeyin içine hangi niyetle girdiğidir.


Bir bina, binlerce insana yuva oluyorsa

yükselsin.


Bir anıt, unutulmuş bir acıyı hatırlatıyorsa

kalsın.


Ama bir kule,

başkasını aşağıda görmek için yükseliyorsa

orada mimariden önce

tedavi edilmemiş bir yara vardır.


Çünkü kibir,

yüksekliği sevmez aslında.


Kibir, başkasının kendisinden aşağıda olduğuna

inanmaya muhtaçtır.


Ve bu yüzden

ne kadar yükselirse yükselsin

birinin daha aşağıda kalmasına ihtiyaç duyar.


İşte insanın asıl mahkûmiyeti budur:

Kendi büyüklüğünü hissedebilmek için

dünyayı küçültmek zorunda kalması.


Ben yine de merak ediyorum:


Bir gün, bütün bu kulelerin tepesinde duranlar

aşağı bakmayı bırakıp

birbirlerinin gözlerine bakmayı öğrenirse…


Kaç bina yarım kalır?


Kaç anıt hiç yapılmaz?


Kaç servet,

bir yabancının üşüyen ellerine dönüşür?


Ve kaç insan,

hayatı boyunca tırmandığı merdivenlerin

aslında kendisinden kaçmak için yapılmış olduğunu

nihayet anlar?


Belki o gün

göğe uzanan bütün vinçler durur.


Şehir ilk kez sessizleşir.


Ve insan,

başını kaldırıp bakar gökyüzüne.


Bu kez daha yükseğe çıkmak için değil.


Sadece,


kendinden büyük bir şeyin altında durabildiğini

hatırlamak için.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Tanrıya Kat Çıkanlar

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık